Yazıevi Bodrum

Yazıevi Bodrum About
http://yazievi.yesimcimcoz.com / (0545) 552 57 50
Yazı Evi, çünkü… Yazarların büyüm

Katılımcı Öyküleri Mehtap Ersek / Geçmişin İzleri     Solmaz uçağa binerken aldatılmanın içine bıraktığı öfkeyi de yanın...
19/09/2019

Katılımcı Öyküleri

Mehtap Ersek / Geçmişin İzleri

Solmaz uçağa binerken aldatılmanın içine bıraktığı öfkeyi de yanına almıştı. On yıl yitip gitmişti. Faruk en son < Kalpten istersen olur>deyip kapıyı vurup çıkmıştı. < Evet ben de istedim çocuğum olmasını ama olmadı> sesli söylediğinin bile farkında değildi. Gülçin gülerek < Efendim canım, anlamadım> dediğinde Solmaz < Her zamanki gibi kendimle konuşuyorum. Bu ara nedense kendimi yargılamaktan vazgeçemiyorum. Korkularım beni ele geçiriyor> Gülçin < Haydi ama hayatım bak Barselona ve beş gün gemi yolculuğu bize iyi gelecek. Biliyor musun bu yeni yapılan Curise gemisinin birde çarşısı var. Resimlerine baktım harika. Kumar, içki, eğlence ve erkekler bizi bekliyor> anlatırken bir yandan da uçaktaki koltuğa yerleşmeye çalışıyordu. Cam kenarına oturan Solmaz tedirginliğini saklamaya gerek duymadan< Üç saat bitmez bu yolculuk. Hava da çok sıcak inşallah oraya indiğimizde bu sıcak karşılamaz bizi>
Uçak yükseldikten kısa bir zaman sonra aniden hava şartları değişti. Gök gürültüsü, yağmur, fırtına başladı. Uçak olağan üstü sarsılıyordu. Kaptan sürekli olarak telaş edilecek bir durum olmadığını, ani değişimlerin normal olduğunu anlatıyordu. Solmaz bir an camdan baktığında gök gürültüsünün ardında çakan şimşekle dışarıda küçük yuvarlak bir yüz gördü. Dört beş yaşlarındaki çocuk korkuyla ona bakıyordu. Havada asılı kalmış gibi. Gözlerini kapadı. Tekrar açtığında kimse yoktu. Nedense bu yüz çok tanıdık geldi. Yılların içinde kaybolmuşluk hissi , unutmak istediğin bir anı gibi. Uçak zorda olsa inmişti. Tüm yolcular derin bir nefes alıp kaptanı alkışlamaya başladılar.
Uçaktan indiklerinde hava gayet sakindi. Valizleri almak için yürümeye başladılar. Gülçin dönüp < Gene tuhaf oldun sanki. Haydi neşelen. Sahi akşam ki balo için elbise aldın mı? Ben en seksi olanı aldım, çok heyecanlıyım şekerim. Gül birazz> dedikten sonra yürümeye devam etti. O gece W Barselona otelde tanışma yemeğine katılıp otelde kalacaklardı. Odalarına gelince biraz dinlendiler. Gülçin duştayken Solmaz hazırlanıyordu. Bakır rengi dantel elbisesini giydi. Boynuna bakırla sarı altın karışımı yonca kolyesini taktı. Saçlarını ensede dağınık bir topuzla topladı. Makyajını bitirip yirmi beşinci kattaki odasından dışarıyı seyretmeye başladı. Uçak camında gördüğü o yuvarlak yüz gözünün önünden gitmiyordu. Gülçin’e anlatmak için ağzını açtığında bir anda sustu. Biliyordu < Sen deliriyorsun diyeceğini> Karşı otelin ismi dikkatini çekti. < NERA> birden içini anlamsız bir sıkıntı kapladı.
Tur kaptanı geziye çıkmadan bu tanışma akşamında yanlarında bir hediye bulundurmalarını ve seçtikleri bir kişiye isimlerini söyleyerek vermelerini söylemişti. Solmaz bu hediyeyi alırken epey zorlanmıştı. Salona indiklerinde isimleri yazılı olan masaya oturdular. Sekiz kişilik boş yer yavaş yavaş gelenlerle dolmaya başladı. Bir kişilik yer hala boştu. Masada muhabbet koyulaşırken Solmaz’da salona giren zencileri izliyordu. Hepsi çok şıktı. Bayanlar döpiyes giymiş, başlarında eski zamanları andıran şapkaları, ellerinde küçük süslü çantaları. Erkekler takım elbise ve fötr şapkalarıyla tam bir centilmen edasıyla yürüyorlar. Yaş ortalamaları altmış seksen arası gibi. Solmaz başını kaldırdığında karşısında uzun boylu parlement mavisi takım elbisesi içinde siyahi derisiyle yakışıklı bir adam selam verdi ve oturdu. Solmaz bu yabancıdan bir an bile gözlerini ayıramadı. Bilmediği bir heyecan, haz vardı yüreğinde. Dudakları yeni öpüşmenin verdiği tatla sarılmıştı. Gözlerini ayırmak istiyor fakat başaramıyordu. Gözler kenetlenmiş zaman durmuştu. Gülçin’in hınzır gülüşü ve ayağına vurmasıyla kendine geldi.
