10/06/2026
🎭 BABA 👏👏👏
Ya bir gün annem beni tanımazsa?
84 yaşındaki annem şükür ki hâlâ zihinsel olarak oldukça iyi durumda ama
Ya bir gün onun zihninde kızının kim olduğu silikleşirse?
Ya da daha zor olanı
Ben annemi tanımaya devam ederken, annem beni kaybetmeye başlarsa?
Fransız yazar Florian Zeller'in ödüllü eseri Le Père'den uyarlanan Baba, Alzheimer'ı dışarıdan anlatmıyor; seyirciyi doğrudan hastalığın içine davet ediyor
Bir süre sonra kimin doğru söylediğinden emin olamıyorsunuz
Mekân değişiyor
İnsanlar değişiyor
Zaman değişiyor
Ve siz de karakterle birlikte gerçekliğin yavaş yavaş elinizden kayışını hissediyorsunuz
Haluk Bilginer'in performansı kuşkusuz olağanüstüydü. Ancak bu akşam yalnızca bir oyuncunun değil, bütün bir ekibin başarısını alkışlamak gerekiyor👏👏👏
Başta Haluk Bilginer olmak üzere Özlem Zeynep Dinsel, Ezgi Coşkun, Faruk Barman, Mine Nur Şen ve Ufuk Tevge son derece güçlü performanslar ortaya koydular👏🧿🧿
Yönetmen Muharrem Özcan'ın rejisi ise metnin en güçlü taraflarından birini sahneye taşımayı başarmış🙏
Özellikle koreografiye hayran kaldım.💖
Sahnedeki hareketler yalnızca estetik bir tercih değildi.
Bana zaman zaman beyindeki sinir ağlarının donmasını, yavaşlamasını, titremesini ve bağlantılarını kaybetmesini çağrıştırdı.
Karakterlerin sahne üzerindeki geçişleri, tekrarları ve yön kayıpları adeta Alzheimer'ın nörolojik etkilerinin bedensel bir anlatımına dönüşüyordu.
Sahnenin ve mekânın giderek silikleşmesi, eşyaların yer değiştirmesi, gerçekliğin bulanıklaşması da hafızadaki erozyonu son derece etkileyici bir biçimde görünür kılıyordu.
Oyunda beni vuran duygu çaresizlik oldu😪
Çünkü Alzheimer yalnızca anıları kaybetmek değil.
İnsanın kendi hikâyesini tutan iplerin yavaş yavaş çözülmesi.
Ve belki de bu yüzden hastalığın en ağır tarafı unutmak değil; sevdiğiniz insanın gözlerinizin önünde sizden uzaklaşmasını izlemek.
Bu akşam sahnede hafızanın, kimliğin, ebeveyn olmanın, evlat olmanın ve insan olmanın ne kadar kırılgan olduğunu izledik.
Perde uzun alkışlarla kapandı
Ama oyunun bıraktığı soru hâlâ zihnimde yankılanıyor
Bir gün bütün anılarımızı kaybetsek, geriye kim kalır?
08/06/2026
Bir okulun değerini mezun olduğunuz yıl anlamıyorsunuz.
Aradan onlarca yıl geçtikten sonra, bir gün yeniden kapısından içeri girdiğinizde anlıyorsunuz.
Çünkü o gün sadece bir binayı görmüyorsunuz.
Gençliğinizi görüyorsunuz.
Kurduğunuz dostlukları görüyorsunuz.
Hayatınızın yönünü değiştiren öğretmenleri görüyorsunuz.
Kim olduğunuzun ilk izlerini görüyorsunuz.
Bugün İstanbul Atatürk Anadolu Lisesi'nde hissettiğim duygu tam olarak buydu.
Bahçede dolaşırken her köşede bir anı vardı.
Yıllardır görüşmediğiniz insanlarla birkaç dakika içinde kaldığınız yerden konuşabilmek...
İsimleri unutmuş olsanız bile aynı duyguyu paylaşabilmek...
İnsana çok özel bir şey hissettiriyor.
Bugün okulumuzun değerli mezunlarından Ediz Hun 'u görmek de bu güzel günün unutulmayacak anlarından biriydi.
Onun zarafeti, bilgisi ve yıllardır koruduğu duruşu, okulun yetiştirdiği değerlere bakınca insanın içini gururla dolduruyor.
Ferit Ekinci'ye verilen 60. yıl plaketi ise salondaki herkese güçlü bir mesaj verdi:
Bir okula duyulan sevgi, bazen bir ömür sürüyor.
