X'i Bul

X'i Bul

Share

Matematik,Geometri Özel Dersi ve Eğlenceli Makaleler

Sadece İstanbul'da eğitim veren 6 kişilik ekibimizle yeni eğitim öğretim döneminde eğitimlerimize devam etmekteyiz.

30/11/2016

Merhaba arkadaslar paylaşımlarimzda azalma olduğunun farkındayım fakat hem sağlık problemleri (çok ciddi sırt ve omuz ağrıları için tavsiye alirim:)) hemde işlerin yoğunluğu nedniyle paylasimlarimiz ozenmeden paylasimlarda bulunmak istemedigimden kaynaklanmakta kendimi toparlayınca kaldığımız yerden devam edeceğiz :)

Photos 21/11/2016

Cevapları alalım araba hangi kutuda :)

Photos 21/11/2016

Sayıların Babası Pisagor

Sayılar evreni yönetiyor diyen ve sayıların babası olarak bilinen, Antik çağın en önemli filozof ve matematikçilerinden Pisagor, Ülkesindeki politik baskılardan kaçıp geldiği İtalya’nın Kroton şehrinde, üç yüz kadar genci bir araya toplayarak bir okul kurmuş ve burada çalışmalarını sürdürmüştür. Kadınların sadece ev işlerini yapmakla yükümlü birer eşya olarak görüldüğü bir dönemde bile onlara topluluğu ile eşit şekilde çalışma imkanı veren Pisagor'un bu okulu, yaptığı yenilik ve buluşları hazmedemeyen siyasi çevreler ve din yobazlarının galeyana getirdiği halk tarafından ateşe verilmiştir. Bilim alanına yaptığı katkıları saymakla bitiremeyeceğimiz Pisagor ve öğrencileri ne yazık ki alevler arasında yanarak ölmüştür. Zaten hakkında yazılı kaynak olmayan, bilgilerin yalnızca anlatılanlarla elde edildiği bu bilim insanının çalışmalarının çoğu da yangında kül olup gitmiştir.

Photos from X'i Bul's post 20/11/2016

Söndürülen Işık: İskenderiyeli Hypatia

Günümüzde bile kadının hem toplumdaki hem bilimdeki yeri tartışılırken, 1600 sene önce yaşamış İskenderiyeli Hypatia (370–415), felsefe ve bilim alanında önemli katkılarda bulunmuş ancak dönemin gerici zihniyeti tarafından, onun “inanmadan önce sorgulama ve bildiklerinin arkasında durma” olarak belirteceğimiz düşünce tarzı sebebiyle yokedilmiştir. Bu sadece Hypatia’nın değil bilim dünyasının cinayetiydi ve tarih boyunca da başka örnekleri yaşanacaktı.

İskenderiyeli Hypatia filozof, matematikçi ve astronomdur. Bilimi ve zerafeti dışında güzelliği ile de ünlüdür. Hypatia’nın yaşadığı dönemde, İskenderiye Roma’nın bir eyaletiydi. İskenderiye’nin en önemli özelliği ve ünü ise müzesi ve kütüphanesine aitti. Hatta hepimizin çok yakından tanıdığı matematikçi Öklid (Euclid M.Ö-300) bu merkezde yaşamıştır. İskenderiye Kütüphanesi, felsefe okulu, müzesi ve bunlardan daha da önemlisi “eklektik” olarak adlandırdığımız geniş bir bakış açısına sahip öğretisi ile ünlüydü.

Hypatia’nın biliminin temelleri, filizof olan babası Theon ile atılmaya başlandı. İlk eğitimlerini aldığı babası, Hypatia’nın dogma düşüncelere saplanmasına izin vermedi. Kendine saygısı olan bir kimse tarafından son gerçek olarak; hiçbir bilginin kabul edilmemesi gerektiğini, düşünme hakkını hep kullanmasını, yanlış düşünmenin hiç düşünmekten yeğ olduğunu öğretti. Babası, eserlerinde de bahsettiği üzere kızıyla hep gurur duymuştur. Hypatia, Atina’da eğitimini tamamladıktan sonra İskenderiye’ye döndü ve buradaki okulun başına geçti. Platon’un fikirlerini benimsedi. Hatta Platon, Aristo ve Suda gibi filozoflar hakkında İskenderiye’de halka açık dersler verdi. Bu sınıfta, daha sonra İskenderiye valisi olacak Orestes ve Ptolemais’in piskoposu olacak Synesius da vardı. Sonradan büyük bir filozof olan Synesius ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini içeren pek çok mektup yazdı. Synesios’un Hypatia’ya yazdığı mektuplar, felsefe tarih kitaplarında günümüze kadar gelmiştir.

