The SETA Foundation at Washington D.C.

The SETA Foundation at Washington D.C.

Share

The Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA) at Washington, D.C.

The SETA Foundation at Washington, DC is a 501(c)(3) non-profit, independent, nonpartisan think tank based in Washington, DC dedicated to innovative studies on national, regional, and international issues concerning Turkey and US-Turkey relations. is a 501(c)(3) non-profit, independent, nonpartisan think tank based in Washington, D.C. dedicated to innovative studies on national, regional, and inte

06/05/2026

SpaceX: Ticari potansiyelle siyasi risk arasında

Elon Musk’ın kurduğu ve halen CEO’luğunu yürüttüğü SpaceX’in önümüzdeki hafta için planlanan halka arzı, finans dünyasında ve siyasette büyük tartışmalar yaratıyor. Arzın başarılı olması durumunda şirketin değerlemesinin 1,7 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Bu gerçekleşirse halihazırda kâra geçememiş ve zarar etmeye devam eden bir şirket dünyanın en değerli şirketleri arasına girecek. Yatırımcılar ileri teknoloji firmasının roketlerinin, Starlink uydularının ve Mars’a yerleşim planlarının potansiyeline bakıyor ancak asıl risk teknolojiden ziyade siyasetten kaynaklanabilir.

SIRADAN BİR ŞİRKET DEĞİL
Bugün SpaceX sıradan bir özel şirket olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Ticari faaliyetlerini yürütürken Amerikan ulusal güvenlik mimarisinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelme yolunda hızla ilerliyor. Pentagon’un askeri uydu programlarından NASA’nın uzay faaliyetlerine kadar geniş bir alanda kritik rol oynuyor. Bu durum şirketin yalnızca serbest piyasa dinamiklerine değil aynı zamanda Washington’ın siyasi dengelerine de bağımlı hale getiriyor.

Piyasalar Trump döneminin teknoloji firmaları açısından son derece avantajlı bir dönem olduğunun farkında. Musk’la Trump arasındaki inişli çıkışlı ilişki de hem ticari hem siyasi çıkarlar ekseninde ilerledi. İki isim arasında yaşanan görüş ayrılıklarının ardından Trump yönetiminden SpaceX’e verilen devlet ihalelerinin gözden geçirilmesi gibi üstü örtülü tehditler savuruldu. Ancak şirkete alternatif bulmak zor olduğu için bu tehditlerin hayata geçirilmesi mümkün olmadı.

Trump-Musk ilişkisinin SpaceX’in gelir beklentilerini doğrudan etkileyebilecek bir faktör haline gelmesi, sıra dışı bir ticari risk yaratıyor. Amerika’nın serbest piyasa mantığına aykırı biçimde şirketleri açıkça tehdit etmekten çekinmeyen Trump, teknoloji liderlerini Çin’e büyük yatırım arayışıyla götürerek devlet destekli kapitalizm izlenimi yaratan adımlar atmaktan da geri durmadı. SpaceX gibi Amerika’nın teknoloji devlerinin Trump’la ilişkilerini sıcak tutmalarının Trump sonrası için farklı riskler yaratması ihtimal dahilinde.

Tek bir şirketin uzaya roket fırlatmalarında tekel haline gelmesinin sağlıklı olup olmadığı daha yoğun olarak sorgulanacaktır. Amerikan ordusunun iletişim altyapısının önemli bir bölümünün tek bir şirkete bağımlı olması da sürdürülebilir değil. Amerikan ulusal güvenlik kapasitesinin büyük ölçüde tek bir kişinin kontrolündeki bir şirkette toplanması da kritik bir güvenlik zaafı olarak görülebilir.

SpaceX başarılı da başarısız da olsa bu tartışmalar önümüzdeki dönemde yoğunlaşacaktır. Amerikan tarihinde demiryolları, petrol şirketleri, telekomünikasyon devleri, büyük bankalar ve teknoloji firmaları aşırı büyümeleri nedeniyle devletin incelemesine konu oldular. ‘İflas edemeyecek kadar büyük’ firmaların tekelleşmesi veya ikili tekel yapısına dönüşmesi, ekonomik gücün ötesinde siyasi ve stratejik etki elde etmelerini sağladı. SpaceX de artık sadece bir havacılık ve uzay şirketinden çok stratejik altyapı sağlayıcısı olma yolunda ilerleyerek kapitalist piyasa risklerinin ötesinde siyasi risk yönetmesi gereken bir şirket haline geliyor.

Musk’ın oluşturduğu ‘kilit kişi riski’ de Amerikan siyasetinde aktif rol oynayan, görüş açıklayan ve kutuplaştırıcı bir figür olarak öne çıkmasının bir sonucu. Tesla’daki hikayeye benzer biçimde SpaceX’in Musk’la özdeşleşmesi, şirketi siyasi kavganın içine çekme potansiyeli doğuruyor. Geçmişte Ford, General Electric ve IBM gibi dev şirketler uzun ömürlü kurumsal başarı adına şirketlerinin kurucularının siyasi kimliklerinden bağımsızlaşmayı başardılar ancak SpaceX’in bunu umursadığını gösteren bir emare yok.