Her yıl aynı heyecanla aramızda olan sevgili Ümit Nazlar Eren Hocamızın da aramızda olması mutluluk vericiydi.
Öğretmenlerin gerçek izi notlarda değil, öğrencilerinin kalbinde kalır.
Eski okul müdürlerimizden Hasan Çınar 'ın hem mezun hem de yıllarca okuluna hizmet etmiş bir eğitimci olarak aramızda olması da ayrı bir gurur kaynağıydı.
Ve elbette bugün yüzlerce mezunu bir araya getiren Mezunlar Derneği Başkanımız
Serdar Yiğit 'e ve yönetim kuruluna teşekkür etmek gerekir.
Çünkü aidiyet duygusu tesadüfen oluşmuyor.
Onu yaşatan, koruyan ve gelecek kuşaklara taşıyan insanlar oluyor.
Bugün eve dönerken aklımda tek bir düşünce vardı:
Hayatta çok yerden geçiyoruz.
Ama insanın kalbinde birkaç yer kalıyor.
İstanbul Atatürk Anadolu Lisesi de benim için o yerlerden biri.
İyi ki bu okulun öğrencisi olmuşum.
İyi ki bu hikâyenin bir parçasıyım. ❤️
İstanbul Atatürk Anadolu Lisesi🧿
s.teker
06/06/2026
🎭 Bu akşam İkincikat'ta izlediğim oyun, bende oyunun anlattıklarından çok anlatamadıkları üzerine düşünceler bıraktı.
Sahnede hiç görünmeyen bir erkek vardı: Hamdi.
Psikoloji doktoru, sosyal medya fenomeni, gençlere yaşam dersleri veren, incel hayran kitlesine sahip, narsistik özellikler taşıyan bir figür...
Ve onun etrafında toplanmış altı kadın.
İki eski eş
Mevcut eş
Yeni sevgili adayı
Sekreteri
Kızı
Oyun boyunca aklımdaki soru Hamdi olmadı.
Bu kadınlar neden Hamdi'ye bağımlıydı?
Çünkü psikolojinin en ilginç sorularından biri budur.
İnsan neden kendisini değersizleştiren, inciten ya da sürekli kendi ekseni etrafında döndüren bir ilişkinin içinde kalmaya devam eder?
Maalesef sevgi yüzünden değil.
Bazen onay ihtiyacı yüzünden.
Bazen terk edilme korkusu yüzünden.
Bazen yalnız kalmamak için.
Bazen de yıllardır o ilişkinin içinde şekillenmiş kimliğini kaybetmemek için.
Yıllarca bir kişinin onayıyla değer bulan,
onun bakışıyla kendini tanımlayan,
onun etrafında kimlik geliştiren insanlar için
asıl kriz terk edilmek değildir.
Asıl kriz, özgür kaldıktan sonra ne yapacağını bilememektir.
Oyunun finalinde Hamdi artık yoktur.
Ama ardından gelen soru dikkat çekicidir:
"İlk kim çıkacak dış dünyaya?"
Ve hiçbiri çıkmaz.
Birbirlerine bakarlar.
Susarlar.
Perde kapanır.
Belki de oyunun en güçlü anı burasıdır.
Çünkü bazen kişi gider ama onun etrafında kurulmuş psikolojik sistem kalır.
Bir insanın hayatınızdan çıkması, onun üzerinizdeki etkisinin de bittiği anlamına gelmez.
Bazen o gider ama onun üzerinden kurduğunuz kimlik, alışkanlıklar, korkular ve bağımlılıklar kalır.
Benim oyunda eksikliğini hissettiğim yer de tam burasıydı.
Hamdi'nin nasıl biri olduğu uzun uzun anlatılırken, kadınların neden onun etrafında kaldıkları yeterince derinleşmedi.
Oysa bana göre asıl hikâye oradaydı.
Çünkü narsistik bir karakter ilginç olabilir.
Ama bir insanın kendi merkezini başka bir insana teslim etmesinin psikolojisi çok daha ilginçtir.
Oyundan çıkarken Hamdi'yi değil, şu soruyu düşündüm:
Bir gün hayatımızın merkezine koyduğumuz kişi ortadan kaybolursa, geriye "ben" dedigimiz kim kalır?
06/06/2026
Dün akşam 4 saat süren bir zaman yolculuğuna çıktık.
