19/09/2019
Katılımcı Öyküleri
Mehtap Ersek / Geçmişin İzleri
Solmaz uçağa binerken aldatılmanın içine bıraktığı öfkeyi de yanına almıştı. On yıl yitip gitmişti. Faruk en son < Kalpten istersen olur>deyip kapıyı vurup çıkmıştı. < Evet ben de istedim çocuğum olmasını ama olmadı> sesli söylediğinin bile farkında değildi. Gülçin gülerek < Efendim canım, anlamadım> dediğinde Solmaz < Her zamanki gibi kendimle konuşuyorum. Bu ara nedense kendimi yargılamaktan vazgeçemiyorum. Korkularım beni ele geçiriyor> Gülçin < Haydi ama hayatım bak Barselona ve beş gün gemi yolculuğu bize iyi gelecek. Biliyor musun bu yeni yapılan Curise gemisinin birde çarşısı var. Resimlerine baktım harika. Kumar, içki, eğlence ve erkekler bizi bekliyor> anlatırken bir yandan da uçaktaki koltuğa yerleşmeye çalışıyordu. Cam kenarına oturan Solmaz tedirginliğini saklamaya gerek duymadan< Üç saat bitmez bu yolculuk. Hava da çok sıcak inşallah oraya indiğimizde bu sıcak karşılamaz bizi>
Uçak yükseldikten kısa bir zaman sonra aniden hava şartları değişti. Gök gürültüsü, yağmur, fırtına başladı. Uçak olağan üstü sarsılıyordu. Kaptan sürekli olarak telaş edilecek bir durum olmadığını, ani değişimlerin normal olduğunu anlatıyordu. Solmaz bir an camdan baktığında gök gürültüsünün ardında çakan şimşekle dışarıda küçük yuvarlak bir yüz gördü. Dört beş yaşlarındaki çocuk korkuyla ona bakıyordu. Havada asılı kalmış gibi. Gözlerini kapadı. Tekrar açtığında kimse yoktu. Nedense bu yüz çok tanıdık geldi. Yılların içinde kaybolmuşluk hissi , unutmak istediğin bir anı gibi. Uçak zorda olsa inmişti. Tüm yolcular derin bir nefes alıp kaptanı alkışlamaya başladılar.
Uçaktan indiklerinde hava gayet sakindi. Valizleri almak için yürümeye başladılar. Gülçin dönüp < Gene tuhaf oldun sanki. Haydi neşelen. Sahi akşam ki balo için elbise aldın mı? Ben en seksi olanı aldım, çok heyecanlıyım şekerim. Gül birazz> dedikten sonra yürümeye devam etti. O gece W Barselona otelde tanışma yemeğine katılıp otelde kalacaklardı. Odalarına gelince biraz dinlendiler. Gülçin duştayken Solmaz hazırlanıyordu. Bakır rengi dantel elbisesini giydi. Boynuna bakırla sarı altın karışımı yonca kolyesini taktı. Saçlarını ensede dağınık bir topuzla topladı. Makyajını bitirip yirmi beşinci kattaki odasından dışarıyı seyretmeye başladı. Uçak camında gördüğü o yuvarlak yüz gözünün önünden gitmiyordu. Gülçin’e anlatmak için ağzını açtığında bir anda sustu. Biliyordu < Sen deliriyorsun diyeceğini> Karşı otelin ismi dikkatini çekti. < NERA> birden içini anlamsız bir sıkıntı kapladı.