İskenderiye eklektik okulunda yeni Plâtoncu geleneği hâkimdi. Bu okul, hangi inanca, felsefi tarza sahip olursa olsun, herkese açtı. Farklılıkları bir çatışma unsuru olarak algılamayı değil, çeşitli görünümlerde olan temellerini aldıkları tek ve aynı kaynağa yönelterek, insanlık tarihinin belleğindeki kadim bilgiyi inisiyellerden filozoflara ve topluma aktarma çabası gösteren bir felsefe okuluydu.

Hypatia, sahip olduğu bilgileri cesurca ve kaygı duymadan öğrencilerine anlatmaya, dönemin önemli siyaset, bilim, din adamlarıyla görüşmeler yapmaya devam ediyordu. Bu bilgiler görünüşte ayrı olan inançların özündeki ortak bilgiye dayanıyordu.

Hypatia, Roma’nın yavaş yavaş çökmeye başladığı, karmaşık bir dönemde yaşadı. Genel eğitim seviyesi çok düşüktü, bilgiye ulaşmak zahmetliydi, mesafeleri aşmak çok zordu. Kısacası tam bir ortaçağın yaşandığı dönemde, Hypatia bilime yaptığı katkılarla o döneme ışık oldu. Doğayı mantık, matematik ve deney ile açıklamaya çalıştı. Hypatia, matematik ve astronomi ilgili kitaplar da yazdı. Bu eserlerinden birinin adı “astronomik kanun”’dur. Eski olarak adlandırılan bilgileri yeniden açığa çıkarmış ve yeniden sunmuştur.

Eğer Hypatia ve Theon olmasaydı Batlamyus (Ptolomy), Öklid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserleri günümüze ulaşmayacaktı. Kendisi ve babası Batlamyus’un astronomi kitaplarını düzenlediler ve yorumladılar. Ortaya çıkardıkları, canlandırdıkları bilgileri, öğrencilerine aktardılar. Yorumların bir tanesinin girişinde babasının, “Bu baskı filozof olan kızım Hypatia tarafından hazırlanmıştır” yazdığını görüyoruz.

O yıllarda İskenderiye’deki (Bu şehir Büyük İskender tarafından kurulmuştu) en önemli yapılardan biri Serapis tapınağıydı. Büyük İskender’in generali olan ve ölümünün ardından Mısır’a gelip kendini firavun ilan eden I. Ptolemaios Soter, bu Tanrı kültünü ilk yerleştiren firavundur. İlk başta şehir buna karşı çıkmıştır. Ama firavun bunu rüyasında Osiris tarafından söylendiğini belirtmiş ve tartışmaları sona erdirmiştir. Bunun üzerine şehirde muazzam bir tapınak yaptırılmıştır. Bu tapınak sûni bir tepe üzerinde 100 basamakla çıkılan bir yapıydı. Bir tıp eğitimi yuvası ve tedavi merkezi olarak pek çok yapıdan meydana geliyordu.

Serapis tapınağı, müze ve İskenderiye kütüphanesi Hıristiyanlık için önemli engellerdi. İmparator Theodisius İskenderiye piskoposundan eski dine ait her şeyin yok edilmesini istedi. Başpiskopos Theodisius, elinde bir haçla ve ona eşlik eden rahiplerle tapınağa gitti. Tapınağın kollarını dışarı çekip parçalattı. Bu olayda pek çok tapınak görevlisinin ve hekimlerin öldüğü bilinmektedir. Daha sonra aynı yere bir kilise dikilmiştir.

Bu hareket İskenderiye Okulu üzerinde bir baskı kurmuş ve ayrıca fanatizmi de güçlendirmiştir. İskenderiye piskoposunun yerini almak için başpiskopos Timotheus ile rekabet halinde olan piskopos Cyril’in onun şehirdeki etkisinden ve liderlik özelliğinden hiç hoşlanmadığını kaynaklardan öğreniyoruz. Piskoposun şehirde rakibi sayılabilecek vali Orestes de, Hypatia’nın dinleyicileri arasındaydı. Piskopos Cyril Hypatia’nın sonunu hazırlarken bir yandan da cemaati Hypatia’nın değersiz olduğuna inandırması gerekiyordu. İncil’den yaptığı alıntılardan ilham alıyordu “Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır”. Cyril Hypatia’nın ölümünü doğrudan emretti veya halkı bunun için teşvik etti. Halkı kışkırtmış ve halk arasında Hypatia “dinsiz” ve “şeytan” olarak nitelendirilmiştir.