Harbiye Açıkhava'da sahnelenen Gırgıriye, yalnızca bir müzikal değildi; farklı kuşaklardan sanatçıların aynı sahnede buluştuğu canlı bir kültür şöleniydi.
Kadroda Türk tiyatrosunun ve sinemasının duayen isimleri vardı.
Bir döneme damga vurmuş sanatçılar vardı.
Anadolu Ateşi'nin sahne enerjisi vardı.
Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin genç oyuncuları vardı.
Aynı sahnede geçmiş, bugün ve gelecek yan yana duruyordu.
Bir yanda yıllardır alkışladığımız ustalar...
Diğer yanda o mirası devralmaya hazırlanan genç sanatçılar...
Bu yüzden finaldeki alkışlar yalnızca bir oyuna değildi.
Bir sanat geleneğine, kuşaklar arası aktarıma ve yıllardır hayatımıza dokunan isimlereydi🙏
İster istemez şunu düşündüm
Belki de bu sahnedeki bazı isimleri son kez sahnede canlı izliyorum😪
Bu düşünce, gecenin değerini daha da artırdı.❤️
Bazen tiyatrodan bir oyun izlemiş olarak çıkarsınız. Bazen de tarihin küçük bir parçasına tanıklık etmiş olarak...
Dün akşam bir tanıklık gecesiydi 🎭"
02/06/2026
Güç üzerine düşündük bu akşam.
İlk bakışta çok tanıdık bir kavram gibi görünüyor.
Ama biraz yaklaştığınızda elinizden kayıyor.
Çünkü güç dediğimiz şey bazen para oluyor.
Bazen bilgi.
Bazen makam.
Bazen de zor bir günün sabahında yataktan kalkabilmek...
Güç sahip olunan bir şey midir?
Yoksa yönetilen bir şey mi?
Dikkatini yönetebiliyor musun?
Zamanını?
Öfkeni?
Kaygını?
Egonu?
Belki güç tam da burada başlıyor.
Peki güç insanı değiştirir mi?
Yoksa sadece daha görünür hale mi getirir?
Çünkü tarih bize aynı gücün bazı insanlarda bilgelik ve şefkati büyüttüğünü,
Bazılarında ise korku, kibir ve kontrol ihtiyacını artırdığını gösteriyor.
Belki de güç bir büyüteçtir.
İçimizde ne varsa onu görünür kılan bir büyüteç...
Bu yüzden bence asıl mesele ne kadar güce sahip olduğumuz değil,
Güçlü hissettiğimizde nasıl birine dönüştüğümüzdür.
İnsanlar çoğu zaman sahip oldukları güçten değil,
kaybetmekten korktukları şeylerden söz ediyorlar.
Sağlık...
Sevgi...
Umut...
Aidiyet...
Anlam...
Belki de insanın güç anlayışı,
eksikliğini en çok hissettiği yerde saklıdır.
Bu akşam çemberden tek bir soruyla ayrıldım:
Daha güçlü olmaya mı çalışıyorum...
Yoksa zaten erişimim olan güç kaynaklarını daha bilinçli kullanmayı mı öğreniyorum?
Bu akşamki kavram yolculuğunda düşünceleri, deneyimleri ve içten paylaşımlarıyla çembere değer katan sevgili dostlarım Derya Ertekin Kayat , Hilal Özateş ve Dr. Sabri Çimen 'e teşekkür ederim.
Bilgelik çoğu zaman cevaplarda değil,
birlikte sorulan sorularda saklıdır.
Belki de gerçek güç,
her şeyi bildiğini düşünmekte değil,
sormaya devam edebilmektedir.
Farkındalık
02/06/2026
Belirsizlikte Güçlü Kalabilmek!
Girişimcilik çoğu zaman dışarıdan cesaret hikâyesi gibi görünür.
Yeni fikirler. Yeni yatırımlar. Yeni fırsatlar.
Ama işin görünmeyen tarafında başka bir gerçek vardır:
Belirsizlik.
Bugün doğru görünen kararın yarın yanlış çıkabilme ihtimali...
Beklenen yatırımın gerçekleşmemesi...
Ekibin dağılması...
Pazarın aniden değişmesi...
Ve bütün bunlar yaşanırken herkesin sizden güçlü görünmenizi beklemesi...
İşte bu yüzden girişimcilik yalnızca bir iş kurma süreci değildir.
Aynı zamanda psikolojik dayanıklılık testidir.
