23/06/2017
Küresel Sorunlar ve Kentler: Kentsel Kültürel Mirasın Yaşam Kalitesi için Önemi
Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Khas_UNESCO_Chair, Education, Kadir Has Kampüsü (Cibali) Kadir Has Caddesi Cibali/İSTANBUL 34083, Istanbul.
22/04/2017
Ben Büyükada'dayken etkinliği Splendid Palas'ta
Heritage Times Heritage Times is an online platform where stories related to European cultural heritage are regularly posted and shared by a team of volunteers
08/06/2016
1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmiş olan Chichen-Itza, İspanyol dönemi öncesinde Yucatan Yarımadası'ndaki en kutsal Maya yerleşimlerinden biridir. Maya medeniyeti ile Meksika kültürünün yapım tekniklerinde ortaya koyduğu etkileşim dikkate değerdir. Hayrettin KAĞNICI'nın objektifinden...
06/06/2016
Dünya Mirası Gezginleri Derneği üyesi Nihal Ege'nin kaleminden...
DEVLER MEZARLIĞI
Başlarken, sanki bir masala başlar gibi hissettim. Devler Mezarlığı da nedir? Gerçekten var mıdır?
Eğer Devler varsa, yaşamışlarsa veya yaşıyorlarsa "Devler Mezarlığı"da olabilir mi?
Eşimle birlikte Unesco Dünya Miraslarını görüp fotoğraflamak için Dünyanın pek çok ülkesinde kilometreler kat ederken, görmeyi umduğumuzun çok ötesinde bizi etkileyen, tarihe kapı açan, farklı bakış açılarını aralayan anlar yaşarız kimi zaman. Mutlu sonlarla sevindiklerimiz olduğu gibi tarih içinde yaşananları ile dersler çıkarılabilecekler veya insan ırkı adına üzüntü verenler
olur bazen de. Unesco Dünya Miraslarını görmek bizim için neden önemli diye soracak olursanız ? 2015 yılında sayısı 15 e çıkan, güzel ülkemizdeki Unesco Dünya Miraslarına yenilerinin eklenebilmesi için , dünyada nerelerin ve hangi kriterler çerçevesinde listeye alındığını incelemek , liste öncesi ile listeye alındıktan sonra ekonomik ve sosyal gelişmenin nasıl ve ne oranlarda olduğunu görmek ve göstermek amacını taşıyor gezilerimiz. Bu bilgileri , bu konuda çalışan ülkemizdeki şimdilik tek Sivil Toplum Kuruluşu olan derneğimiz, Dünya Mirası Gezginleri Derneği üyeleri ve bu konuda bilgi edinmek isteyen yerel yönetimler,Üniversite'lerin ilgili birimleri ve öğrencilerle paylaşıyoruz. İşte bu gezilerimizin en yenilerinden birine konu olan Red Bay, balina avcılığı ve balina yağı üretim merkezi olarak Unesco tarafından koruma altına alınmıştı. Bazı cümleler kağıt üzerinde şık, modern dünya ile uyumlu ve hoş görünür. Sözler de hoş, şık, mantıklı, adil görünebilir, takım elbiseli gravatlı bir ağızdan çıktığında. Aynen televizyon kanallarında iyi giyimli, makyajlı, dilini iyi konuşan güzel insanların ağzından duyduğumuz, iyi düzenlenmiş bir haberin inandırıcı geldiği gibi. Hele haber bir de iyi düzenlenmiş görüntüler eşliğinde veriliyorsa. Bu anlamda yukarıdaki cümledeki "Unesco tarafından koruma altına alındı" da kulağa hoş gelen bir cümle idi bizim için.