Siyah kukuletalı, yaklaşık 500 kadar kalabalık bir fanatik grup, bir sabah Hypati evden çıkarken, onu durdurup arabasından indirdi. Saçlarından sürükleyerek kiliseye götürdüler, ardından da vahşice öldürdüler. Sonra bu güruh yaptıklarının dehşetine kapılarak onu kilisenin içinde ateşe verdi. Olay şehirde büyük yankı buldu.

Hypatia böyle acımasız bir şekilde yok oldu ve Hypatia’nın ölümünden sonra yeni Plâtoncu okul da onunla birlikte yok oldu. Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isimdir ve adeta bir efsane haline gelmiştir. Bilim ve sanat alanında sembol olan Hypatia hakkında zaman içerisinde şiirler, romanlar, oyunlar yazılmıştır. Feminist sanata da konu olmuştur. Feminist sanatçı Judy Chicago, 1979’da San Francisco modern sanat müzesinde açtığı sergide Hypatia’yı o şiirlerde güzelliği ile değil de tüm görkemiyle ünlü ve yetenekli kadınlarla birlikte göz kamaştıran bir akşam yemeğinde sunar.

Voltaire’e göre Hypatia, “bağnazlığın masum bir kurbanı; öldürülmesi ise yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışın bir simgesidir”. Voltaire bir aydınlanma filozofudur ve Hypatia onun muhalifliğinde sembol olarak kullandığı bir isimdir. Diğer yandan kendisine karşıt grup içerisinde “İskenderiyeli hayâsız bir öğretmen olarak kabul edilmiştir”.

Hypatia’yı daha sonra Ortaçağ’da ünlü usta Raphael’in en büyük eserlerinden biri olan “Atina Okulu”nda görmekteyiz. Raphael’in bu eseri Vatikan’da Papa Julius II döneminden Stanza della Segnatura’nın dört duvarından birinde yer almaktadır. Usta eserine başladığında, kendisine sorulan bir soru üzerine Hypatia’nın “Atina okulunun en ünlü öğrencisi” olduğunu söylemiştir. Ona hemen bu kaydı değiştirmesi gerektiği, aksi halde eserin yok edileceği söylenir. Bunun üzerine o da eserdeki kişiyi Papa’nın yeğeni olan “Francesco Maria della Rovere” (1490-1538) olarak değiştirdiğini belirtmiştir.

Maalesef eserleri günümüze ulaşamamıştır. Çalışmaları:

Aritmetik üzerine 13 ciltlik bir yorum
Apollonius’un konikleri üzerine bir yorum
Batlamyus’un Almagest’i üzerine düzenleme
Babası Theon’un yazdığı “öklidin elementleri” adlı eser üzerinde düzenleme
“Astronominin kanunları” adlı kitabı
Hypatia’nın bilime katkıları; gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometre’nin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda etkisi olmuştur.

Hypatia’nın yaşadığı dönemden itibaren 1000 yıldan fazla süre geçmiş, ona rağmen kilise Raphael’in eserine Hypatia’yı katmasını engellemeye çalışmıştır. Bugüne kadar söylenen sözlerin eserde belirtilenin Hypatia olduğunu fısıldamaktadır. Zaten eserdeki kişiliklere baktığımızda Hermes, Platon, Aristo, Diyojen, Zenon, Fucino, Alkibiades arasında sıradan birisinin bulunamayacağını anlayabiliriz. Ve Hypatia, bulunduğu yerden hala bize gülümsemektedir.

Hypatia işte böyle bağnaz, sığ düşüncelerden dolayı acımasızca, canice yok edildi. Düşünce özgürlüğü istedi, düşündüğünü söyledi, adaletsizliğe isyan etti, inandığı ve savunduğu bilim ve akıl için öldü…

Agora izle Türkçe izle | Full HD Film izle, Online Film izleme Keyfi DvxFilm.com da Yaşanır 20/11/2016

FİLM ÖNERİSİ: AGORA

Sinemanın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla beyazperdeye aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür.

Bu yazı sinemanın bir şey öğretmediğini savunanlara geliyor…

Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse Agora, bunu gösterebiliyor olmasıyla sinema tarihinde önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle filmin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca ’da sosyal, ticaret ve politik yönleriyle gelişmiş olduğundan “şehir merkezi” anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor.

Film, 4. Yy Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır.

Kütüphane, çok önceden Roma İmparatoru Julius Sezar tarafından yağmalanmıştır ve eski ihtişamına kavuşması hiç de kolay olmamıştır. Birdenbire çoğalan Hristiyan nüfusun Pagan yönetimindeki Agora’ya göz koymasıyla aydınlık çağ yerini karanlığa bırakır.