TİCARİ HİZMET Mİ, AMERİKAN GÜCÜNÜN ARACI MI?
Uluslararası arenada da şirketin siyasi ve stratejik risklerle karşı karşıya olduğu biliniyor. Starlink sistemi bugün Ukrayna’daki savaştan doğal afet bölgelerine kadar birçok alanda telekomünikasyon altyapısı sağlayarak stratejik bir rol oynuyor. Bu durum birçok ülkede Starlink’in ticari bir hizmetten ibaret olmadığı ve Amerikan gücünün yeni bir aracı olduğu şeklindeki soruları gündeme getiriyor. Bazı ülkelerin SpaceX’e karşı temkinli davranması ve hatta yerel alternatif çıkarmaya çalışması bu şirketin küresel büyümesini sınırlandırabilir.

Önümüzdeki hafta yatırımcılar kara geçememiş bir firmanın 1,7 trilyon dolar ettiğini kabullenen bir performans gösterirse, şirketin teknolojik potansiyelinin kişisel, siyasi ve stratejik risklerin önünde olduğunu değerlendirmiş olacak. Roketler, uydular ve uzay projelerinin ileri teknoloji alanında kritik altyapı oluşturacağına inancın güçlü olduğunu gösterecek olan bu senaryoda şirketin siyasi ilişkilerinin risk değil fırsat olarak görüldüğü anlaşılacak.

SpaceX’in halka arzda hedeflediği değerlemeye ulaşması, ticari başarı potansiyeli kadar Amerikan devletinin stratejik kapasitesinin vazgeçilmez bir parçasına dönüşeceğine olan inancı da yansıtacak. Geleceğin ekonomisinin ileri teknolojiler tarafından belirleneceğine ve bu alanda Çin’le mücadelenin küresel hegemonyanın devamı için kritik olduğuna inanan Amerikan stratejistleri, SpaceX gibi firmaların astronomik değerlemelerinin sadece serbest piyasa dinamikleriyle açıklanamayacağının farkında olsa gerek.

Bu yüzden de borsaya girecek firmalara uygulanan bazı finansal kriterlerin SpaceX ve Anthropic gibi firmaların halka arzını mümkün kılmak için esnetilmesi rastlantı değil. Yapay zeka ve uzay rekabetinde kritik rol oynayan Amerikan firmalarına tanınan ayrıcalıklı pozisyonun piyasalarda oluşturacağı sistemik risk de göz ardı ediliyor. Bunun ardında sadece siyasetle iyi geçinen firmaların lobicilik başarısı olduğunu düşünmek naiflik olacaktır. Uluslararası ekonomi politiğiTop of FormBottom of Formn yeniden şekillendiği bir dönemde Amerika’nın küresel liderliği, Amerikan firmalarının büyümesinin ve piyasa hâkimiyetlerinin garanti altına alınmasına bağlı görünüyor.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/spacex-ticari-potansiyelle-siyasi-risk-arasinda-4829866

06/03/2026

Amerikan gücünün sınırları

Şu aralar Amerikan stratejistleri Amerika’nın İran’a karşı askeri üstünlük kurmasına rağmen stratejik olarak kaybetmiş olabileceğini tartışıyor. Washington’ın savaşı kaybettiğini söylemek için erken olduğunu savunanlarla İran’ın yeni bölge jeopolitiğinde söz sahibi haline geldiğini savunanlar arasındaki tartışma, Amerikan gücünün sınırlarını bize bir kez daha hatırlatıyor. Trump yönetiminin daha önceki birçok yönetim gibi ‘kısa savaş safsatası’ tuzağına düştüğünü savunanlar, savaşın stratejik hedeflerine ulaşamadığını ve ucu açık bir savaş durumunun daha olası bir senaryoya dönüştüğünü hatırlatıyor. Amerika’nın İran’ın askeri altyapısına zarar vermesi, nükleer programını geriletmesi ve rejimin üst düzey isimlerini yok etmesine rağmen müzakerelerde istediği sonucu dayatamaması da Washington’ın askeri gücünün istediği siyasi hedeflerine ulaşmaya yetmediğini gösteriyor.

ASKERİ BAŞARI NE İŞE YARADI?
Trump yönetimi savaşın başında net bir stratejik hedef tanımlayamadığı gibi bir istekler listesi ilan ederek hangi aşamada ve nasıl bir zafer ilan edip çatışmayı sona erdireceğini muğlak bırakmış oldu. Savaşta düşmanın elinizdeki kartları bilmemesi elbette önemlidir ancak burada mesele Amerika’nın savaşa niye girdiğinin tam belli olmamasıydı. İsrail’in baskısıyla ve doğrudan Amerikan ulusal çıkarının tehdit edilmediği bir bağlamda girilen savaşın ve hatta barış müzakerelerinin Tel Aviv’in vetosuna tabi olması da kritik bir anomali olarak öne çıkıyor. Washington İran’a hava üstünlüğü kurup füze ve nükleer programlarını da büyük ölçüde akamete uğratmasına rağmen siyasi bir zafer ilan edebilmiş değil. İsrail faktörü askeri başarının meyvelerinin toplanmasına izin vermiyor.