Red Bay'e giderken Unesco internet sitesinden aldığımız bilgilere göre 16. Yüzyıl sonuna kadar yaklaşık 70 yıl süresince, Avrupa'nın kandil yani aydınlanma yağı bu kıyılarda yapılan üretim ile karşılanmış. Ta ki beslenmek ve üremek için yaşam döngülerine uygun olarak göç ederken bu sahillerden veya yakınlarından geçen tüm balina sürüleri tükenene kadar. Yani Red Bay tarih içinde bir dönem bazı grupların yaşam tarzlarını, ticari aktivitelerini günümüze taşımanın yanı sıra, dünyamızı paylaştığımız diğer canlı türleri ile ilişkilerimizin tarihinde bir noktayı da aydınlatmaktadır.
Yaz aylarında İspanya ve Fransa'nın Bask Bölgesi'nden gelen avcılar ,yaz boyu burada kalırlar, balina avlar ve yağlarını eritip, fıçılara doldurarak Avrupa'ya sevk ederlermiş .
Tek bir cümle ile kolaylıkla ifade edilebilen bu ticari aktivitenin,1500 lü yıllarda ve mevsimlik , ayrıca da başka bir kıtaya gidilerek yapıldığı düşünülürse sözcüklere döküldüğü kolaylıkta olmadığının bilincine varılıyor hemen.
Red Bay'e ulaşmak karadan da pek kolay değildi. Washington'dan Maine eyaletinin Bangor şehrine uçtuk, bir araba kiralayarak Kanada sınırına doğru yola çıktık. 133 mil sonra sınır şehri Houlton dan geçerek Kanada'ya New Brunswick eyaletinden giriş yaptık. Bu bölgeden itibaren ünlü Kanada somonu kendisini göstermeye başladı. Gece konakladığımız Campbellton şehrinin meydanlarını dev somon figürleri süslüyor. Caddeler bile somondan nasibini almış. Örneğin Andrew caddesini Salmon caddesi kesiyor. Ama bizim daha çok yolumuz var hedeflediğimiz Red Bay'e varmak için.
Kuzey Amerika'nın kuzey doğusunda Atlantik Okyanusunun soğuk sularına hoş kıvrımlarla koylar yaparak uzanan Nova Scotia Yarımadası'nda yolumuza devam ediyoruz. Nova Scotia dar bir boğaz ile New Brunswick adasından ayrılıyor. Diğer bir deyişle Port Hastings yerleşiminde bir köprü ile bu adaya bağlanıyor. Kuzeye doğru gittiğimiz için yolda geçirdiğimiz her gün ısı bir kaç derece düşüyor. Buna rağmen Haziran ayını seçmekle doğru karar verdiğimizi düşünüyoruz. Güneş, gün içinde etrafı ısıtıyor, sabahın ve gecenin serinliğini unutturuyor. Çevre yemyeşil, hedefe yaklaşmanın heyecanı içimizde kıpır kıpır. Labrador ismi bile bizi heyecanlandırıyor. Hani lise yıllarında öğrendiğimiz, adını Labrador Yarımadasından alan ve adeta yalayarak geçtiği bu yarımadanın çevresindeki suları da soğutan ünlü Labrador soğuk su akıntısı, soğuk Atlantik sularında beslenen deniz canlıları, özellikle denizin barışçıl devleri balinalar geliyor aklımıza. Yılın büyük bir bölümünde buzlarla kaplı ıssız topraklara yaklaşmak belli belirsiz bir macera tadı veriyor bize.
New Brunswick'in Nord Sydney Liman'ından kalkan feribota yetişmeye çalışıyoruz. Zorlukla yetiştiğimizde ise Feribot iskelesinde bizi bir sürpriz bekliyordu. Internetten biletimizi almış olmamıza rağmen görevliler feribotta yer kalmadığını söylediler. Biletimizi gösterip ne yapacağımızı sorduğumuzda "Biraz bekleyin hele" dediler. Kanada gibi bir ülkede bu duruma bir anlam veremesek de bekledik. Bekleme süresince zaman zaman tamam dediler sonra tekrar bekleyin dediler, heyecanlandık. Çünkü ertesi güne kalmak istemiyorduk. Sonunda tamamen dolduğunu söylemelerine rağmen, arabaları biraz sıkıştırarak bir arabalık yer açtılar ve feribota bindik. Altı saatlik bir yolculuktan sonra feribot bizi yeni bulunan topraklar anlamına gelen Newfoundland adasına ulaştırdı.