Varoluşu sorgulayan, hiçbir dogmatik fikri kabul etmeyen bir filozof düşünün. Aşkı bir erkekle yaşanacak bir duygu olarak görmüyor; bilime, güneşe, yıldızlara âşık. Farklı inanışlardan öğrencilere ders veriyor ve fikirleriyle yönetimde etkin olduğu için tehlikeli bulunuyor. Hepsinden önemlisi, bir kadın… Geleneklere, topluma ayak uydurmak zorunda ve mantığı reddediyor olsa bile, kabul edilmiş mitsel açıklamalara itaat etmek zorunda kalıyor. Varlığı gereği özgürlüğüne düşkün, savaşçı bir ruha sahip ama cesaretini ılımlı Hristiyanlarla şiddetten zevk alan fanatik ve yobaz Hristiyanlar arasındaki güç savaşında ispat etmeye çalışıyor. Hypatia’nın varoluş sebebi, karakteri öyle güzel ve öyle yerinde çıkışlarla ortaya konuyor ki; onunla özdeşleşmemek neredeyse güç.

Filmin yönetmen koltuğundaki Alejandro Amenabar’ın bir defasında dile getirdiği gibi; onun filmleri cevap veren filmler değil, soru soran filmler. Amenabar, her ne kadar başarılı aktris Rachel Weisz’in canlandırdığı Hypatia’yı ön plâna çıkarsa da asıl derdi; din kavramının, tarihin her döneminde şiddet ile olan birlikteliğinin insanlığa, bilimsel birikime ve kültüre verdiği zararlara dikkat çekmek. Birilerinin bilgiye olan tahammülsüzlüklerinin, insanlığın maruz kaldığı bin küsur yıllık bir kayba neden olduğunu hedef göstermeden bizzat sorguluyor. Böyle bir karanlık devrin, her ne sebeple olursa olsun, bir daha yaşanmaması gerektiği filmin genel önermesi diyebilirim. Amenabar filmde, çatışan her üç dine de aynı mesafede duruyor. Körlüğün her an, her yerde herhangi bir dinde ya da inanışta iktidar hırsıyla nasıl birleştiği ve anlamını nasıl kaybettiğini göstermek istiyor sadece. Bunu yaparken ayrım gözetmeksizin bu kayıptan herkesi sorumlu tutuyor. Tüm bu karmaşanın ortasına ise tarafsız, masum bir güzellik; sanatı, bilimi, felsefeyi, aşkı vücudunda toplamış bir kadını, Hypatia’yı koyuyor. Hypatia için yazdığı son ile insanlar için aptallığın nasıl da acze dönüştüğünü gösterirken, içten içe, en az bize bahşedilen dünya kadar güzel eylemleri olan bir insanlık dilemeyi de es geçmiyor.

FİLMDEN BİR KAÇ DİYALOG:

Hypatia öğrencilerine paganlar ve hristiyanlar arasındaki sorunlara nasıl baktığını 4. yüzyılda şöyle açıklıyor;

"Bizi birleştirenler, ayıran şeylerden daha fazla, hepimiz kardeşiz".....

Hypatia'nın özgürlüğünü bağışladığı ve hiristiyan olan eski pagan kölesinin şu yorumu ;

"ben affedilmiştim ama şimdi ben affedemiyorum"

Filmdeki İskenderiye Feneri manzaralı yukardaki evinde kölesi ile birlikte yaptığı deneyler esnasında kölesine sorduğu şu soru

"Dünya'yı olduğu gibi görmeyi kabul edersek ne ile karşılaşırız? Bir an ön yargıları bıraksak karşımıza nasıl bir dünya çıkardı?"

İyi Seyirler

http://www.filmionlineizle.net/agora-izle-turkce-izle.html

Agora izle Türkçe izle | Full HD Film izle, Online Film izleme Keyfi DvxFilm.com da Yaşanır Agora izle Türkçe izle tek part izle, dvxfilm.com farkıyla Agora izle Türkçe izle türkçe dublaj, alt yazılı izle

13/11/2016

Uzaylılar Var Mı Sorusunun Cevabını Devlet Adamlarından Dinleyelim
Sadece üç açıklamayı paylaşıyorum dileyenleri Paul Hellyer Eski Kanada Savunma Bakanın detaylı açıklamalarına bakabilir.