Tur kaptanı geziye çıkmadan bu tanışma akşamında yanlarında bir hediye bulundurmalarını ve seçtikleri bir kişiye isimlerini söyleyerek vermelerini söylemişti. Solmaz bu hediyeyi alırken epey zorlanmıştı. Salona indiklerinde isimleri yazılı olan masaya oturdular. Sekiz kişilik boş yer yavaş yavaş gelenlerle dolmaya başladı. Bir kişilik yer hala boştu. Masada muhabbet koyulaşırken Solmaz’da salona giren zencileri izliyordu. Hepsi çok şıktı. Bayanlar döpiyes giymiş, başlarında eski zamanları andıran şapkaları, ellerinde küçük süslü çantaları. Erkekler takım elbise ve fötr şapkalarıyla tam bir centilmen edasıyla yürüyorlar. Yaş ortalamaları altmış seksen arası gibi. Solmaz başını kaldırdığında karşısında uzun boylu parlement mavisi takım elbisesi içinde siyahi derisiyle yakışıklı bir adam selam verdi ve oturdu. Solmaz bu yabancıdan bir an bile gözlerini ayıramadı. Bilmediği bir heyecan, haz vardı yüreğinde. Dudakları yeni öpüşmenin verdiği tatla sarılmıştı. Gözlerini ayırmak istiyor fakat başaramıyordu. Gözler kenetlenmiş zaman durmuştu. Gülçin’in hınzır gülüşü ve ayağına vurmasıyla kendine geldi.
İçerisi çok sıcak olmuştu yada Solmaz’a öyle gelmişti. Hava almak için dışarı çıktı. Geniş balkondan bahçeye inerken yanında biri belirdi. Saçı sakalına karışmış kişi acelesi varmış gibi < İsmin nedir> diye sorduğunda dedi hiç düşünmeden. Adam inceleyerek baktı ve konuşmaya devam etti. < Önünde iki seçenek var. Ya geçmişini temizler, bu günden sonra mutlu yaşarsın. Yada şimdi olduğu gibi korkularınla mutsuz biri olarak yaşarsın. Kararını öğrenmek için tekrar geleceğim> Dediği anda yok olmuştu. Solmaz etrafına bakıp aranırken merdivenlere doğru koştu bir anda sendeledi ve o an belini siyahi adamın kolu sardı dediğinde Solmaz’ın kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.
Salona girdiklerinde herkes aldığı hediyeleri vermeye başlamıştı. O an Solmaz’ın yanına çok şık giyimli bir cüce zenci geldi. dedi, gülerek uzaklaştı. Gecenin sonunda herkes yorgun düşmüştü. Sabah gemi yolculuğuna hazırlanmak ve dinlenmek için odalarına çekilmeye başladılar. Solmaz odada hediye paketini açtığında üzerinde < NERA> yazan kitabı gördü. Hışımla cama koştu karşıdaki otelin ışıklı ismi yanıp sönüyordu. NERA yazsının altındaki saatin yelkovanı boştaymış gibi dönüyordu. Bir kahve yaptı koltuğa yerleşti kitabın ilk sayfasını ok*maya başladı.
Senegal ve Gambiye nehirlerinin arasında bulunan Futa Tora’da kuraklık baş göstermişti. Anthony yakın civardaki çiftlik sahiplerini çağırıp ne önlem alacaklarına dair toplantı yaparken aniden hava bozmuş fırtına, gök gürültüsü ve çakan şimşeklerle beraber yağmur başlamıştı. O anda büyük oğlu koşarak geldi ve annesinin doğum yaptığının haberini verdi. Anthony telaş içinde eve koştu. Dört erkek çocuktan sonra bir kızı olmuştu ve bereketi ile gelmişti. Kızını kucağına aldı < Senin adın Nera > diyerek ismini koydu. Nera sadece ailesi için değil bütün civar çiftliklerde yaşayanlar için de önemliydi. O bereket tanrısıydı. Herkesin baş tacıydı. Nera genç kız olduğunda kendi çiftliklerinde çalışan Casor’a aşık oldu ve kısa zaman içinde evlendiler. Kendi çiftliklerini kurdular. Arka arkaya üç oğlu oldu.