Channel-Port aux Basques'a vardığımızda, ulaştığımız bu yeni ada her şeyiyle bize, ıssız soğuk topraklara yaklaştığımızı fısıldar gibi idi sanki.
Channel-Port aux Basquestan itibaren kuzeye doğru yola devam ediyoruz. Ağaç çeşitliliği hissedilir biçimde azalıyor. Evlerin pencereleri giderek küçülüyor. Çevre bir bahar tazeliğinde olmasına rağmen uzun soğuk kışların bu topraklarda hüküm sürdüğünü seziyoruz. Ağaçlar iğne yapraklı ağaçlara dönüşüyor ve bodurlaşıyor giderek. Geceyi Deer Lake kasabasında çok zarif bir Hanım'ın işlettiği çok güzel bir pansiyonda geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde yola çıktık.
Adayı kuzeye doğru boydan boya geçiyoruz. Feribot konusunda biraz tedirginiz ve Saint Barbe Limanı'na kadar da kendimizi rahat hissetmiyoruz. Haksız da değiliz çünkü etrafta çok sayıda TIR var. Limanda yine yer konusu bir kaç kez konuşulduktan sonra Feribota bindik. Bir buçuk saatlik deniz yolculuğu bizi Labrador yarımadasının güney sahilindeki Blanc Sablon limanına ulaştıracak. Ayrıca bu yolculuk sonunda Newfoundland eyaletinden ayrılıp Kanada'nın ünlü Fransız kökenli Quebec eyaletine geçmiş olacağız.
Sakin bir deniz ve serin- soğuk yelpazesinde esen rüzgarlarla birlikte Blanc Sablon'a vardık. Çıplak tepeler arasında minicik bir liman kasabası Blanc Sablon. Öyle ki arabalar,tırlar boşalıp limanı terk ettiğinde sessiz, tenha bir balıkçı köyünde buluverdik kendimizi. Her şey minicik sanki burada. Küçük evlerin küçük pencereleri var çift kat camlı. Ağaçlar sanki küçük yılbaşı çamı boyutunda. Ağaçların iğne yaprakları küçük.
Limanı homurtularla terk eden tırların ardından köy yollarımızdan az genişçe karayoluna çıktık. İşte o an gördüm çıplak tepelerde, tepeler arasındaki kuytu yamaçlarda belki de hiç erimeyen buz kitlelerini.
Biraz daha ilerlediğimizde, erimeyen buzlar yol kenarlarında görülmeye başladı. Bodur çalıların arasındaki kayalar yemyeşil yosun kaplı idi. Bu manzara iki saat kadar süren Red Bay yolu boyunca bize eşlik etti. Günbatımında Red Bay'e ,lacivert-mavi suları kızıllıklarla harelenirken vardık.Sakin sular hilal şeklinde bir koyu doldurmuştu. Küçük pencereli rengarenk küçük evlerin ışıklı kolyesinde serin geceye hazırlanıyordu Red Bay.