"Soğuk Savaş'ın devam etmekte olduğu 1961 yılında, birlikte uçan 50 kadar UFO, Rusya'dan güneye doğru, Avrupa üzerinden geçerek devam ettiler. Müttfik kuvvetler bu durumdan oldukça endişeliydi ve UFO'lar geri dönerek tekrar Kuzey Kutbu'na yöneldiklerinde düğmeye basmaya hazırdı. Bu olay üzerine bir soruşturma yürütmeye karar verdiler ve üç yıl süren bir araştırmanın sonucunda, en az 4 farklı türün binlerce yıldır dünyamızı ziyaret etmekte olduğunu kesin olarak ortaya koydular. Son yüzyıl içerisinde, özellikle de atom bombasını icat etmemizin ardından UFO ziyaretleri sıklaştı çünkü tüm evren bir uyum içerisindedir ve atom bombasını kullanmamız yalnızca bize değil, evrendeki diğer canlılara da zarar verir. Bu yüzden atom bombasını tekrar kullanmamızdan çok korkuyorlar ve bunun çok kötü sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorlar."__-Paul Hellyer (Kanada Eski Savunma Bakanı)

"F5 uçaklarıyla askeri eğitim görmekte olan iki pilotun radarına tanımlanamayan bir obje yakalandı. Objeden alınan sinyal çok güçlü olduğu için pilotlar radar sistemlerinin bozulmuş olabileceğini düşündüler ancak birbirleriyle iletişime geçtiklerinde iki uçağın da aynı güçlü sinyali almakta olduğunu öğrendiler. Gözlemlenen bu devasa obje, aynı zamanda yakınlarda bulunan bir havalimanının da radarına takılmıştı. Objeyi görebilmek için yaklaşan pilotlardan bir tanesi, 30 kilometrelik uzaklığa rağmen, gördüğü şeyin dumanlarla çevrelenmiş devasa bir muzu andırdığını ifade etti. Uçaklarının üzerinde hiçbir silah bulunmayan pilotlar korkuya kapıldı fakat yerinde öylece duran objeye yaklaşmaya devam ettiler. Belirli bir mesafeden sonra da objenin aniden kaybolduğuna şahit oldular. Tam da o anda obje, yakalandığı üç radardan da bir anda silinip gitti."__-Şili Hava Kuvvetleri

"Bu konu çok çok büyük bir gizlilik içerisinde tutuluyor. Bu belgelere erişmeniz gerçekten mümkün değil. Aynı zamanda belgelerin kimler tarafından gizli tutulduğunu da bilmiyorum çünkü bugüne kadar bana pek çok kez ısrarla, bunun beni ilgilendiren bir konu olmadığı söylendi ve ben de konuyla ilgilenmeyi bıraktım. UFO'lar hakkında öğrenmek istediğim çok şey vardı ve konuyla çok ilgiliydim ama peşinen söyleyeyim: Hava Kuvvetleri'nin elindeki belgeler her neyse, sonsuza kadar gizli kalacaklar..."
-Senatör Barry Goldwater (ABD İstihbarat Komitesi Başkanı)

Photos 13/11/2016

Antoine Lavoisier Modern Kimyanın Kurucusu

Modern kimyanın temelini atan, Flagiston Teorisi ve Kütle Korunumu Kanunu bilime kazandıran Lavoisier, bir gün kimya bilimini reddeden yobazları gösterip, "Bu kelleler bir işe yaramaz" dediği için tutuklanmış ve giyotin ile idam edilmiştir. Ancak hayatını bilime adamış bu adam, ölüme giderken bile insanlığa hizmet etmeyi düşünmüştür. Bu sebeple idamından önce matematikçi Lagrange'i çağırmış ve ona, "Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam; insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmektedir." demiştir.

Lavoisier'in kafası kesildikten sonra iki kere göz kırpmasının ardından Lagrange şu sözleri söylemiştir: Lavoisier'in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar asırlarca karanlıkta sürünecek, insanlığı da süründürecekler...

Photos from X'i Bul's post 11/11/2016

Stanford Hapishane Deneyi
Sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim

Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü Profesörü Philip Zimbardo, her insanin gerekli şartlar oluşursa ve kontrolsüz güç verilirse zalimleşebileceğini göstermek için bir deney planladı. Bu deney için ise denek olarak mahkum ve gardiyanlara ihtiyaç vardı.

Philip Zimbardo, Stanford Üniversitesi'nin Psikoloji Departmanı'nın bodrum katına inşa edilen sahte bir hapishanede, gardiyanlar ve mahkumlar olarak davranmalarını sağlayacak şekilde, 2 hafta sürecek olan deneyi için 24 kişiden oluşan bir grup erkek üniversite öğrencisini deneyinde kullandı. Denek olarak kullanılmayı kabul eden bu öğrencilere yüklü bir miktarda para ödemeyi vaat eden Zimbardo, şart olarak ise mahkumlara, gardiyanların emirlerini dinlemelerini; gardiyanlara ise mahkumlara karşı sert olmalarını fakat şiddetten uzak durmalarını söyledi.