İçerisi çok sıcak olmuştu yada Solmaz’a öyle gelmişti. Hava almak için dışarı çıktı. Geniş balkondan bahçeye inerken yanında biri belirdi. Saçı sakalına karışmış kişi acelesi varmış gibi < İsmin nedir> diye sorduğunda dedi hiç düşünmeden. Adam inceleyerek baktı ve konuşmaya devam etti. < Önünde iki seçenek var. Ya geçmişini temizler, bu günden sonra mutlu yaşarsın. Yada şimdi olduğu gibi korkularınla mutsuz biri olarak yaşarsın. Kararını öğrenmek için tekrar geleceğim> Dediği anda yok olmuştu. Solmaz etrafına bakıp aranırken merdivenlere doğru koştu bir anda sendeledi ve o an belini siyahi adamın kolu sardı dediğinde Solmaz’ın kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.
Salona girdiklerinde herkes aldığı hediyeleri vermeye başlamıştı. O an Solmaz’ın yanına çok şık giyimli bir cüce zenci geldi. dedi, gülerek uzaklaştı. Gecenin sonunda herkes yorgun düşmüştü. Sabah gemi yolculuğuna hazırlanmak ve dinlenmek için odalarına çekilmeye başladılar. Solmaz odada hediye paketini açtığında üzerinde < NERA> yazan kitabı gördü. Hışımla cama koştu karşıdaki otelin ışıklı ismi yanıp sönüyordu. NERA yazsının altındaki saatin yelkovanı boştaymış gibi dönüyordu. Bir kahve yaptı koltuğa yerleşti kitabın ilk sayfasını ok*maya başladı.
Senegal ve Gambiye nehirlerinin arasında bulunan Futa Tora’da kuraklık baş göstermişti. Anthony yakın civardaki çiftlik sahiplerini çağırıp ne önlem alacaklarına dair toplantı yaparken aniden hava bozmuş fırtına, gök gürültüsü ve çakan şimşeklerle beraber yağmur başlamıştı. O anda büyük oğlu koşarak geldi ve annesinin doğum yaptığının haberini verdi. Anthony telaş içinde eve koştu. Dört erkek çocuktan sonra bir kızı olmuştu ve bereketi ile gelmişti. Kızını kucağına aldı < Senin adın Nera > diyerek ismini koydu. Nera sadece ailesi için değil bütün civar çiftliklerde yaşayanlar için de önemliydi. O bereket tanrısıydı. Herkesin baş tacıydı. Nera genç kız olduğunda kendi çiftliklerinde çalışan Casor’a aşık oldu ve kısa zaman içinde evlendiler. Kendi çiftliklerini kurdular. Arka arkaya üç oğlu oldu.
O yıllarda köle tacirlerine sadece insan kaçırmak yetmiyordu. Yavaş yavaş çiftliklere de saldırmaya başlamışlardı. Çiftlikleri ele geçirip satıyorlar, insanları öldürüyorlar yada esir pazarında satıyorlardı. Nera korku ile yaşamaya başlamıştı. Çiftlik işlerinde çalışan işçiler sırayla nöbet tutuyorlar, civar köylere haberciler yerleştiriyorlardı ama gene baş edemiyorlardı. Babası annesi ve kardeşlerini de böyle kaybetmişti Nera. Kendi çiftliklerini kurduktan kısa bir süre sonra bir gece gelen ani baskınla hepsi yok olmuştu. İki abisinden hiçbir zaman haber alamamıştı ve onların acısı her zaman tap teze yüreğinde yaşadı.
Solmaz bir anda kitabı kapadı. < O da kaybetmiş ailesini, benim gibi.> Ailesini kaybettiği gün canlandı gözünde. İlk okul beşinci sınıfı bitirdiği gün karnesiyle eve gelirken sokağın başındaki kalabalığı görmüştü. Yerde gazete kağıtları ile örtülü üç kişi yatıyordu. Figen teyze onu gördüğü gibi alıp kendi evine götürmüştü. Sonradan öğrendi freni patlamış bir arabanın durakta otobüsten inen üç kişiyi ezdiğini. Babası, annesi ve abisi o an can vermişti. Zor günler Solmaz’ın arkadaşı olmuş içindeki kaybetme duygusu her gün artarak büyümüştü. < Bu hikaye beni neden çekiyor böyle > diye düşünmekten kendini alamadı. Kitabı açtı ok*maya devam etti.