Washington bugün itibariyle ne İran’a barışın şartlarını dayatabiliyor ne de düşmanını izole edebiliyor. Savaş öncesine göre müzakere gücünün bile azaldığı söylenebilir. Nükleer programın kontrol altına alınması karşılığında birkaç milyar dolarlık fonların serbest bırakılması konuşulurken şimdilerde birçok maddesi İran lehine olan bir barış anlaşması karşılığında yüzlerce milyar dolarlık pazarlıkların yapıldığı basına yansıyor. İran rejiminin ayakta kalması ve Hürmüz’ü kontrol edebilir hale gelmesi, siyasi sonuçların alınamadığı gibi dünya ticaretinin en kilit noktalarından biri üzerinde kurulan kıskacın da Tahran’ın işine yaradığını gösteriyor. Trump yönetimi askeri üstünlük kurmasına rağmen, İran’ın nükleer faaliyetlerinden tamamen vazgeçmesini, Hürmüz’ü açmasını ve bölgedeki vekillerine desteğini çekmesini sağlayamadı.

UCU AÇIK, BİTMEYEN SAVAŞLARA BİR YENİSİ Mİ EKLENDİ?
Amerikan tarihinde İran savaşında olduğu gibi hızlı biçimde sonuç alma vaadiyle girilen ve uzun yıllar devam eden Vietnam, Afganistan ve Irak savaşları gibi örnekler var. Amerikan gücünün koordineli biçimde spesifik bir hedef doğrultusunda kullanıldığı Körfez Savaşı gibi örnekler de yok değil ancak bunlar çok daha nadir. George Bush döneminde Amerika’nın Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak üzere uluslararası mekanizmaları etkin biçimde kullanarak müttefiklerinin de desteğini alarak askeri operasyona kalkışması amaçlanan siyasi sonucu ortaya çıkarabilmişti. Ancak İran savaşında olduğu gibi Washington’ın uluslararası hukuku hiçe saydığı, siyasi meşruiyeti arka plana attığı ve İsrail’in güvenliği adına askeri gücünü hoyratça kullandığı bir bağlamda stratejik başarı sağlaması zaten son derece güçtü. Koalisyon kurmayı bir tarafa koymakla kalmayıp Körfez’deki müttefiklerini hedef haline getirerek yeterince koru(ya)mayan Washington, İran’a karşı ortak bir cephe oluşturamadı.

Bugün ortaya çıkan tabloda ne savaş ne de barış görüntüsü veriyor. Giderek kalıcı hale geleceğini tahmin edebileceğimiz bir belirsizlik ve düşük yoğunluklu çatışma düzeni göze çarpıyor. Amerikan stratejistleri yenilgi ilanı için erken olduğunu savunurken haksız sayılmazlar ancak zafer ilanının daha da zor olacağı açık. Amerika’nın bu stratejik açmazını gören İran tarafı da elindeki kozların değer kaybetme riskini de göze alarak rest çekmeye devam ediyor. Amerika’nın bölgesel müttefiklerini ekonomik olarak sıkıştırarak mesaj veren İran, küresel ekonomik sıkıntıların siyasi faturasının da Washington’a kesilmesinden memnun görünüyor. İsrail’in maksimalist tavrıyla İran’ın müzakere sürecini lehine kullanması arasında sıkışan Trump yönetimi ise Amerikan ulusal çıkarını önceleyerek savaşı bir an önce bitirme konusunda tavır alamıyor.

Amerika’nın ne kazanabildiği ne de bitirebildiği bir savaşa dönüşüyor İran savaşı. Washington’ın askeri üstünlüğü tartışmasız ancak bunun kalıcı bir siyasi düzene dönüştüğünü söylemek mümkün değil. Daha da önemlisi, İsrail ile arasındaki stratejik uçurumun varlığını kabullenemediği için barışın hangi koşullarda oluşacağını belirleme inisiyatifini de tam olarak elinde tutamıyor. Amerika’nın kendi stratejik hedefini belirlemek, müttefiklerini kendi yanında yer almaya ikna etmek, Çin gibi hasımlarıyla ‘büyük pazarlık’ yapabilmek, askeri operasyonları siyasi bir sonuç almak için kullanmak gibi yeteneklerden yoksun görünen Washington, bölgeyi ve küresel ekonomiyi sürekli bir kriz ve belirsizlik döngüsüne mahkûm eden yeni bir statüko oluşturacak gibi duruyor.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/amerikan-gucunun-sinirlari-4829209