Zimbardo ve ekibi, bu sosyal psikoloji deneyini gerçekleştirmek amacıyla her detayı ince ince düşündü. Öyleki, bu deneyde gardiyan rolünü üstlenen öğrencilerin gözündeki kocaman çerçeveli güneş gözlükleri, bu gardiyanların duygularının mahkumlar tarafından anlaşılamaması için bilinçli olarak kullanıldı.

Mahkum rolündeki deneklerinin tutuklanma işlemini, Palo Alto polisi, Zimbardo ile anlaşmalı olarak yaptı ve mahkumları silahlı soygun suçuyla suçladı.. Bir suçlunun emniyette gördüğü tüm prosedürler –parmak izi, fotoğraf- ve hapishaneye iade işlemleri tam olarak ne ise, aynıları bu denekler üzerinde de uygulandı. Hapishanede kalacakları hücreler ise bilerek küçük ve dar olarak seçildi..

Gardiyan görevi verilen deneklere ise üniforma, cop ve göz temasından kaçmaları için gözlük verildi. Mahkumlara karşı kesinlikle taviz vermemeleri, düzeni sağlamaları ve mahkumlara numaraları le hitap etmeleri tembihlendi. Fakat nasıl davranmaları gerektiği, düzeni nasıl sağlayacakları konusunda herhangi bir talimat verilmedi.
Deneyin daha ilk gününün gecesinde, saat 2:30 da düdükler çalınarak mahkumlar, sayımlardan ilki için uykularından sertçe uyandırıldı. Sayımlar, mahkumların numaralarıyla ilişki kurmasına olanak sağladı. Mahkumlar her ne kadar halen özgür olduklarını savunsa da, gardiyanlar rollerine çoktan alışmışlardı bile. Bu gelişmeler sonrasında mahkum rolündeki deneklerden 2-3 tanesi ağlamaya başlamış, hatta durumu daha da kötüye giden bir tanesi sinir krizi geçirerek, deneyi bırakmak istemiştir. Peki mahkum rolündeki denekler daha ilk günden deneyi bırakma noktasına gelecek ne yaşamışlardı? Kamuoyuna açıklananların dışında neler dönüyordu bu hapishanede?

Sonraki günler olaylar daha da şiddetlendi. Artık olay tamamen bir gerçeklik halini almış, sıradan ve normal sayılacak üniversite öğrencileri sadece birkaç gün içerisinde vahşi düzeyde sadist gardiyanlar ve gitgide korkaklaşan mahkumlara dönüşmüşlerdi.

Şınav, kuralları bozanlara ya da gardiyanlara ve hapishaneye karşı uygun olmayan davranışı olan mahkumlara dayatılan yaygın bir cezalandırma şekliydi. Gardiyanların mahkumlardan sınav çekmelerini istedikleri görüldüğünde, başlangıçta bunun bir hapishane için uygun bir cezalandırma türü olmadığı, oldukça çocukça ve asgari seviyede bir cezalandırma olduğu düşünüldü. Ancak daha sonra, şınav cezasının N**i toplama kamplarında sıkça kullanılan bir ceza olduğu anlaşıldı. Yani günler geçtikçe, gardiyanlar giderek şiddetlenen psikolojik kontrol taktikleri geliştirmeye başladılar.
Artık günler geçtikçe olaylar çığrından çıkmaya, kontrol edilemez hale gelmeye başladı. Zimbardo, olayları şöyle anlatıyor:

"8612 numaralı mahkum delice davranmaya başladı, bağırıyor, çığlık atıyor, küfrediyor ve kontrolsüz öfke nöbetleri geçiriyor. Onun gerçekten bu psikolojik durumda olduğunu kabullenmemiz epey bir zaman aldı ve sonunda onu salma kararı verdik."