Caros ve çocuklar yan çiftliğe yardıma gitmişlerdi. Hava bir başka yağıyordu o gün. Şimşekler deli gibi çakıyor, düşen yıldırımların sesi kulakları çınlatıyordu. Gök delinmişçesine taş yağdırıyordu. Nera evden çıktı çalışanlara yardım etti. Hayvanları içeri aldılar, yemlerin üzerini örttüler. Kahya < hastalanacaksın hanımım> demesine rağmen Nera yardım etmeye devam etti. Eve girdiğinde sırılsıklam olmuştu. Üzerini değiştirdi akşam yemeğini ocağa koydu. Coros ve çocuklar sırılsıklam çamur içinde eve geldiler Nera’yı öpücük yağmuruna tutup çamur içinde bıraktılar. Nera çocukları yıkadı, Yemeğin altını kapadı. Sofrayı hazırlarken herkes tertemiz Nera’ya yardım ediyorlardı.
Aniden duyulan ateş sesleriyle Caros tüfeğini aldı cama koştu. Nera’da silahını almış çocukları korumak için arka odaya doğru koşarken kapı kırıldı eli silahlı adamlar içeri girdi. Ateş açmaya başladılar. Uzun boylu esmer olan Nera’yı belinden kavradı. Nera çığlık çığlığa bağırıyordu < Kaçın, çabuk olun > Büyük oğlu sandalyenin yanında yerde cansız vücudu ile yatıyordu. Ortanca oğlu arka kapıdan kaçarken sırtından vurulmuş eşikle bahçe arasında yüz üstü kalmıştı. Nera adamın kucağında çırpınırken küçük oğlunun korku dolu yüzünü gördü. Tek ayağı topal çelimsiz adamın kucağında korku dolu yuvarlak yüzüyle şaşkın şaşkın < Anne kurtar beni > diye ağlıyordu. Uzun boylu adamın kucağında evden çıktıklarında Caros’un diye bağrışlarını duydu.
Solmaz kitabı bırakarak cama gitti. Nera yanıp sönen ışıkla sanki karşısındaydı. < Ben içimdeki korkularla baş etmek için tüm dövüş sanatlarını öğrendim. İşime yaramadı ama keşke sen de öğrenebilseydin. Belki o zaman oğlunu kurtarabilirdin.> Solmaz bir kahve daha yaptı ve kitabın kapağını açtı. Camdaki küçük yuvarlak yüz gözlerinin önündeydi ve akan yaşlara engel olamıyordu. Ok*maya devam etti.
Bin sekiz yüzlü yılların ortalarına doğru Nera eşini, çocuklarını kaybetti. Kendi çiftliğini ele geçiren bir barbar tarafından esir pazarından satın alındı. Çiftlikte çalışan işçiler Nera’nın kimliğini saklı tutmak için ellerinden geleni yapmıştı. Her konuda yardımcı oluyorlardı. Nera hala o bölgede yaşayanlar için bereket tanrısıydı. Nera her sabah gün ışımadan uyanır gözlerini yola diker küçük oğlunu beklerdi. < Bir gün geleceksin, beni af edeceksin, biliyorum> içinin ateşini bu sözlerle söndürmeye çalışırdı. Bazen aç bazen tok yatıyorlar en ağır işleri yapıyorlardı ama Nera için en ağırı gözünün önünden gitmeyen dört manzara idi. Yaşadığı, nefes aldığı her an ona çile olmuştu.
Altmış yaşına geldiğinde çiftliğe Portekiz’den bir esir getirdiler. Nera bir gün esiri ağlarken gördü yanına oturdu. dedi ve esir anlatmaya başladı.< Portekiz’e esir olarak götürüldüğümüzde gemide bir depoya benim gibi bütün çocukları çırılçıplak soyup üst üste koydular değil oturmak ayakta zor duruyorduk . Barnes diye bir çocukla yan yana geldik. Yarı aç yarı tok yolculuk günlerce sürdü. Tuvaletlerimizi olduğumuz yere yapıyorduk. Hastalık başlamıştı. Ölenler oldukça bize de yer açılıyordu ama yerler o kadar p*s olmuştu ki oturmaya korkuyorduk. Barnes beni bende onu ayakta tutmaya çalışıyordum. Biliyor musun Barnes buralarda doğup büyümüş hep anlatırdı. Bu gün de aklıma o geldi. Benim yerime keşke o gelebilseydi. > Nera o an kimi anlattığını fark etti. < Anlat bana Barnes’i anlat> esir kaldığı yerden devam etti. < Gemiden inince bizi temizlediler esir pazarına götürdüler. O gün Barnes’le beni çocuk düşkünü bir adam satın aldı. Yıllarca ikimiz ona hizmet ettik. Barnes hep kaçış planları yaptı ama hiç deneyemedik. Yirmili yaşlarına geldiğinde mikrop kaptı ve hastalandı. O zaman ailesini anlattı. Annesinin onu kurtaramadığını çok af etmek istese de af edemediğini söyledi. Esir pazarında annesinin satılışını izlerken nasıl ağladığını anlattı. Son sözleri de < Anne beni kurtar > oldu.