Biraz yorgun, biraz görüntünün güzelliğinden şaşkın durup seyrettik ıssızlığı çağrıştıran manzarasını. Ama gece hızla yaklaşırken konaklama telaşına kapıldık. Açık bulduğumuz bir restoranın çalışanları, burada beş odalı tek bir pansiyon olduğunu , onun da yakınlarda yapılmakta olan Dünyanın en büyük on barajından biri olacak baraj inşaatı çalışanları nedeniyle dolu olduğu bilgisini paylaştılar bizimle. Tek çözüm 70 km gerideki bir köyden geçerken gördüğümüz otel idi. Çaresiz geri döndük o köye ve otele vardığımızda otelin kapalı kapısı ve bir telefon numarası yazılı kağıt karşıladı bizi. Telefonlarımız çalışmıyor ve ortalıkta in cin top atıyor. Üşüyen ellerimizi oğuşturarak etrafa bakınırken genç bir adamın birkaç bina ötedeki bir kapıdan çıkıp kamyonetine binmek üzere olduğunu gördük. Koşup durdurduk, derdimizi anlattık. Meğer burada cep telefonları çalışmıyormuş. Ofisi olduğunu söylediği binaya dönerek verdiğimiz numarayı aradı ve bize veda ederek kamyoneti ile hızla uzaklaştı. Tekrar otelin kapısında beklemeye başladık. Bize, giderek soğuyan karanlığın içinde uzun gelen bir kaç dakikadan sonra , gelen otomobilin içinden çıkan genç bir kadın, otelin kapısını açtı, bizi sıcacık recepciona aldı, oda anahtarımızı verdi, ödememizi yaptık ve geldiği gibi hızla otomobiline binip gözden kayboldu.
Odamız sıcaktı , yer bulmuştuk. Hemen duşumuzu yapıp, yorgun ama mutlu-mesut uykuya daldık.
Sabah güneşli güzel bir yol bizi tekrar Red Bay'e ulaştırdı . Turizm Information-Visitor Center'ı bulduk, kendimizi tanıttık. Görevli bir rehber bize Red Bay hakkında bilgi verdi. Burada balina yağı üretiminin yapıldığı 16.yüzyılda yerleşim yeri ve mezarlık karadaki mirası oluştururken, batan bazı filikaların kalıntıları ve öldürülen balinaların denize atılan dev boyutlu kemikleri ise zengin sualtı müzesini oluşturmuş.
Basque, bizim Bask halkı olarak bildiğimiz grup , 1540dan 1600'lı yılların başına kadar Labrador Yarımadasının Belle Isle sahil şeridinde balina avcılığı ve Red Bay de de balina yağı elde etme işini sürdürmüşler. Bask Halkı başka bilinen hiç bir dil ile bağlantısı bulunmayan Euskera dilini konuşan ve kendilerine Euskaldunak adını veren, Avrupa'nın bilinen Indo-European kabilelerinden önce gelmiş bir halktır. Günümüzde özgün Bask dili, kültür ve tarihi öğeleri korunmaya çalışılmaktadır.
Basklar Biscay Körfez'i civarındaki dağlık bölgeye yerleşmişler ancak Bask toprakları 16. yüzyıl öncesi Fransa ile İspanya arasında paylaşılmış. Denizci olan Bask halkı balıkçılık, gemi yapımı ,demir işçiliği, koyun çobanlığı ve çiftçilik ile uğraşıyormuş. Bask balıkçıları bahar aylarından itibaren av araç-gereçleri ile birlikte Avrupa kıtasından hareketle Atlantik Okyanusunu aşıyorlar ve Labradorun Belle Isle sahillerine avlanmak üzere geliyorlarmış. Bazı yüksek yıllarda 2500 balina avcısı Red Bay'de yaklaşık 20.000 fıçı Balina yağını Avrupa'ya satılmak üzere üretip götürürlermiş. Ortalama her yıl 800 Bask erkek ve genci bu çok güzel ve balina yağı işlemeye uygun körfeze gelirlermiş. Balinalar ile birlikte bir diğer gelir kaynağı da yine bu sahillerde yapılan Cod balığı avcılığı imiş.
Balina Avcılığı, Ortaçağ'ın en büyük ticari aktivitesi olarak tarihteki yerini Bask Balina Avcıları sayesinde almış. 16. yüzyılda Avrupa'da kandil yağı olarak kullanılan balina yağı yanında balinalardan elde edilen hammaddeler sabun yapımı, sağlık ve güzellik malzemeleri ve giyecek eşyaları ile deri sanayisinde kullanılmakta imiş.