Deneyin en önemli koşullarından biri hapishanedeki baskı ortamının bir an bile bozulmaması ve mahkum öğrencilere neredeyse 24 saat psikolojik olarak işkence edilmesidir. Öyle ki bir ayağına zincir bağlanmış bir halde uyumak zorunda olan mahkumlar, yatakta dönmek isterken diğer ayaklarına çarpan zincirin verdiği acıyla uyanıp hapishanede olduklarını hatırlamaktadırlar. Zimbardo'nun bu detayla ilgili defterine düştüğü şu not can alıcıdır: "Rüyalarında bile bu hapishaneden kaçmalarına imkan yoktu." '416 no.lu mahkum' ise yapay Stanford Hapishanesi'yle ilgili aşağı yukarı şunları söylemektedir: "Devlet yerine psikologlar tarafından idare edilen bir hapishane, nihayetinde bir hapishane."
Prof. Zimbardo'nun 6 günlük kısa deney süresi içinde istemdışı olarak bir araştırmacıdan ziyade hapishane müdürü gibi düşündüğünü ve davrandığını, o zaman asistanı, şu an karısı olan kişi tarafından uyarıldıktan sonra fark etmesi; gardiyanlık konusunda hiçbir eğitim almamış öğrencilerin mahkumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı kırmak için kendi aralarında yaptıkları görüşmeler sonucunda uygulamaya karar verdikleri yöntemlerin gerçekte de uygulanan yöntemler olduğunun öğrenilmesi; başlangıçta birkaç hafta süreceği bildirilen deney, işler iyice çığrından çıkmak üzere olduğundan (açlık grevleri, histeri krizine tutulan mahkumlar, isyan eden aileler, kaçış planları) bir haftayı doldurmadan sona erdirilince mahkum rolündeki denekler alacakları ekstra maaştan oldukları halde mutluyken, gardiyanların çoğunun deneyin erken bitmesinden dolayı rahatsız olmaları bu deneyin dehşete düşüren sonuçlarındandır.

Photos 10/11/2016

Cevapları Alalım :)

Photos from X'i Bul's post 10/11/2016

Japon Eşek Arıları ve Japon Bal Arılarının İnanılmaz Mücadelesi

Dünyadaki eşek arısı türleri arasındaki en büyük türlerden biri olan bu arıların bazıları tam 5 cm büyüklüğünde olabiliyor.

Kanat genişlikleri 7 cm'yi bulan bu arıların kendileri için güzel, diğer canlılar için korkunç bir özellikleri daha var: Bir canlıyı soktuktan sonra iğneleri diğer arılar gibi vücutlarından ayrılmıyor... Bu da aynı canlıyı üst üste defalarca sokabilmeleri anlamına geliyor.

İğnelerinde 8 farklı kimyasal barındıran oldukça karmaşık yapılı bir zehir bulunduğunu da belirtelim.
Bu zehir kalbinizin durmasına yol açabilir, hatta ve hatta organ yetmezliğine neden olarak sizi öldürebilir. Zehir içerisindeki her kimyasalın farklı bir görevi var, bunlardan biri de diğer eşek arılarını da kurbana doğru çekmeye yarıyor, oldukça başarılı bir yöntem...

Üstelik bu kadarla da sınırlı değil, çünkü bu arkadaşlar karakter olarak da oldukça agresif ve korkusuzlar. Bu özelliklerle öyle olmamaları sürpriz olurdu zaten :)

Kendilerinin en büyük avları ise bal arıları.Tek bir Japon eşek arısı dakikada 40 tane bal arısını öldürebiliyor. Dolayısıyla bir koloniye 15-20 kişi saldırdıklarında her tarafı yıkıp geçmeleri mümkün, üstelik hiç iğnelerini kullanmalarına bile gerek kalmadan, sadece çeneleriyle... Sonrasında ise bu öldürdükleri bal arılarının larvalarıyla yavrularını besliyorlar.

Bal arıları dışında diğer büyük böcekleri de avladıkları bilinen bir gerçek. Üstelik yorulmak nedir bilmeyen Japon eşek arıları, tek bir av için 96 km mesafe bile kat edebiliyor.Bu arıların 20-30 tanesinin bile binlerce bal arısından oluşan kolonileri saatler içerisinde yok edebilerler. Oldukça sosyal bir tür olduğu için de bir kovan bulduklarında hemen arkadaşlarını da bölgeye davet ediyorlar. Yalnız tüm bunlar tek bir arı türüne hiç ama hiç sökmüyor: Japon bal arıları.

Tarihin gördüğü en zekice savunma taktiklerinden birini uygulayan bu bal arılarının olayı ise şu şekilde gerçekleşiyor:
Japon eşek arıları bir Japon bal arısı kolonisi bulur, ancak bunu fark eden Japon bal arıları kovanın girişini bilerek açık bırakır. Durum böyle olunca bu bir iki eşek arısı içeri girer ve diğer arkadaşlarını da kovana yönlendirecek olan feromonlarını salgılamak için hazırlanırlar. Bu sürede bal arıları da kendi aralarında iletişim kurmaya ve saldırıya başlamaya hazırlanmışlardır bile.