Nera göz yaşları içinde oğlundan gelen haberleri dinledi. Göz yaşları sel olup aktı. Dedi son nefesini aldığında. Esir şaşkın bir halde Nera’nın açık gözlerini kapadı. Yanağındaki yaşları sildi. Nera kendi çiftliğin arkasındaki mezarlığa< N> olarak gömüldü. İsimsiz, kimliksiz.
Solmaz son sayfayı çevirdiğinde bir resim vardı. Kalabalık esir pazarı içinde yüksek bir platform da bir kadın elleri, ayakları zincirle bağlanmış. Başı dimdik duruyor. Yanındaki satıcı elini uzatmış para alıyor. Karşısında ki insan kalabalığı sanki her ağızdan ses çıkıyor gibi ama arka sırada zayıf bir adamın kucağında ki çocuk göz yaşlarıyla esir kadına bakıyor, belli belirsiz. Siyah gözlü, yuvarlak yüzlü. Solmaz adeta resmin içinde yok oldu.
Sabah Gülçin, koltukta uyuya kalan Solmaz’ın elinden kitabı aldı < Haydi uyan, kalk. Yolculuk başlıyor> Solmaz duşa girdi soğuk suyun altında Nera onunlaydı sanki.
Gemiye binmek için pasaportunu çantasından çıkarmaya çalışırken akşam ki saçı sakalına karışmış adam yanına geldi. < Benimle berabermisin> dedi. Evet dedi Solmaz gene hiç düşünmeden. Adama döndü Adam baktı ve < Hulyo > dedi. Gülçin arkasını döndü < Hayatım ne dedin anlamadım> dediğinde Solmaz bir kere daha şaşırdı. < Bir tek ben mi görüyorum> diye. Gemide açılış kokteyli bittiğinde saat bayağı ilerlemişti. Solmaz kamarasının kapısını açarken Hulyo yanında belirdi. Solmaz’ın elinden tuttu koridoru hızla geçtiler ve bir kapının önüne geldiler. dedi Hulyo. Solmaz kapının tokmağını tuttu tam çevirirken arkasından biri < Gitme bu bir tuzak > dedi. Solmaz dönüp baktığında akşam kitabı veren cüce Cllay’ı gördü. Gayri ihtiyari söylemişti bu sözleri ve tokmağı çevirdi kapı açıldı. Soğuk bir rüzgar Solmaz’ı içine aldı.
Kendine geldiğinde bir adamın kucağında çırpınıyordu. O an anladı Nera olduğunu. Adamın kasıklarına vurup kendini kurtardı. Sonra çelimsiz topala ateş etti, küçük oğlunu kucaklayıp evden çıktı. Arkasından çiftliğin kahyası ona yetişti. Ormana girdiklerinde silah sesleri yaklaşmak üzereydi. Kahyaya döndü ben onları oyalarım, beni istiyorlar. Sen oğlumu sakla. Küçük oğluna döndü< Seni seviyorum, beni affet seni bırakmak istemezdim. Eğer kurtulursak iki yıl sonra buluşalım . Doğduğun gün gel bana. > Solmaz biraz uzaklaştığında sesler duydu dönüp baktığında köylü bir aile kahya ile oğlunu yanına almıştı. Gece olduğunda Solmaz yürüyemez bir halde bir oyuğun içine çöktü. < Hulyo neredesin . Nasıl döneceğimi söylemedin. > Uykuya dalarken birden zenci cüce Cllay yanında belirdi. Solmaz etrafına bakındı ve kaçmaya başladı. Orman üstüne doğru gelmeye başlamıştı ki düştü ayağını burktu ve arkasında kimse olmadığını fark etti. Karanlıkta bir erkek silüeti gördü. Nera’nın kocası Caros Solmaz’ı kucağına aldı bir mağaraya girdiler. Sabah olmasını beklediler. Solmaz< Seni tanıyorum ben sen o sun > dedi Carlo’sa. Carlos sadece güldü. Solmaz etrafına bakındı yerden bir avuç k*m aldı cebine koydu ve uykuya daldı.
Uyandığında bir kapı tokmağını çeviriyordu ve gemideydi. Aceleyle kamarasına gitmeye çalıştı ama ayağı çok acıyordu. Telaşla elini cebine soktu bir avuç k*m ellerinin arasındaydı. Kamarasına girdi derin bir nefes aldı. Duşa girdiğinde dışarıdaki bağrışmaları duydu, havluya sarınıp kapıyı açtı. Gülçin’in sesi ortalığı yakıyordu. < Kapıyı kırın, içeri girin> Solmaz gayet sakin kapıyı açtı< Neden bağırıyorsun> dedi. Gülçin hızla Solmaza sarıldı Solmaz gülümsemesine mani olamadı< Sadece uyuya kalmışım, yol yordu beni>derken Hulyo’yu gördü. Hulyo arkadan göz kırparken ikisi de çok mutluydular.
Aradan geçen iki yıl sonra Solmaz kucağında yuvarlak yüzlü, siyah saçlı, siyah gözlü bebeğiyle bakışırken hastane odasına parlement mavisi takım elbisesi içinde siyahi teniyle kocası girdi. Elindeki bir buket çiçeği verirken alnına bir öpücük kondurdu.
K