05/30/2026

Papa'dan Yapay Zeka Manifestosu

Papa XIV. Leo'nun kamuoyuna duyurduğu ilk genelge olan "Muhteşem İnsanlık" başlıklı belge, yapay zekanın insan hayatındaki rolüne ilişkin devam eden tartışmalara yeni bir sayfa açtı. Genelge, yapay zekanın yol açtığı işsizlikten otonom silahlara, güç tekelleşmesinden çocukların dijital istismarına uzanan kapsamlı bir alanda Kilise'nin tutumunu net çizgilerle ortaya koyuyor. Genelgenin en temel vurgusu, teknolojiyi şekillendirenlerin sınırlı sayıda kişi ve kurumdan oluşurken sonuçlarını taşıyanların milyarlarca insan olduğu gerçeği üzerine kuruluyor. Genelgenin sunumunda Papa'nın yanında Anthropic'in kurucu ortağı Christopher Olah'ın oturması ve büyük teknoloji şirketlerinin bu belgeye gösterdikleri tepkiler de ayrıca dikkat çekici noktalar oluşturdu.

Analizin tamamını websitemizde okuyabilirsiniz.

05/30/2026

Trumpçıların Ön Seçim Zaferi

2026 ara seçimleri yaklaşırken ön seçimler Amerikan siyasetinin geleceği açısından önemli sinyaller veriyor. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirilen ön seçimlerde Trump'a karşı çıkan ya da taleplerini yerine getirmeyen isimlerin Trump destekli adaylara karşı belirgin biçimde geride kaldığı görüldü. Bu hafta da Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Texas'ta Trump'ın desteklediği Eyalet Başsavcısı Ken Paxton, dört dönemlik Senatör John Cornyn'ı önemli bir farkla geride bırakarak Cumhuriyetçilerin adayı olmaya hak kazandı. Cumhuriyetçi Parti içinde Trumpçılık artık tartışmasız bir hakimiyet kurmuş olsa da Trump'ın desteklediği adayların özellikle bağımsız seçmenler nezdinde karşılık bulmaması ihtimali, partinin 2026 ara seçimlerini hüsranla kapatmasına zemin hazırlayabilir. Demokrat cephede ise ön seçimler sürerken bir yanda 2024 başkanlık seçiminin yarattığı hasarla hesaplaşma, diğer yanda 2028 için parti içindeki farklı kanatların mücadelesi eş zamanlı olarak devam ediyor.

Analizin tamamını websitemizde okuyabilirsiniz.

05/30/2026

Trump Küba’da Rejim Değişikliği İstiyor

ABD ile Küba arasındaki ilişkiler son haftalarda yeni bir gerilim dönemine girmiş durumda. Trump yönetiminin Havana’ya yönelik ekonomik baskıyı artırması, enerji tedarik hatlarını hedef alması ve Küba’da siyasi değişim beklentisini daha açık biçimde dile getirmesi, iki ülke arasındaki uzun süredir devam eden anlaşmazlığı yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı. Washington, derinleşen ekonomik krizin Küba’daki mevcut sistemi zayıflatabileceğini değerlendirirken, Havana yönetimi ise ABD’nin uyguladığı baskıyı rejim değişikliğini amaçlayan organize bir strateji olarak görüyor. Son gelişmeler, Küba krizinin artık yalnızca ikili ilişkiler meselesi olmaktan çıkarak ABD’nin Latin Amerika politikası, bölgesel güç dengeleri ve Çin ile Rusya’nın Karayipler’deki etkisiyle bağlantılı daha geniş bir jeopolitik rekabetin parçası haline geldiğini gösteriyor.

Analizin tamamını websitemizde okuyabilirsiniz.

05/30/2026

ABD ve İran Anlaşmaya Yakın

ABD ile İran arasında yaklaşık üç aydır devam eden savaşta son hafta gerilim yeniden yükselirken diplomasi kanallarının da açık kaldığı görüldü. Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırılar devam ederken özellikle Körfez’deki Amerikan üslerinin hedef alınması, Hürmüz Boğazı çevresindeki enerji güvenliği krizinin derinleşmesi ve Trump yönetiminin sert açıklamaları dikkat çekti. Buna rağmen Amerikan basınına yansıyan son bilgilere göre ABD ve İranlı müzakereciler, ateşkesi 60 gün daha uzatacak ve İran’ın nükleer programına ilişkin görüşmeleri başlatacak bir mutabakat taslağı üzerinde uzlaştı. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Başkan Trump’ın nihai onayı bekleniyor ve İran tarafı da henüz resmi kabul açıklaması yapmış değil. Bu tablo, tarafların sahada askeri baskıyı sürdürürken masada geçici de olsa diplomatik bir çıkış yolu aradığını gösteriyor.

Analizin tamamını websitemizde okuyabilirsiniz.