Önce içlerinden bir kaç tanesi kendini feda ederek eşek arılarının önlerine atlar. Eşek arıları bu intihar timine saldırdıkları anda da, normalde binlerce arıyı öldürebilecek kadar güçlü ve dayanıklı olan bu eşek arısı grubunun her elemanının etrafını yüzlerce Japon bal arısı sarar ve kanatlarını kullanıp vücutlarını çok hızlı bir şekilde titretmeye başlarlar.Kısa bir süre için eşek arıları birkaç bal arısını öldürebilse de, etraflarındaki yüzlerce arının sürekli şekilde devam ettirdiği titreşim sonucu sıcaklık artmaya başlarSıcaklık 47 derece civarına geldiğindeyse bu eşek arıları ölürler, çünkü vücutları en fazla 45 dereceye kadar dayanabilmektedir. Japon bal arıları ise 48-52 derece arasındaki sıcaklıklara karşı dayanabilirler, yani sıcaklığı biraz daha artırsalar kendileri de ölecekken tam yeterli sıcaklıkta tutmayı bir şekilde başarırlar.

Tüm bu süreç sonucunda saldırı ekibi cansız olarak kovanın tabanına düşer, bal arısı kovanında da hayat normale döner. Koloninin devamı için kendini feda eden bir kaç bal arısınının dışında koloni ciddi bir zarar görmez. Eşek arıları feromonlarını salgılayacak zaman bulamadıkları için de diğer eşek arıları kovanın yerini bulamaz.

Özet geçmek gerekirse bu senaryo genellikle eşek arılarının izci ya da öncü birlik olarak gönderdiği tek tabanca takılan bireylere karşı uygulanır, kovan ağzı özellikle boş bırakılarak eşek arısı içeri alındıktan sonra öldürülür ve böylece koloninin yerinin eşek arıları tarafından bilinmesi önlenerek çok daha büyük bir kuvvetle karşılaşma ihtimali azaltılır.

Photos from X'i Bul's post 10/11/2016

Einstein-Rosen Köprüsü(Solucan Deliği)

Bir solucan deliği en basit haliyle uzay-zaman içindeki çok uzak yolculuklar için kullanılan ve teorik olan kestirme yol anlamına gelir. Genel görelilik teorisi sonucu var olabilecekleri tahmin edilmektedir. Bir ressamın gözünden en az iki ağzı ve bir boğazı olan solucan deliği resmi.

Henüz varlıkları bile bilinmezken, eğer bir gün var olsalardı ne gibi tehlikeleri olabilirdi konusunda bir takım fikirler var. Bunlardan bazıları; solucan deliğinin içine doğru çökmesi, delik içinde yüksek radyasyona maruz kalma veya tehlikeli ve bilinmeyen maddelerle temas halinde bulunma. Solucan deliği ismi, bu kozmik fenomenin yaptığı işe kısmen benzeyen “elma-elma kurdu” ilişkisinden gelir. Bir elma üzerinde gezinen kurt, elmanın tam ters tarafına gitmek isterse etrafında dolanmak yerine, kestirme yoldan kemirerek içinden geçer.

Solucan Deliği Teorisi 1935 yılında solucan deliklerini ilk kez öne süren ünlü fizikçiler Albert Einstein ve Nathan Rosen, bu teorik köprülerin varlıklarını genel görelilik kuramına bağladılar. Adına solucan deliği ya da Einstein-Rosen köprüleri denilen bu yollar, teorik olarak uzay-zaman içinde iki farklı noktaya bağlanan ve seyahat süresini kısaltan kuramsal vasıflardır. Solucan deliklerinin iki ağzı (giriş-çıkış ya da çıkış-giriş) ve bu ağızları birbirine bağlayan bir boğazları bulunur. Ne oldukları ve ne olabilecekleri bilinmediği için haklarında öne sürülen bilgiler tamamen teoriktir, ağızları muhtemelen küresel biçimlidir. Boğaz kısmı düz ve gergin olmakla birlikte boğaz etrafında rüzgarlar olabilir.

Einstein’ın genel görelilik teorisi, matematiksel olarak solucan deliklerinin varlığını tesciller ama bugüne kadar herhangi bir solucan deliğinin varlığı tespit edilememiştir. Teoriye göre bir solucan deliğinin iki ağızı da, birer karadeliğe çıkar. Kimileri bunların birinin karadelik, diğerinin akdelik olduğunu savunur. Fakat bir yıldızın ölmesi sonucu oluşan karadelik tek başına solucan deliği oluşturamaz.

Want your school to be the top-listed School/college in Istanbul?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Address


Istanbul
34664