Atlantik ötesi bu büyük ticari aktivitenin gemileri ise, Bask tersanelerinin bulunduğu o günkü adı ile Donostia'da yani San Sebastian'da inşa edilmekte imiş.
Bu değerli bilgilerin yanı sıra rehberimiz, Red Bay'in tamamını gören bir köşeye yerleştirilmiş ve ingilizce, fransızca , baskça Red Bay'in Unesco tarafından onaylanmış bir dünya mirası olduğunu gösteren panoların yanına götürdü. Fotograf çektikten sonra az ileride deniz kenarında bir binada oluşturulmuş müzeyi görmek üzere Visitor Center dan ayrıldık.
Müze de bizi müzenin rehberi karşıladı ve Red Bay'in Unesco Dünya Mirası Listesine alınma süreci ve buluntular hakkında bilgi verdi.
Avrupa'da iyi bilinen Bask denizcileri ve daha sonra diğer ülke balıkçılarının Doğu Kanada sahillerinde yaptıkları balıkçılığın tarihi konusunda ilk araştırmaları , Bask Ülkesine ilgi duyan Selma Barkham 1950 yıllarında başlatmış. Daha sonra 1972 yılında Meksika'ya giderek ispanyolca öğrenmiş ve arşivist Floriano Ballesteros ile birlikte Bask ve İspanyol arşiv kayıtlarını ve bulabildiği kaynaklardan binlerce dokümanı incelemiş. Noter kayıtları, gemi sefer ve tayfa kayıtları, sigorta kayıtları ve mahkeme tutanaklarından oluşan bu zengin kaynaklar, Grand Bay çevresindeki Bask Balina Endüstrisine ilişkin başta Red Bay olmak üzere diğer liman ve kıyılardaki pek çok Bask Arkeolojik
Bölgesinin keşfedilmesini sağlamış.
1977 yılında Selma Barkham, Red Bay ve diğer limanlarda 16. yüzyıl Bask yerleşimine ait pişirilmiş topraktan yapılmış çatı kiremit örnekleri bulmuş. New Foundland Memorial Üniversitesi'nden Dr. James Tuck da araştırmalara dahil olduğunda, çok sayıda bina kalıntısı, yapı araç -gereçleri, giyecek kalıntıları, cam eşyalar, kişisel eşyalar ve Mezarlık bulunmuş. Devam eden çalışmalar sonucu Selma Barkham,Robert Grenier ve Kanada Sualtı Arkeoloji Grubu tarafından körfezde bir de batık bulunmuş. Devam eden sualtı araştırmaları, körfez tabanında çok iyi korunmuş 16.yüzyıl Bask balina gemisine ulaştırmış. Yedi yıl süren çalışmalar sonunda, iki balina gemisi daha, dört av kayığı ve deniz tabanına yayılmış çok sayıda balina iskeleti, kemikler, av araç-gereçleri, gemi çanları, metal mutfak eşyalarından oluşan arkeolojik bir hazineye ulaşılmış.
Yapılan araştırmalar, 1540 ile 1600 yılları arasında bu bölgede pek çok deniz kazası olduğunu da göstermiş. Gerek av ve deniz kazaları gerekse çeşitli hastalıklar pek çok can almış Red Bay'de .1982 yılında kazısı yapılan eski Bask Mezarlığı'nda , 140 yetişkin erkek ve delikanlı mezarı bulunmuş. Ayrıca döneme ait anahtarlar, ahşap haçlar ve bazı giysiler de iyi korunmuş olarak mezarlıktan elde edilmiş.
Müzede, aynı dönemde İspanya tersanelerinde üretilen balina gemilerinin birebir kopyaları, balina yağı yüklenen fıçı örnekleri, 16. yüzyıl av ve günlük kullanım araç gereçleri, bu sularda avlanan balina cinslerinin maketleri arasında, o günleri yeniden yaşar gibi hissettik kendimizi.