O yıllarda köle tacirlerine sadece insan kaçırmak yetmiyordu. Yavaş yavaş çiftliklere de saldırmaya başlamışlardı. Çiftlikleri ele geçirip satıyorlar, insanları öldürüyorlar yada esir pazarında satıyorlardı. Nera korku ile yaşamaya başlamıştı. Çiftlik işlerinde çalışan işçiler sırayla nöbet tutuyorlar, civar köylere haberciler yerleştiriyorlardı ama gene baş edemiyorlardı. Babası annesi ve kardeşlerini de böyle kaybetmişti Nera. Kendi çiftliklerini kurduktan kısa bir süre sonra bir gece gelen ani baskınla hepsi yok olmuştu. İki abisinden hiçbir zaman haber alamamıştı ve onların acısı her zaman tap teze yüreğinde yaşadı.
Solmaz bir anda kitabı kapadı. < O da kaybetmiş ailesini, benim gibi.> Ailesini kaybettiği gün canlandı gözünde. İlk okul beşinci sınıfı bitirdiği gün karnesiyle eve gelirken sokağın başındaki kalabalığı görmüştü. Yerde gazete kağıtları ile örtülü üç kişi yatıyordu. Figen teyze onu gördüğü gibi alıp kendi evine götürmüştü. Sonradan öğrendi freni patlamış bir arabanın durakta otobüsten inen üç kişiyi ezdiğini. Babası, annesi ve abisi o an can vermişti. Zor günler Solmaz’ın arkadaşı olmuş içindeki kaybetme duygusu her gün artarak büyümüştü. < Bu hikaye beni neden çekiyor böyle > diye düşünmekten kendini alamadı. Kitabı açtı ok*maya devam etti.
Caros ve çocuklar yan çiftliğe yardıma gitmişlerdi. Hava bir başka yağıyordu o gün. Şimşekler deli gibi çakıyor, düşen yıldırımların sesi kulakları çınlatıyordu. Gök delinmişçesine taş yağdırıyordu. Nera evden çıktı çalışanlara yardım etti. Hayvanları içeri aldılar, yemlerin üzerini örttüler. Kahya < hastalanacaksın hanımım> demesine rağmen Nera yardım etmeye devam etti. Eve girdiğinde sırılsıklam olmuştu. Üzerini değiştirdi akşam yemeğini ocağa koydu. Coros ve çocuklar sırılsıklam çamur içinde eve geldiler Nera’yı öpücük yağmuruna tutup çamur içinde bıraktılar. Nera çocukları yıkadı, Yemeğin altını kapadı. Sofrayı hazırlarken herkes tertemiz Nera’ya yardım ediyorlardı.
Aniden duyulan ateş sesleriyle Caros tüfeğini aldı cama koştu. Nera’da silahını almış çocukları korumak için arka odaya doğru koşarken kapı kırıldı eli silahlı adamlar içeri girdi. Ateş açmaya başladılar. Uzun boylu esmer olan Nera’yı belinden kavradı. Nera çığlık çığlığa bağırıyordu < Kaçın, çabuk olun > Büyük oğlu sandalyenin yanında yerde cansız vücudu ile yatıyordu. Ortanca oğlu arka kapıdan kaçarken sırtından vurulmuş eşikle bahçe arasında yüz üstü kalmıştı. Nera adamın kucağında çırpınırken küçük oğlunun korku dolu yüzünü gördü. Tek ayağı topal çelimsiz adamın kucağında korku dolu yuvarlak yüzüyle şaşkın şaşkın < Anne kurtar beni > diye ağlıyordu. Uzun boylu adamın kucağında evden çıktıklarında Caros’un diye bağrışlarını duydu.
Solmaz kitabı bırakarak cama gitti. Nera yanıp sönen ışıkla sanki karşısındaydı. < Ben içimdeki korkularla baş etmek için tüm dövüş sanatlarını öğrendim. İşime yaramadı ama keşke sen de öğrenebilseydin. Belki o zaman oğlunu kurtarabilirdin.> Solmaz bir kahve daha yaptı ve kitabın kapağını açtı. Camdaki küçük yuvarlak yüz gözlerinin önündeydi ve akan yaşlara engel olamıyordu. Ok*maya devam etti.