Katılımcı ÖyküleriPAMUK ŞEKER Betül ÖzoğulKemal Bey, her gün aynı saatte paydos ettiği bürosundan, merdivenleri yavaş ya...
09/09/2019

Katılımcı Öyküleri

PAMUK ŞEKER Betül Özoğul

Kemal Bey, her gün aynı saatte paydos ettiği bürosundan, merdivenleri yavaş yavaş inerek çıktı. Çalıştığı köhne binanın bir hayli eski demir kapısını çekerken, eşinin eve dönmeden önce köşedeki şarküteriden almasını istediği şeyleri hatırlamaya çalışıyordu. Havanın limon gibi olduğu çok güzel bir Eylül akşamıydı. Bir kaç metre yürüdükten sonra, köşedeki Yalova şarküterisine vardığında tam elini uzatıp kapıyı açacaktı ki vitrindeki " Kapalıyız " yazısını gördü. " Bu saatte neden kapalı acaba bu dükkan? " diye düşündü. Arkasını dönüp caddenin karşısındaki parka ve denize doğru baktı. Bir an içinden eve gitmek yerine karşıya geçip parkta dolaşmak geldi. Ama hemen sonra vazgeçti. Evde karısı ve çocukları onu bekliyordu. Elindeki eski tarz kahverengi deri evrak çantasını kavrayarak yeniden yürümeye koyuldu. Yüz metre ilerideki bakkala uğrayıp, alacaklarını oradan almaya karar vermişti ki, gözü önünden geçtiği kitapçı dükkanına ve dükkanın tam ortasında, diğer kitapların tam aksi yönde konmuş kırmızı ciltli bir kitaba takıldı. Gözlerini hafifçe kısarak camın arkasından kitaba doğru baktı. Sanki kitabın üzerinde isim yok gibiydi. Kapıyı açıp içeri girerken minik bir çan sesi duydu. İçerisi sadece eski sahaflarda rastlanan türden kitap kokuyordu. " Bu kitapçı ne zaman açılmış, ben neden daha önce fark etmemişim " diye düşünürken kitabın önüne varmıştı bile. Kitabı eline aldığında hemen ilk sayfada el yazısıyla " Kemal Bey'e Sevgilerimle " yazdığını gördü. Gözlerine inanamayarak yazıya tekrar baktı. Kalp atışlarının hızlandığını fark etmişti. " Bu bir tesadüf olsa gerek " diye düşünerek sağına ve soluna bakındı. Girdiğinden beri dükkanın içinde kimseyi görmemişti. Sakin olmaya çalışarak kasaya doğru yürüdü. Tam " Kimse yok mu? " diye seslenecekti ki hemen arkasında bir genç belirdi. Kafasında kitapla ilgili sormak istediği bir sürü soru vardı ama gözü çocuğun yakasındaki kırmızı papyona takıldı. " Bu devirde kim kırmızı papyon takar ki " diye düşünürken, genç çocuk kitabı Kemal Bey'in elinden nazikçe alıp, arasına bir not kağıdı koydu ve yeniden kendisine verdi. Gülümseyerek " Kitap hediyemiz efendim " dedi.

Kemal Bey şüphe ve şaşkınlık içinde delikanlıya doğru baktı ama bir şekilde itiraz etmedi. İyi akşamlar dileyerek kitapçıdan dışarı çıktı. Elindeki kitabı yeniden açtığında not kağıdının üzerinde " Bebek parkının girişindeki banka oturun " yazdığını gördü. Ağzı şaşkınlıkla açılmış bir şekilde yeniden sağına soluna ve arkasına bakındı. Genç çocuk dükkanın içinde görünmüyordu. İstemsizce karşıya geçti ve parkın girişine doğru yürümeye başladı. Girişteki boş banka oturdu ve gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. " Eve geç kalıyorum ve karım bunun için bana kızacak" diye düşünüyordu ki, hemen yanı başında bir hışırtı duydu. Başını çevirdiğinde elinde pamuk şekeriyle sekiz dokuz yaşlarında bir erkek çocuğunun ona baktığını gördü. " Sen de kimsin?" diye sordu Kemal Bey çocuğun delici mavi gözlerine bakarak. Çocuk pamuk şekerinden kocaman bir parça koparıp ağzına atarken omuzlarını silkti ve " Okuldan çıktım ama eve gitmek istemiyorum " dedi. " Nereye gitmek istiyorsun, annen sana kızmayacak mı? " diye sordu Kemal Bey. Çocuk denize doğru bakarak " Başka bir şehre gitmek istiyorum, ben gidemem ama sen gidebilirsin. 23 numaralı otobüse bin ve yolun karşısındaki mavi demir kapılı evden içeri gir " dedi.

Kemal Bey sinirlenmeye başlamıştı. " Tüm bunlar şaçmalık " diye geçirdi içinden ve evrak çantasını hışımla eline alıp, çocuğa bakmadan geldiği yöne doğru geri yürümeye başladı. Tam karşıya geçecekti ki, birden otobüs durağında olduğunu ve karşıdan 23 numaralı otobüsün durağa doğru yaklaşmakta olduğunu fark etti. Otobüs hemen önünde durdu ve şoför kendisine gülümsedi. Durakta kendisinden başka kimse yoktu. Bir adım geri attı ve " Eve gitmeliyim " diye düşündü. Şoförün de az önce parktaki çocuk gibi delici mavi gözleri vardı ve onun otobüse binmesini bekliyordu. Bir kaç saniye içinde merakına yenik düştü ve " Ne olacaksa olsun " diyerek otobüse bindi. Otobüste kendisinden başka sadece bir yolcu daha vardı. Eski bir İstanbul Beyefendisi olduğu her halinden belli olan yaşlı bir adamdı bu. Kemal Bey hemen karşısındaki koltuğa oturdu. Elindeki bastondan destek alarak ve boynunu zorlukla çevirerek kendisine baktı ve gülümsedi. " Ben de bir tarih Berlin'e gitmiştim. Çok farklı bir şehirdir. Ne kadar kalacaksınız? " diye soruverdi. Kemal Bey bir anda panikleyerek " Ne Berlin'i? Ben Berlin'e gitmiyorum. Bu otobüs nereye gidiyor? " derken, yerinden fırlayıp kapıya doğru yöneldi. Otobüs durdu ve kendisi inerken yaşlı adamın da delici mavi gözleri olduğunu fark etti.