Gelelim bu yörede avlanan talihsiz balina türlerine. North Atlantic Right Whales denilen Kuzey Atlantik Balinaları ile Greenland Right Whales diye adlandırılan Grönland Balinaları , yaşam döngülerini sürdürürken, göç yolları Labrador Yarımadasının Belle Isle kıyılarından geçen balina sürüleri, bu iş kolunun tüm hızı ve haşmeti ile sürdürüldüğü 70 yıl süresince durmaksızın avlanmış. Balina avı işinde Red Bay'in önemi, körfez ağzında bulunan ve çevresi derin sularla çevrili bir adaya sahip olmasından kaynaklanmakta imiş. Avlanan balinaların işlenmesine çok uygun bir coğrafi yapı bulunduğundan, balinalar ada kıyısına çekilmekte ve derin sularda kolaylıkla parçalara ayrılarak adada bulunan çok büyük kazanlarda eritilen yağları fıçılanmakta imiş. Etlerinden ayrılan bu dünyanın en büyük memelilerinin dev kemikleri de adanın çevresindeki derin sulara atılıyormuş.
Bu iş kolu, bu kıyılarda neden 70 yıl sürüp sonra sona ermiş dersiniz? Göç eden tüm balinalar tükenmiş de ondan. Artık tek bir balina bile bu kıyılardan geçmez , bu sularda yüzmez olmuş. Red Bay, burada yaşamayı seçen çok az sayıda insan dışında boşalmış. Yılın tüm günleri sessizliğe ,tüm ayları ıssızlığa teslim olmuş. Buralarda çalışıp para kazananlar başka yerlere , başka iş kollarına göçmüş.
Balinalara ne olmuş derseniz. 1600 lü yıllardan bu yana bu sulara bir daha tek bir balina bile gelmemiş. Burada o tarihlerde avlanan türlerden, Kuzey Atlantik Balinalarının günümüzdeki sayısı 350-400, Grönland Balinalarının sayısı ise 7500 civarında imiş ve her iki tür de tehlike altındaki türler listesinde bulunmakta imiş.
Müze gezimizi bitirdik. Geniş açılı bir noktadan güzel Red Bay'e son kez bakıp veda ettik ve feribota yetişmek üzere geldiğimiz yoldan dönüşe geçtik.
Red Bay'in, kızıl körfez ismini neden aldığı konusunda bir yorum alamadık ama büyük ihtimalle öldürülen zararsız devlerin , körfezin sularını kızıla boyayan kanları nedeni ile olmalı.
Red Bay'in, Unesco Dünya Mirası olarak 2013 yılında koruma altına alınmasının, sadece eski bir kültürün, tarihin bir zaman dilimindeki ticari ve yaşamsal kesitinin gün yüzüne çıkartılıp korunması olmayıp, yeryüzünde yaşam hakkına sahip zararsız bir canlı türünün, insan ırkının yararına tüketilmesinin de sergilenmesi anlamına geldiğini düşünüyorum. 2015 yılında dünyada toplam 1031 adet koruma altında Dünya Mirası bulunmakta. Ben bunlardan 759 unu gördüm. Ancak Red Bay'in, anlam ve önem olarak anılarımda çok ayrı bir yeri olacak her zaman.
02/05/2016
Edirne Türk İslam Eserleri Müzesi ve Selimiye Camii Dünya Miras Alanı
02/05/2016
Edirne'de Süpürge Ustası Niyazi Bey ve çırağı
02/05/2016
Bu hafta Dünya Miras Alanları dersinde Edirne'deyiz
28/04/2016
Atila Ege sunum öncesi ...
28/04/2016
Atila Ege sunum öncesi ...
21/04/2016
Şimdi Bursa Yeşil Külliye