Bin sekiz yüzlü yılların ortalarına doğru Nera eşini, çocuklarını kaybetti. Kendi çiftliğini ele geçiren bir barbar tarafından esir pazarından satın alındı. Çiftlikte çalışan işçiler Nera’nın kimliğini saklı tutmak için ellerinden geleni yapmıştı. Her konuda yardımcı oluyorlardı. Nera hala o bölgede yaşayanlar için bereket tanrısıydı. Nera her sabah gün ışımadan uyanır gözlerini yola diker küçük oğlunu beklerdi. < Bir gün geleceksin, beni af edeceksin, biliyorum> içinin ateşini bu sözlerle söndürmeye çalışırdı. Bazen aç bazen tok yatıyorlar en ağır işleri yapıyorlardı ama Nera için en ağırı gözünün önünden gitmeyen dört manzara idi. Yaşadığı, nefes aldığı her an ona çile olmuştu.
Altmış yaşına geldiğinde çiftliğe Portekiz’den bir esir getirdiler. Nera bir gün esiri ağlarken gördü yanına oturdu. dedi ve esir anlatmaya başladı.< Portekiz’e esir olarak götürüldüğümüzde gemide bir depoya benim gibi bütün çocukları çırılçıplak soyup üst üste koydular değil oturmak ayakta zor duruyorduk . Barnes diye bir çocukla yan yana geldik. Yarı aç yarı tok yolculuk günlerce sürdü. Tuvaletlerimizi olduğumuz yere yapıyorduk. Hastalık başlamıştı. Ölenler oldukça bize de yer açılıyordu ama yerler o kadar p*s olmuştu ki oturmaya korkuyorduk. Barnes beni bende onu ayakta tutmaya çalışıyordum. Biliyor musun Barnes buralarda doğup büyümüş hep anlatırdı. Bu gün de aklıma o geldi. Benim yerime keşke o gelebilseydi. > Nera o an kimi anlattığını fark etti. < Anlat bana Barnes’i anlat> esir kaldığı yerden devam etti. < Gemiden inince bizi temizlediler esir pazarına götürdüler. O gün Barnes’le beni çocuk düşkünü bir adam satın aldı. Yıllarca ikimiz ona hizmet ettik. Barnes hep kaçış planları yaptı ama hiç deneyemedik. Yirmili yaşlarına geldiğinde mikrop kaptı ve hastalandı. O zaman ailesini anlattı. Annesinin onu kurtaramadığını çok af etmek istese de af edemediğini söyledi. Esir pazarında annesinin satılışını izlerken nasıl ağladığını anlattı. Son sözleri de < Anne beni kurtar > oldu.
Nera göz yaşları içinde oğlundan gelen haberleri dinledi. Göz yaşları sel olup aktı. Dedi son nefesini aldığında. Esir şaşkın bir halde Nera’nın açık gözlerini kapadı. Yanağındaki yaşları sildi. Nera kendi çiftliğin arkasındaki mezarlığa< N> olarak gömüldü. İsimsiz, kimliksiz.
Solmaz son sayfayı çevirdiğinde bir resim vardı. Kalabalık esir pazarı içinde yüksek bir platform da bir kadın elleri, ayakları zincirle bağlanmış. Başı dimdik duruyor. Yanındaki satıcı elini uzatmış para alıyor. Karşısında ki insan kalabalığı sanki her ağızdan ses çıkıyor gibi ama arka sırada zayıf bir adamın kucağında ki çocuk göz yaşlarıyla esir kadına bakıyor, belli belirsiz. Siyah gözlü, yuvarlak yüzlü. Solmaz adeta resmin içinde yok oldu.
Sabah Gülçin, koltukta uyuya kalan Solmaz’ın elinden kitabı aldı < Haydi uyan, kalk. Yolculuk başlıyor> Solmaz duşa girdi soğuk suyun altında Nera onunlaydı sanki.