Photos from The SETA Foundation at Washington D.C.'s post 05/22/2026

Trump kasım seçimleri öncesinde safları sıklaştırıyor

Kasım ayında yapılacak Kongre seçimlerinde Trump’ın çok aşağılarda seyreden popülaritesinin Cumhuriyetçilerin başına bela olması şaşırtıcı olmayacak. İran savaşının ekonomik etkisinden şikayetçi olan seçmen, ara seçimlerde faturayı Cumhuriyetçilere kesebilir. Bu faturanın ağırlığına göre, Kongre’nin hem üst kanadı Senato’nun hem de alt kanadı Temsilciler Meclisi’nin Demokratlara geçmesi ihtimal dahilinde. Demokratların yalnızca Temsilciler Meclisi’ni ele geçirmesi durumunda bile, Trump’ın topal ördek yılları kolay olmayacak. Demokratlar görevden alma süreci de dahil olmak üzere Trump’ın icraatlarını durdurma veya tersine çevirmeye yönelik yoğun bir çaba içine girecek. Ekonomiyle birlikte İsrail’e destek ve İran’la savaş konularının kutuplaşmayı körüklediği bir dönemde, Trump’ın parti içindeki ön seçim sürecinde daha da Trumpçı ve İsrailci adaylara yatırım yaparak ‘safları sıklaştırmaya’ çalıştığı görülüyor.

PARTİ İÇİ MUHALEFET AFFEDİLMİYOR
Louisiana eyaletindeki ön seçimde, Cumhuriyetçi senatör Bill Cassidy Trump’ın desteklediği adaylar karşısında yarışın dışında kaldı. Parti’de daha önce Trump’a muhalefet eden senatörler, Trumpçı adaylara karşı ön seçime girmekten kaçınmışlardı ancak Cassidy ‘savaşmadan çekilmeyeceğini’ ilan etmişti. Trump ilk kez Cumhuriyetçi bir senatör adayına karşı kendine sadık adayları destekleyerek sandıkta kazandığı bu başarıyla partinin tam bir Trump partisi haline geldiğini bir kez daha gösterdi. Cassidy’nin affedilmeyen suçu, Trump’a karşı görevden alma sürecinde Demokratlarla birlikte hareket etmesi ve sonrasında da Trump’a muhalefetini sürdürmesi olmuştu. İkinci başkanlık döneminde sadece kendine sadık isimleri kabinesine alan Trump, partinin senatör ve temsilci adaylarının da bu kritere uymak zorunda olduğu mesajını vermiş oldu.

Parti içinde en sert muhalefet yapan isimlerden biri olan Temsilci Thomas Massie de ön seçimde yarış dışına itildi. İsrail lobisini doğrudan karşısına alan Massie, aleyhine harcanan 16 milyon dolara rağmen orta yaş ve genç Cumhuriyetçi seçmenin desteğini almayı başardı ancak 65 yaş üstü seçmeni ikna edemedi. İsrail lobisinin Amerikan siyasetinde ne kadar toksik bir mesele haline geldiğini gösteren bu yarışta harcanan toplam 33 milyon dolar bugüne kadar bir Temsilciler Meclisi yarışında harcanan en fazla para olarak tarihe geçti. Epstein dosyası, İsrail’e yardım ve İran savaşı konusunda sert muhalefetiyle sesini duyuran Massie, İsrail lobisi tarafından anti-Semitik olarak kodlanmaya çalışıldı. Massie, seçim sonunda ‘rakibini tebrik etmek için aradığını ancak kendisine Tel Aviv’de ulaşmanın zaman aldığını’ söyleyerek duruşundan vazgeçmediğini gösterdi.

TRUMPÇI VE İSRAİLCİ ÇİZGİ KALINLAŞIYOR
Trump’a muhalif Cassidy ve Massie gibi isimlerin İsrail lobisinin de desteğiyle saf dışı bırakılması, Cumhuriyetçi adaylara net bir mesaj veriyor: Trump’a ve İsrail’e karşı çıkanın partide yeri yok. İsrail’in bu kadar tartışmalı hale geldiği ve Trump’ın popülaritesinin dibe vurduğu bir dönemde partinin Trumpçı ve İsrailci siyasetinde ısrar mesajı, Kasım seçimleri öncesinde kritik bir risk yaratıyor. Ekonomiden şikayetçi bağımsız seçmeni ürkütecek aşırı Trumpçı isimlerle savaşa muhalif genç seçmeni yabancılaştıracak İsrail yanlısı adaylar, Kasım seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’de çoğunluğu kaybetmesine neden olabilir. Demokratların çoğunluğu ele geçirmesi de Trump’ın bugüne kadar yaptıklarının geri çevrilmeye çalışılması ve görevden alma sürecinin başlatılması anlamına geliyor.