Otobüs yoluna devam etti ve kendisi nerede olduğunu anlamak için etrafına bakınırken, tam karşısında aynı parktaki çocuğun ona tarif ettiği gibi mavi demir kapısı olan eski bir ev olduğunu fark etti. Artık yorulmuştu. Nerede olduğunu bilmiyordu. Burası her neresiyse yoldan hiç araba geçmiyordu. " O otobüse hiç binmemeliydim " diye kendi kendine söylenerek karşıya geçti ve demir kapıyı biraz zorda olsa açarak içeri girdi. Aşağı doğru inen bir kaç basamak, dar bir yol ve bakımsız bir bahçe vardı. Biraz ilerleyince sağ tarafta biraz daha aşağıya inen bir kaç basamak daha olduğunu fark etti. Merdivenlerin sonunda cam bir kapı ve içeriden dışarı yansıyan loş bir ışık vardı. O merdivenlerden de indi ve cam kapıyı açarak içeri girdi. Dışarının tam aksine burası bakımlı ve hoş bir kış bahçesiydi. İçeride orta yaşlı ve takım elbiseli iki adam vardı. Adamlardan biri " Hoş geldiniz Kemal Bey. Biz de sizi bekliyorduk. Çay içer misiniz? " diye sordu. Kemal Bey artık şaşkınlık hissini kaybetmişti ve " Evet, teşekkür ederim. Çay çok iyi olur " dedi. Adam, mermer sehpanın üzerindeki porselen demlikten incecik fincanlara çay doldurdu ve kendisi de karşısına geçerek oturdu. Kemal Bey dumanı tüten fincanı avucuna aldı ve kafasını kaldırıp onlara baktığında her iki adamında delici mavi gözleri olduğunu fark etti. Diğer adam Kemal Bey'e doğru dönerek " Bu yolculuğu yapmak istediğinizden emin misiniz azizim? " diye sordu. Kemal Bey " Ne? Nasıl yani? Beni buraya siz çağırdınız. Beni beklediğinizi söylediniz. " dedi neler olduğunu anlamaya çalışarak.
" Bu yolculuğu organize etmemizi siz istediniz Kemal Bey. Biz size sadece yardımcı oluyoruz " dedi diğer adam.

Kemal Bey tüm duygu ve düşünceleri karışmış bir halde fincanındaki son yudum çayı da içti ve ağzından nasıl çıktığını kendisinin bile anlamadığı şekilde " Evet hazırım ve kararlıyım. Bu yolculuğa çıkmak istiyorum " diyiverdi. " O zaman arabanız dışarıda sizi bekliyor " dedi adam sağ taraftaki öteki kapıyı kibarca göstererek. " Tren istasyonuna vardığınızda başka bir araç bekliyor olacak ve sizi Pasternak Cafe'ye götürecek. Orada sizi bekleyen kişi ile buluşacaksınız "

Kemal Bey oranın neresi olduğunu ve kimle buluşacağını sormak istedi ama bunu yerine koltuğun üzerindeki kahverengi deri evrak çantasını koltuğunun altına alarak adamın peşinden gitti. Tekrar bakımsız bir bahçeden bu sefer bir kaç basamak yukarı çıkarak onu bekleyen siyah bir arabanın önüne geldiler. " İyi yolculuklar azizim " dedi adam kibar bir şekilde ve kapıyı açarak arka koltuğa binmesini bekledi. Kemal Bey arabaya oturduğunda aynadan delici mavi bakışları olan şoförle göz göze geldi. Şoför hiç bir şey söylemeden kendisine gülümsedi ve yola koyuldu. Kemal Bey evrak çantasına sarıldı ve camdan dışarı bakarken göz kapakları yorgunluktan kapanıverdi.