Gemiye binmek için pasaportunu çantasından çıkarmaya çalışırken akşam ki saçı sakalına karışmış adam yanına geldi. < Benimle berabermisin> dedi. Evet dedi Solmaz gene hiç düşünmeden. Adama döndü Adam baktı ve < Hulyo > dedi. Gülçin arkasını döndü < Hayatım ne dedin anlamadım> dediğinde Solmaz bir kere daha şaşırdı. < Bir tek ben mi görüyorum> diye. Gemide açılış kokteyli bittiğinde saat bayağı ilerlemişti. Solmaz kamarasının kapısını açarken Hulyo yanında belirdi. Solmaz’ın elinden tuttu koridoru hızla geçtiler ve bir kapının önüne geldiler. dedi Hulyo. Solmaz kapının tokmağını tuttu tam çevirirken arkasından biri < Gitme bu bir tuzak > dedi. Solmaz dönüp baktığında akşam kitabı veren cüce Cllay’ı gördü. Gayri ihtiyari söylemişti bu sözleri ve tokmağı çevirdi kapı açıldı. Soğuk bir rüzgar Solmaz’ı içine aldı.
Kendine geldiğinde bir adamın kucağında çırpınıyordu. O an anladı Nera olduğunu. Adamın kasıklarına vurup kendini kurtardı. Sonra çelimsiz topala ateş etti, küçük oğlunu kucaklayıp evden çıktı. Arkasından çiftliğin kahyası ona yetişti. Ormana girdiklerinde silah sesleri yaklaşmak üzereydi. Kahyaya döndü ben onları oyalarım, beni istiyorlar. Sen oğlumu sakla. Küçük oğluna döndü< Seni seviyorum, beni affet seni bırakmak istemezdim. Eğer kurtulursak iki yıl sonra buluşalım . Doğduğun gün gel bana. > Solmaz biraz uzaklaştığında sesler duydu dönüp baktığında köylü bir aile kahya ile oğlunu yanına almıştı. Gece olduğunda Solmaz yürüyemez bir halde bir oyuğun içine çöktü. < Hulyo neredesin . Nasıl döneceğimi söylemedin. > Uykuya dalarken birden zenci cüce Cllay yanında belirdi. Solmaz etrafına bakındı ve kaçmaya başladı. Orman üstüne doğru gelmeye başlamıştı ki düştü ayağını burktu ve arkasında kimse olmadığını fark etti. Karanlıkta bir erkek silüeti gördü. Nera’nın kocası Caros Solmaz’ı kucağına aldı bir mağaraya girdiler. Sabah olmasını beklediler. Solmaz< Seni tanıyorum ben sen o sun > dedi Carlo’sa. Carlos sadece güldü. Solmaz etrafına bakındı yerden bir avuç k*m aldı cebine koydu ve uykuya daldı.
Uyandığında bir kapı tokmağını çeviriyordu ve gemideydi. Aceleyle kamarasına gitmeye çalıştı ama ayağı çok acıyordu. Telaşla elini cebine soktu bir avuç k*m ellerinin arasındaydı. Kamarasına girdi derin bir nefes aldı. Duşa girdiğinde dışarıdaki bağrışmaları duydu, havluya sarınıp kapıyı açtı. Gülçin’in sesi ortalığı yakıyordu. < Kapıyı kırın, içeri girin> Solmaz gayet sakin kapıyı açtı< Neden bağırıyorsun> dedi. Gülçin hızla Solmaza sarıldı Solmaz gülümsemesine mani olamadı< Sadece uyuya kalmışım, yol yordu beni>derken Hulyo’yu gördü. Hulyo arkadan göz kırparken ikisi de çok mutluydular.
Aradan geçen iki yıl sonra Solmaz kucağında yuvarlak yüzlü, siyah saçlı, siyah gözlü bebeğiyle bakışırken hastane odasına parlement mavisi takım elbisesi içinde siyahi teniyle kocası girdi. Elindeki bir buket çiçeği verirken alnına bir öpücük kondurdu.
K