Araştırmalar gösteriyor ki başarılı liderleri ayıran en önemli özelliklerden biri daha zeki olmaları değil;
Belirsizlik altında sakin kalabilmeleri.
Çünkü dayanıklı liderler;
✔ Kriz anında paniği değil yönü yönetir.
✔ Her şeyi kontrol etmeye çalışmak yerine etki alanına odaklanır.
✔ Hata yapmaktan korkmak yerine öğrenme hızını artırır.
✔ Tükenmeden performans göstermenin yollarını arar.
✔ Kendilerini olduğu kadar ekiplerinin duygusal iklimini de yönetir.
Teknoloji, sermaye ve strateji önemli.
Ancak bunların tamamını harekete geçiren görünmez güç çoğu zaman liderin içsel kapasitesidir.
Belki de geleceğin en değerli liderleri;
En çok bilenler değil,
En yüksek belirsizlik altında bile düşünmeye, öğrenmeye ve insan kalmaya devam edebilenler olacak.
Girişiml
01/06/2026
Bugün 1 Haziran.
Takvimlere göre yazın başlangıcı.
Birçok kişi için yeni planlar, yeni hedefler, yeni projeler zamanı.
Girişimcilik dünyasında da benzer bir hareketlilik var.
Yeni fikirler doğuyor.
Sunumlar hazırlanıyor.
Yatırım görüşmeleri planlanıyor.
Yeni iş birlikleri konuşuluyor.
Ama yıllardır kurumlarla, liderlerle ve girişimcilerle çalışırken dikkatimi çeken başka bir şey var:
Başarısız olan girişimlerin önemli bir kısmı aslında fikir yüzünden başarısız olmuyor.
İnsan yüzünden başarısız oluyor.
Daha doğrusu kurucunun yalnızlığı, ekip içi çatışmalar, bitmeyen belirsizlik, tükenmişlik, ortaklar arasındaki güven kaybı, karar yorgunluğu, ve büyüme sürecinin yarattığı psikolojik baskılar yüzünden...
Çünkü bir girişim yalnızca bir iş modeli değildir.
Aynı zamanda bir sinir sistemi yönetme işidir.
Yatırımcılar finansal tabloları inceler. Müşteriler ürüne bakar.
Pazar rakamlara odaklanır.
Ama çoğu zaman şu sorunun cevabını düşünmeyiz.
"Bu girişimi taşıyan insanların psikolojik kapasitesi ne durumda?"
"Bu ekip büyürken kendi içindeki güven de büyüyor mu?"
"Kurucu, şirketle birlikte kendini de dönüştürebiliyor mu?"
"Belirsizlik arttığında ekip daha mı yaratıcı oluyor, yoksa birbirini mi tüketiyor?"
Önümüzdeki yıllarda yapay zekâ, otomasyon ve teknoloji çok şeyi değiştirecek.
Ancak hâlâ aynı soruyla karşı karşıyayız:
"İnsan, karmaşıklık karşısında nasıl ayakta kalacak?"
Belki de geleceğin en kritik rekabet avantajlarından biri teknoloji değil;
belirsizlik içinde düşünebilen, ilişki kurabilen, öğrenebilen, duygularını yönetebilen liderler olacak.
Yaz başlıyor.
Belki bu yaz sadece yeni projeler planlamak için değil;
o projeleri taşıyacak insanı da güçlendirmek için iyi bir başlangıçtır.
Sizce bir girişimin kaderini en çok ne belirliyor?
💡 Fikir mi? 💰 Sermaye mi? 🤝 Ekip mi? 🧠 Yoksa kurucunun psikolojik dayanıklılığı mı?
23/05/2026
🎭 “Bi’ Aksırık - Bi’ Bekleyiş”
Anton Çehov’un “Bir Memurun Ölümü”ndeki ana karakteri Ivan Dmitriç Çervyakov…
Küçücük bir aksırığın içinde çöken bir adam.
Ve oyun tam burada zekice bir kırılma yaratıyor.
Çervyakov ölünce hikâye bitmiyor.
Tam tersine…
Ethan Coen’in “Bekleyiş” evreninde sanki ölümden sonra bürokratik bir arafta sıkışıp kalmış bir karaktere dönüşüyor.
Bu geçiş çok çarpıcıydı.
Çünkü ilk bölümde otorite korkusunun insan zihnini nasıl felç ettiğini izliyoruz.