Trump’ın bir sonraki hedefi önümüzdeki hafta yapılacak ön seçimlerde Texas senatörü John Cornyn’in yenilmesi olacak. Trump’a sert muhalefet etmese de ‘yeterince sadık’ görülmeyen Cornyn’in seçimi kaybetmesi, Kasım’da bu senatör koltuğunun Cumhuriyetçiler adına riskli hale gelmesine yol açabilir. Cornyn’e karşı daha ‘koyu Trumpçı’ bir aday olan Ken Paxton’ı sürpriz biçimde destekleme kararı alan Trump, Texas’ta Demokratların umudunu artırma riskini göze almış görünüyor. Ön seçimlerde seçilecek aşırı MAGA’cı adayların bağımsız seçmen tarafından fazla radikal ve ideolojik bulunması Cumhuriyetçilerin aleyhine işleyebilir. Alabama gibi Cumhuriyetçilerin kazanmasının garanti görüldüğü eyaletlerde bu tür ideolojik isimler sorun olmayacaktır ancak seçmeni ağırlıklı olarak muhafazakâr olmasına rağmen iki senatörü de Demokrat olan Georgia gibi salıncak eyaletlerde dezavantaj teşkil edebilir.

DEMOKRATLAR FIRSATI DEĞERLENDİRECEK Mİ?
Cumhuriyetçilerin Trumpçı ve İsrailci çizgide ısrarına rağmen, Demokrat cephede bu denklemi fırsata çevirebilecek ortak bir siyaset kurgulandığını söylemek pek mümkün görünmüyor. Demokratların sol ilerici kanadı İsrail lobisinden destek almayı adeta ihanet olarak mahkûm etmeyi başardı ancak partinin merkez kanadı Trump ve ekonomiye odaklanmayı tercih ederek İsrail’in problem haline getirilmesi fikrine mesafeli. Dahası, İsrail’in soykırımına destek veren Biden yönetimi yetkilileri bugünlerde kendilerini öne çıkarmaya çalışırken eski Başkan Obama gibi partinin ‘sağduyusunu’ temsil eden figürler bile İsrail’i eleştirme cesaretini gösteremiyor. Bernie Sanders gibi İsrail’e yardımı askıya almayı savunan senatörlerin sayısı tarihi seviyelere ulaşmış olsa da İsrail lobisini doğrudan karşısına almak isteyen siyasetçi çok değil. Bu durum Kasım seçimlerinde Trumpçı adaylar kaybetse de Demokrat cephedeki adayların duruşuna bağlı olarak İsrail lobisinin etkisini büyük oranda devam ettireceği bir tablo ortaya çıkarabilir.

Trump partisini dönüştürmeyi başardığını göstererek Kasım’a doğru ilerlerken Demokratlarda sol kanatla merkez arasında nasıl bir uyum yakalanacağı netleşmiş değil. Kasım seçimlerinde sol kanatla merkez arasındaki aday tercihleri ve bunların performansları, 2028 başkanlık seçimlerine doğru aday profillerini de etkileyecektir. Halihazırda Demokratların potansiyel başkan adayları listesinde merkeze yakın adaylar çoğunlukta ancak genç ve sol ilerici kanadın desteği olmadan seçim zaferi kazanamayacakları Kamala Harris’in seçim yenilgisinin öne çıkan derslerinden biri olmuştu. Kasım seçimlerinden çıkacak tablo, Amerikan seçmeninin Trumpçı ve İsrail’e yakın adaylarına karşı tavrı kadar Demokratların ne kadar sola gitmesine müsamaha göstereceğini öğrenmemiz açısından da öğretici olacak. Trump’ın Trumpçılıkta ısrar edeceği seçimlerde, Demokratlar Trump’ın safları sıklaştırmasının ürküttüğü bağımsız seçmenin desteğiyle birlikte savaş karşıtı, genç ve ilerici seçmenin de oyunu alacak bir formül üretmek zorunda.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trump-kasim-secimleri-oncesinde-saflari-siklastiriyor-4826040 Şafak

05/20/2026

Thucydides tuzağı: Çin’in yükselişi mi, Amerika’nın korkusu mu?

Trump’ın Pekin ziyareti sırasında Şi Cinping’in ‘Thucydides tuzağı’ uyarısı yapması, küresel siyasetin iki büyük aktörünün mücadelesinin nereye evirileceğinden emin olmamakla ilgili kaygıyı yansıtıyor. Cinping, daha önce de antik Yunan tarihçisi Thucydides’in Peloponez Savaşı’nın nedenini Atina’nın yükselişi karşısında Sparta’nın duyduğu korku olarak açıklamasına referans vermişti. Çin’in yükselişinden Amerika’nın korkmaması gerektiği imasını taşıyan bu referans, aynı zamanda iki ülkenin barış içinde yaşayabilecekleri bir geleceğe de davet olarak algılanabilir. Sparta’nın savaşa neden olan yersiz korkularının bugün için de Amerika’nın kaygılarına benzetilmesi, Çin’in Amerika’yla bir çatışma arayışı içinde olmadığı şeklinde bir teskin etme çabası olarak öne çıkıyor.