Almanca bir anons sesiyle birden kendine geldi. Gözlerini açtığında bir trende olduğunu fark etti. Gene evrak çantası kucağında, ona sarılmış vaziyetteydi. Anons Berlin ana tren istasyonuna varmış olunduklarını söylüyordu. Bu Almanca anonsu nasıl anladığını bilemedi. Şaşkınlık içerisinde gözlerini ovuşturdu. Neler olduğunu anlamaya çalışırken tren neredeyse boşalmıştı. Mecburen yerinden kalkıp, kapılardan birine doğru yöneldi. Berlin'e daha önce gelmemişti ama bu istasyon ona tanıdık gelmişti. Etrafına bakınırken, başında şapkası ile orta yaşlı şişman bir adamın gülümseyerek kendisine doğru yaklaştığını fark etti. " Hoş geldiniz Kemal Bey, sizi gideceğiniz yere ben götüreceğim, buyurun " diyerek eliyle ona yol gösterdi. Kemal Bey bu sefer tereddüt edemeden adamı takip etti.Tren istasyonunun çıkışında park etmiş olan siyah bir arabaya bindiler. Bir süre yol aldıktan sonra, çok geniş olmayan bir caddenin kenarında durdular. Orta yaşlı şişman şoför kendisine doğru dönerek
" Yolun karşısındaki Cafe'ye gidin. Orada sizi bekleyen kişi ile buluşacaksınız " dedi.
" Kiminle buluşacağımı nasıl anlayacağım ? " dedi Kemal Bey endişeyle. " Görünce tanıyacaksınız. İyi akşamlar " dedi şoför gülümseyerek. Kemal Bey arabadan indi ve karşı kaldırımın köşesindeki Pasternak Cafe'yi gördü. Heyecandan teşekkür etmeyi unuttuğunu fark edip, arkasını döndüğünde adamın şöfor koltuğundan delici mavi gözleriyle kendisine baktığını gördü. Daha sonra sola sinyal vererek geldiği yola geri döndü.

Kemal Bey, ışıklardan karşıya geçti ve Cafe'nin içine girdi. Meraklı gözlerle tek tek bütün masalara bakıyordu ki, Cafe'nin en sonunda tam orta yerdeki iki kişilik masada onu gördü. Birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Sıkıca tuttuğu evrak çantası neredeyse yere düşüyordu. Oydu. Orada oturuyordu. Gençlik aşkı Eleni, delici mavi gözleriyle ona bakıyordu. Dizleri titreyerek masaya doğru yaklaştı. Aynı simsiyah saçlar, aynı narin eller. " Hoş geldin Kemal " dediğinde kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi oldu. Yavaşça sandalyeyi çekip karşısına oturdu ve gözlerini ondan ayıramadan evrak çantasını masanın üzerine bıraktı. " Aşk olsun Kemal. Bu Cafe'de buluşma da nereden çıktı. Evliliğimize heyecan katmaya mı çalışıyorsun? " Nutku tutulmuş bir vaziyette bir şeyler söylemek istiyordu ama konuşamıyordu. Eleni elini uzatıp onun heyecandan ter içinde kalmış elini tuttu. " Ne oldu Kemal, iyi misin sen? Tuhaf davranıyorsun " dedi. " Evliliğimiz ? " dedi Kemal Bey ama gerisini getiremedi. Eleni'nin elinin sıcaklığıyla eriyiverdi. " İyi o zaman bir kahve içip, kalkalım.Biliyorsun , bakıcı bu akşam geç vakte kadar çocuklarla kalacak. Davete yetişmemiz lazım. " dedi. " Çocuklar, çocuklarımız mı var? " diye içinden geçirdi Kemal Bey. Beyni uğuldamaya başlamıştı ama bir taraftan da Eleni ile birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Artık ne olup bittiğini anlamaya çalışmayı bırakmıştı. Kahvelerini içip bitirdikten sonra beraberce Cafe'den çıkıp, taksiye bindiler. Evlerine gidiyor olmalıydılar. Kemal Bey takside Eleni'nin yüzünü inceliyordu. Evet, Eleni'de onu tanıdığı yıllardaki gibi değildi, ama hala çok güzeldi.

Taksi Berlin'in ara sokaklarından birinde, üç katlı bir apartmanın önünde durdu. Eski bir asansörle ikinci kata çıktılar. Eleni anahtarlarını çıkarıp kapıyı açmak üzereydi ki, Rus'a benzeyen orta yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Onun hemen arkasından, kendi çocuklarıyla hemen hemen aynı yaşlarda iki çocuk " Anne, Baba " diyerek onlara doğru koşturdu. Kemal Bey istemsiz bir hareketle evrak çantasını bırakıp dizleriyle yere çökerek onlara sarıldı. İçini tanıdık olmayan tuhaf bir duygu kaplamıştı. Eleni
" Çocuklar, bu akşam Vera'yla bir kaç saat daha kalacaksınız. Uyku saatinde yataklarınızda olun. Biz babanızla bir davete gidiyoruz. Hazırlanmamız lazım "dedi.
Vera, Kemal Bey'e gülümseyerek çocukların ellerinden tuttu ve onları salona götürdü. Kemal Bey Eleni'nin arkasından evin arka tarafındaki diğer odaya doğru yöneldi. Burası yatak odaları olmalıydı. Eski tarzda döşenmiş çok hoş bir odaydı. Eleni dolaptan Kemal Bey için bir takım elbise çıkardı ve kendisi de hazırlanmaya başladı. Kemal Bey Eleni'yi daha önce hiç giyinirken görmemişti. Eleni ona bakıp müzipçe gülümsediğinde utandı ve arkasını dönerek takım elbisesini giymeye başladı.