İkinci bölümde ise artık yalnızca bir memurun değil, varoluşun kendisinin absürtleştiği bir evrene geçiyoruz.
Çervyakov’un trajedisi aslında aksırık değildi.
“Yanlış yapmış olma ihtimali”ydi.
Ve bu ihtimal zihninde o kadar büyüyor ki, adam fiziksel olarak değil, psikolojik olarak çöküyor.
Tam burada oyun modern insanın çok tanıdık bir yerine dokunuyor.
Bugün birçok insan gerçekten yaşamıyor.
Sürekli kendini açıklıyor.
Kendini aklamaya çalışıyor.
Yanlış anlaşılmamaya çalışıyor.
Onay bekliyor.
Affedilme bekliyor.
Sistem tarafından dışarı atılmamaya çalışıyor.
İkinci oyunda ise bekleyiş neredeyse Kafkaesk bir alana dönüşüyor.
Ölüm olmuş ama süreç bitmemiş.
Karakter hâlâ bir yere kabul edilmeyi bekliyor gibi.
Ve işin en güçlü tarafı
Bürokrasi burada sadece devlet sistemi değil.
İnsan zihninin kendisi de bürokratik çalışıyor.
Sürekli kontrol eden, hata arayan, onay isteyen,
“Acaba yanlış mı yaptım?” diye durmadan dosya açan bir iç sistem…
Bu yüzden oyun sadece kara mizah üretmiyor.
Modern insanın kaygı düzenini sahneye koyuyor.
Özgün Aydın, Emine Doruk, Doruk Nalbantoğlu ve Tamer Yurtbaşı’nın oyunculukları da bu absürt metni gerçekçi kılan bir denge hissi yarattı.
Hem komik, hem huzursuz edici, hem de fazlasıyla tanıdık…
Oyun bana tam olarak şunu düşündürdü;
İnsan dışarıdaki sistemin memuru olmaktan çıkıyor…
Kendi zihninin memuruna dönüşüyor bu kaygı evreninde maalesef
Gönülden tebrikler 👏👏👏❤️
Canlı müzik de harikaydı ancak grubun maalesef adını öğrenemedim👏👏👏
Harika bir deneyim yaşattınız🙏
20/05/2026
🎭 Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk
Bağ kurmanın yasak olduğu bir dünya düşünün.
Empatinin tehdit sayıldığı, anneliğin silindiği, umudun bile kontrol altına alındığı bir düzen…
Ama insanın doğasında inatçı bir şey var:
Bağ yasaklansa bile bağ kuruluyor.
3107 kuralın olduğu distopik bir ülkede, 16 yaşında birbirinden koparılmaya çalışılan ikiz kardeşlerin hikâyesini izledik sahnede.
Fakat oyun yalnızca bir distopya anlatmıyordu, insan ruhunun temas, güven ve ait olma ihtiyacını anlatıyordu.
Bunu en güçlü hissettiren yerlerden biri de metnin altına yerleştirilen psikolojik referanslardı. Metni bir psikolog olan Nazlı Ocakcı yazmış 👏
Özellikle Harlow’un maymun deneyine yapılan gönderme çok çarpıcıydı:
Canlı yalnızca beslenmek istemiyor; temas, güven ve şefkat de arıyor.
Nazlı Ocakcı’nın yazdığı metin yer yer çok fazla düşünceyi aynı anda taşımak istese de genç bir yazarın düşünsel cesaretini görmek çok kıymetliydi.
Dert ettiği şey yalnızca hikâye anlatmak değil; insanın kırıldığı yere bakabilmekti.
Nazlı Ocakcı ve Selena Demirli’nin oyunculuğu ise gerçekten etkileyiciydi.
Korkuyu, sıkışmışlığı, umudu ve kırılganlığı yalnızca oynamadılar; seyirciye geçirdiler.
Özellikle gözyaşlarının “rol” gibi değil, gerçekten yaşanıyormuş hissi yaratması çok güçlüydü.
Melih Salgır’ın rejisi, ışık ve atmosfer kullanımıyla oyunun distopik dünyasını sahnede diri tutmayı başarıyor.
Genç tiyatrocuların cesur işler üretmeye devam etmesi çok değerli.
Tiyatro Cora ekibini gönülden kutlarım. 👏
Eylül ayında oyunu daha kalabalık bir grupla tekrar izleyeceğimize söz verdiğimde Nazlı’nın heyecanı o kadar gerçekti ki ben de duygulandım… 🧿🙏
nazliocakci