İki dev gücün özellikle Tayvan üzerinden bir ‘yanlış hesap’ sürecine girerek savaşa sürüklenmesine karşı uyaran Cinping, büyük anlaşmalar imzalamadan Trump’ı adeta evine eli boş göndererek pozitif bir gündem arayışında olmadığını da göstermiş oldu. Bugün uluslararası ilişkilerin öne çıkan en kritik meselelerinden birisi, yükselen güç Çin ile halihazırdaki küresel hegemonik güç ABD arasında çatışmanın kaçınılmaz olup olmadığı sorusu olarak öne çıkıyor. 2008 finansal krizi öncesinde Çin’in küresel sistemini bizzat kendi eliyle sağlayan Washington, bu kriz sonrasında Asya’ya dönüş veya Çin’le mücadele adları altında Pekin’i çevreleme ve kapasitesini sınırlama çabasına girdi. Bu çabanın başarılı olduğunu söylemek zor ama iki ülkenin mücadelesinin artık klasik bir güç mücadelesinden çok küresel liderlik yarışının içinde olduğu açık.

ÇİN AMERİKA’YI YAKALADI MI?
Amerikan ekonomisi yıllık 32 trilyon gayri safi milli hasılasıyla 20 trilyonluk Çin ekonomisinden hala %50 daha büyük ancak satın alma gücü, ihracat ve üretim rakamları dikkate alındığında Çin’in birçok parametrede önde olduğu görülüyor. Küresel sanayi üretiminin %30’unu gerçekleştiren Çin, elektrikli araçlardan güneş panellerine, batarya teknolojisinden kritik minerallere kadar birçok alanda kritik avantajlara sahip. Ekonomik göstergeler bazı alanlarda Çin’in Amerika’yı geçtiğini gösterse de bunun totalde Amerikan ekonomisini yakaladığı veya geride bıraktığı anlamına gelmediği açık. Amerika’nın ileri teknoloji alanındaki üstünlüğü, doların rezerv para gücü olması, inovasyon gücü, akademik birikimi, serbest piyasası, çok uluslu dev şirketleri ve finansman gücü Amerikan ekonomisini gerçek anlamda küresel bir ekonomi kılıyor.

Çin ekonomik alanda büyük bir gelişme kaydetti ve Amerika’yı da kendine bağımlı kılan birçok avantaja sahip ancak bunu askeri alana tahvil etmesi daha uzun zaman olacak gibi görünüyor. Amerika’nın yıllık savunma harcamaları 900 milyar dolar civarında ve Trump bunu 1,5 trilyona çıkarmak istiyor. Çin’in bütçesi ise 330 milyar dolar civarında ve bu Amerika’yla mücadele etmek için çok yetersiz. Elbette askeri güç sadece bütçeyle ölçülemez ve özellikle donanma yatırımları Çin’i Tayvan ve Güney Çin Denizi’nde tartışılmaz bir deniz gücüne dönüştürdü. Ancak halihazırda küresel çapta birden fazla savaşı yürütme kapasitesi sadece Amerika’da var. Dolayısıyla Çin Tayvan’ı alma kapasitesi olsa da buna girişmesinin maliyetinin çok yük olabileceğinin farkında ve Şinping’in Thucydides tuzağı uyarısını Tayvan meselesi bağlamında yapması bunun en önemli göstergesiydi.

ÇİN’İN YÜKSELİŞİ Mİ, AMERİKA’NIN KORKUSU MU?
Şu aşamada ne Pekin’in ne de Washington’ın savaş istemediği açık ancak bir tarafta Çin’in yükselişinin yarattığı huzursuzluk bir yanda da Amerika’nın geleceği kaybetme korkusu iki gücün rekabetini körükleyen bir etki yaratıyor. Amerikan kapitalizmi Çin’i hem yeni ve büyük bir pazar yaratmak hem de ucuz üretimi kıta Amerika’sı dışına taşımak için küresel sisteme dahil etme yoluna gitti. Ancak uzun yıllar sonra Çin’in yükselişinin sağlıklı yönetilemediğini gören stratejistler, Çin’i çevreleme gibi stratejiler önerse de karşılıklı bağımlılık gibi sebeplerle başarılı bir politika uygulanamadı. Şu sıralar ikili ayrışma politikasının kısmen uygulandığını görüyoruz ancak Trump’ın Pekin’e en büyük şirket CEO’larını götürmesi bu politika kesin karar kılmadığını gösterdi. Diğer bir deyişle, Trump bütün anti-Çin söylemine rağmen Pekin kabul ederse ekonomik ilişkileri daha da derinleştirmeye açık bir tavır sergiliyor.