Kısa bir süre sonra çocuklara iyi geceler dileyip evden çıkmak üzereydiler ki, kendilerini yolcu etmeye gelen Vera, Kemal Bey'in ceketinin cebine gizlice bir kağıt parçası sıkıştırdı.Kemal Bey ne olduğunu anlayamamıştı. Kağıdı alıp hemen bakmak istedi ama Eleni'nin görmesini istemediği için daha sonraya bıraktı. Birlikte asansöre bindiler ve üç katlı apartmandan dışarı çıkarak biraz ilerideki taksiye bindiler. Eleni heyecanla katılacakları davete gelecek olan kişilerden bahsediyordu ama Kemal Bey'in aklı Vera'nın cebine koyduğu kağıttaydı.

Davetin olduğu Opera binasına vardıklarında, Kemal Bey arabadan inip Eleni'nin kapısını açtı. O narin ellerini tutarak onu arabadan indirirken onun özlemiyle geçirdiği yılları düşündü. Şimdi yanındaydı, koluna girmişti ve beraberce merdivenleri çıkıyorlardı. Eleni ile birlikte olmanın verdiği heyecana, içine girdikleri yapının ihtişamı da eklenmişti. Birbirinden şık ve zarif davetliler birbirlerini selamlıyordu. Kemal Bey bir süre sonra tanıyıp tanımadığından dahi emin olamadığı kişilerle sohbet etmeye, içki içmeye başlamıştı. Kolunda Eleni ile salonu dolaşıyorlar, dans ediyorlar ve yeniden içki içiyorlardı ki Kemal Bey cebindeki kağıdı hatırladı. O sırada konuştuğu kişilerden izin isteyip, bir köşeye gitti ve cebinden kağıdı çıkarıp açtı. Kağıtta Almanca " Karınız sizi aldatıyor " yazıyordu. Kemal Bey bir anda deliye döndü. Bütün salon içkinin de etkisiyle gözünün önünde dönmeye başlamıştı. Papyonunu gevşeterek kendini toparlamaya çalıştı. Etrafına bakındığında Eleni'yi göremedi. Bu kadın belli ki uzun zamandır çocukların bakıcısıydı. Neden böyle bir şey yapmıştı ve cebine bu kağıdı koymuştu. Salondan hızlı adımlarla çıktı. Devasa binanın içinde Eleni'yi aramaya başladı. Kocaman mermer sütunların arasından geçerek, binanın arka tarafına doğru gitti. Biraz ileride bordo kadife bir perde ile kapatılmış eski usül bir telefon kulübesi olduğunu fark etti. İçeride birileri vardı. Kalbi hızlanmaya başlamıştı ki perdenin arkasından bir inleme sesi duydu. Eleni'nin sesini. Ve aynı anda perdenin kenarından Eleni'nin elbisesinin yırtmacından çıkan bacağını, siyah ipek çorabını ve gri bir erkek pantolonunun paçalarını gördü. Adımları giderek hızlanması gerekirken yavaşlamıştı. Kalbi daha hızla atması gerekirken sanki yavaşlamaya başlamıştı. Gözleri kararıyordu. Düşüp bayılacakmış gibi hissettiği anda, arkasından birinin şiddetle kendisine seslendiğini duydu. Başını çevirdiğinde onu Pasternak Cafe'ye bırakan orta yaşlı şişman şoförü gördü. " Kemal Bey gitmemiz gerekiyor, araba dışarıda sizi bekliyor."

Kemal Bey'in yeniden arkasını dönüp bakacak gücü yoktu. Dizlerinin takatı kalmamıştı. Bir daha telefon kulübesine dönüp bakmadan, şoförün arkasından olanca gücüyle koşturmaya başladı. Kaçar gibi çıktı o mutlulukla girdiği binadan.
Arabanın arka koltuğuna kendini attığında gözlerini kapattı. Şoförün arabayı çalıştırıp yola koyulduğunu duydu. Bir ara gözlerini zorlukla açtı ve dikiz aynasından kendisine gülümseyen şoföre baktı. Gözleri kahverengiydi. O kahverengi gözlerde bir anda huzur buldu. Uzaklaştıklarını hissettikçe rahatlamaya ve sakinleşmeye başlamıştı. Arabanın motor sesi giderek kayboluyordu. Bir süre sonra uykuya dalmış olmalıydı ki " Beyefendi iyi misiniz? " diyen bir ses ve omuzunda bir elle irkilerek uyandı. Başını kaldırdığında elinde şemsiyesiyle genç bir delikanlının kendisine doğru eğilmiş olduğunu gördü. " İyi misiniz Beyefendi? Yağmur yağıyor ve ıslanmışsınız. Bankta bayılıp kaldığınızı zannettim " Bir anda etrafına bakındığında Bebek parkındaki bankta oturduğunu fark etti. Kahverengi evrak çantası bankta yanında duruyordu. Tam onu almak için uzanmıştı ki, bankın üzerinde boş bir pamuk şeker çubuğu gördü. Pamuk şekerler erimiş, geriye sadece çubuk kalmıştı.Kendisiyle ilgilenen delikanlıya dönüp " İyiyim, merak etmeyin, çok iyiyim. Sadece eve geç kaldığım için karım biraz kızabilir " dedi gülümseyerek.Delikanlının kahverengi delici bakışları vardı...

Address

Belediye Cd No 5/3 Bitez Bodrum
Muğla
48470

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Yazıevi Bodrum posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The School

Send a message to Yazıevi Bodrum:

Shortcuts

Share

Category