Önümüzdeki yıllarda Çin’in yükselişinin devamı ve Amerika’nın bunu yönetemediği hissine kapılması durumunda ikili rekabetin sürtüşme veya çatışmaya doğru evirilmesi riski artabilir. Amerika’nın Çin’in yükselişini küresel hegemonyasına kasteden varoluşsal bir meydan okuma olarak görürse, Washington’ın tavrı hırçınlaşabilir. Böyle bir bağlamda da Tayvan veya başka bir bölgesel mesela kıvılcım olarak sıcak çatışma ihtimali güçlenir. Son yıllarda Çin’e karşı sertleşen Washington, teknoloji ihracı kısıtlamaları, tedarik zincirinin Çin’den ayrıştırılması, Tayvan’a desteği ve Asya-Pasifik’te askeri varlığını artırma gibi adımlar atıyor. Çin’i küresel sisteme dahil ederek dönüştürme politikası çoktan bırakılmış durumda ancak yeni çevreleme politikasının da sonuç verdiğini söylemek zor.

Bu manzaraya bakıldığında, Amerika-Çin ilişkisinin yönetilmesinde önemli bir paradoks öne çıkıyor: ne Çin’in uluslararası sistemdeki Amerikan hegemonyasını sona erdirecek gücü var ne de Amerika Çin’in yükselişini durduracak güce sahip. İki ülke arasında Soğuk Savaş yerine adeta bir soğuk barış dönemi öneren stratejistler tam kopuşun mümkün olmadığını ancak tam bir iş birliğinin de sürdürülemeyeceği bir stratejik rekabet dönemine girdiğimizi savunuyor. Çin’in Amerika’yı gereksiz korkulara yenik düşmemeye çağırması makul görünebilir ancak Washington’dan bakıldığında bu Çin’in yükselişinin devamının önünü açmaktan başka bir şey değil.

Her iki başkanlık döneminde de önce yoğun baskı politikası izleyerek büyük bir ticaret anlaşması yapmaya çalışan Trump, bu çabasında başarılı olamamış görünüyor. Amerika’nın geçmişte başka ülkelerin yükselişi veya tehdidi konusunda da çok derin kaygı yaşadığı dönemler olmuştu ancak bu güçler Amerika’nın küresel hegemonyasını sona erdirmeyi başaramadılar. Elbette tarihin bu şekilde gerçekleşmesi ilerde de hep böyle olacağı anlamına gelmiyor ve Çin’in Amerika için nevi şahsına münhasır bir meydan okuma oluşturduğu kesin. Şi’nin Thucydides göndermesi, ABD’yle yeni bir ilişki biçimi önermekten kaçınarak Çin’in yükselişinin önlenemeyeceği iddiasını da içinde taşıyor. Ancak Amerika’nın bugün için Çin’in yükselişini engellemekte zorlanıyor olması, bunu farklı yöntemlere başvurarak gelecekte başaramayacağı anlamına da gelmez. Amerika bir gün Şi’nin tavsiyesini dinlemeyip Thucydides tuzağına düşerse, bu belki de başka çaresi kalmadığından değil Çin’in yükselişini önlemek için farklı bir yöntem deneme isteğinden kaynaklanabilir.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/thucydides-tuzagi-cinin-yukselisi-mi-amerikanin-korkusu-mu-4825465

05/16/2026

Teknoloji Şirketlerinin Yeni Diplomatik Rolü

ABD'li teknoloji şirketleri başta olmak üzere büyük şirketlerin CEO'larının Trump'ın Çin seyahatine katılması, Washington ile Pekin arasındaki rekabetin geniş bir ekonomik ve teknolojik zemine yayıldığını bir kez daha gösterdi. Elon Musk, Tim Cook ve Jensen Huang başta olmak üzere Amerikan iş dünyasının en güçlü isimlerinin Pekin'deki masada yer alması, hem ABD teknoloji firmaları ve yapay zekâ sektörü açısından yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor hem de Washington'un dış politika anlayışında bir dönüşümün yaşandığını gösteriyor. Trump yönetimi ile birlikte diplomasi yalnızca büyükelçilerin ve dışişleri bürokratlarının yürüttüğü bir alan olmaktan çıkıp CEO'ların da içinde bulunduğu çok katmanlı bir pazarlık sahasına dönüşmüş durumda.

Analizin tamamını okumak için websitemizi ziyaret edebilirsiniz.

05/16/2026

Fed Başkanı Kevin Warsh Oldu

Kevin Warsh, Senato onayının ardından ABD Merkez Bankası'nın yeni başkanı oldu. Trump'ın aday gösterdiği Warsh'ın koltuğa oturmasıyla Amerikan ekonomi yönetiminde yeni bir dönem başlamış oldu.. Ancak bu atama basit bir liderlik değişikliği değil. Warsh'ın Trump'a yakın bir profil çizmesi Fed'in bağımsızlığı tartışmalarını yeniden alevlendirdi. İran savaşıyla birlikte enerji fiyatlarındaki artış ve enflasyonun yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde göreve başlayan Warsh’ın önümüzdeki süreçte atacağı adımlar Trump yönetiminin ekonomi politikaları için kritik bir öneme sahip olabilir.

Analizin tamamını okumak için websitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Want your school to be the top-listed School/college in Washington D.C.?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Telephone

Address


1025 Connecticut Avenue NW
Washington D.C., DC
20036