Tutuculuğu yok sayan bir anlayışla... Derin ve sınırsız merakımızla...Geleceği gerçekten anlayabilmek için...Tüm sorgulama becerilerimizle... Bütüne katkıda bulunmak için...''HAYAL KURMAYA'' devam ediyoruz...!
Kuram Danışmanlık
İş Geliştirmede Çözüm Ortağınız http://kuramdanismanlik.com/
Tıp doktoru olsaydım ve kanseri ortadan kaldırsaydım Nobel ödülü alırdım. Bilim doktoru olup kanser de dahil sayısız hastalık ile birlikte insan yaşamının kalitesinin ve süresinin kısalmasına neden olan yoksulluk, işsizlik, iflas, sosyal adaletsizlik vb. sorunları ortadan kaldırabilmeyi başardığımda Türk toplumunda kimse ilgilenmiyor.
Türk toplumu finans, yönetim ve sürdürülebilirlik bilimleriyle kesinlikle ilgilenmiyor. Bu bilim dallarının birbirleriyle ilişkileri sonucunda insanın refahını, mutluluğu, sağlığını, yaşam süresini ve kalitesini artırabileceğini bilmiyor veya bu bilgiyi cehalet ve saygısızlıkla reddederek şikayet ettiği kötü halinin devamlılığına hizmet ediyor. Kendisiyle birlikte tüm toplumu kötülüğe ve kötümserliğe sürüklüyor.
En büyük cehalet finans, yönetim ve sürdürülebilirlik bilimlerini reddederek bunların sonuçlarından sadece para olarak ortaya çıkanları talep etmektir. Bir kişinin tüm acılarına rağmen hasta olduğunu, tedaviyi ve tıp bilimini reddettiğini ama şifa istediğini düşünün. Bu son derece mantıksız bir düşüncedir, öyle değil mi?
İşte Türkiye'nin yaşadığı tam olarak böyle bir toplumsal hastalık halidir. Buna epidemi denir. İnsanların çok büyük çoğunluğuna yayılmış bir hastalık var. Bu hastalık insanların rasyonel düşünce ve karar beceresini engelliyor. İnsanların iş birliği yaparak tüm toplumun ortak, meşru ve en iyi kazançlara sahip olmasını engelliyor. İnsanların akıl, mantık, hukuk ve ahlak kuralları dahilinde hayatını, işletmesini ve devleti yönetmesini engelliyor. Bunların yanı sıra kutuplaşma, ayrımcılık, toplumsal şiddet, tahammülsüzlük, iletişimsizlik, hakaret, aşağılama, bilinç ve algı sorunları, dogmatik veya kalıp yargılarla yaklaşım gibi çok çeşitli sorunlar görülüyor.
Herkesin ortak düşüncesi ortada bir sorun olduğu ve değişimin gerektiği ama kimsenin kendisinde bir sorun görmediği ve kendisini değiştirmeye yanaşmadığı bir durum yaşanıyor. Herkes günü kurtarmaya, kendini kandırmaya veya uyuşturmaya yöneldiği karar, davranış veya tercihlere yöneliyor.
Birey veya işletme için finans ve tüm ülke ölçeğinde ekonomi denildiğinde esas olan rasyonel düşünce, sistem, süreç ve insanın bunlara uyumu aklınıza gelmelidir. Şu cümle birkaç bilim dalının 110 yıllık birikimini açıklar. Ancak, Türkiye bunu reddediyor. Bunun sonucunda tek tek saymak istemediğim kadar çok çeşitte olabilecek tüm felaketler yaşanıyor. Çünkü şunu bilin ki, finans veya ekonomi sadece sayılarla ifade edilen dolar, faiz, enflasyon, borsa endeksi, cari açık, milli gelir, hazine rezervi vb. değildir. Buna böyle bakarsanız kadın cinayetleri, sapkınlıklar, örgütlü suçlar, borsa manipülasyonu, iflas veya işsizlik ve mülteci sorunları da sayılarla ifade edilebilir. Bu istatistikler sadece sayılar değil, insanın refahını artıran veya azaltan anlamda "ekonomi" olarak bilinir.
Özetle bu konuda uzman olan bir bilim insanı, teknokrat veya finansal yönetim danışmanı "ekonomi" dediğinde "kapitalizm" diye yanlış bilinen çok para kazanma hırsı anlayanlar çok büyük bir bilgi eksikliğindedir. Çünkü bugün enflasyon TÜİK'e göre yıllık %49,38, ENAG'a göre %88,63 olmakla birlikte toplumsal şiddet suçlarındaki artış ise %78'dir. Bu bilgiyi bütün bu açıklamaları çok iyi anlamanız için sosyolojiyi ekonomiden asla ayıramayacağınız için ikisini ilişkilendirerek sunuyorum.
Bütün bunların sorumlusu kimdir diye sorarsanız, aşağıdaki sıralamayla ifade edebilirim.
1) 23 yıllık AKP hükümeti yani iktidar
2) 23 yıldır etkin ve verimli bir muhalefet ortaya koyamadığı için AKP'nin ülkenin 100 yıllık Cumhuriyet kazanımını 23 yılda yok etmesine neden olan başta CHP olmak üzere tüm muhalefet partilerinin üyeleri olan milletvekilleri
3) Kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği (yasama, yürütme ve yargı) bağımsız olması gerekirken siyasetin ve hatta onları o konuma getiren tarikatların uşağı olmuş kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirmemesi, liyakatsiz ve gerçek anlamda vatansever olmayışları,
4) Bütün bunları deşifre eden, sorunları ve çözümleri ortaya koyan, bunu yaparken de can güvenliğini dahi riske eden, ölüm tehditleri aldığı halde adaletten, doğruluktan, bilimden ve Atatürk'ten asla vazgeçmeyen bilim insanlarına, aydınlara, sanatçılara, yazarlara, teknokratlara ve yönetim danışmanlarına sahip çıkmak yerine çocuğunu veya kendisini asgari ücretli işe yerleştirmek veya memurluk kadrosu vb. şeklinde siyasetçilerden toplumsal ölçekte rüşvet alan, aynı şekilde af yasası çıkması için siyasetçilerle toplumsal anlaşma yapan ama bu çıkarı onlara sağlayan aynı siyasetçilerin kadın cinayetleri, bebek tecavüzleri, ormanları ve denizleri peşkeş çekmeleri, mültecileri kabul etmeleri, asgari ücret ve emekli maaşlarına zam yapmamaları, kamu harcamalarında israfın rekor kırdığı bütün suçlarına açık bir onay veren vatandaşlar da en az siyasetçiler ve kamu görevlileri kadar suçludur.
Yukarıdaki 4 kesim suçludur. Bugün Türkiye'nin 100 yıllık Cumhuriyet birikimi kaybedilmiştir. Atatürk'ün kazandırdığı laiklik, kadın hakları, çocuk hakları, iktisadi işletme devrimi ve daha nicesi yok edilmiştir. Bu artık siyaset üstü bir konudur. Bu, artık "bebek anasız yaşar da vatansız yaşayamaz" diyen kahraman Türk kadınları anneannelerimizin maneviyatının her gün tecavüze uğraması noktasına gelmiştir. Onlar bu fedakarlıkları birileri en çok sayıda özel yapım zırhlı Maybach alan ülke olsun ve korumalarla krallar gibi yaşasın diye yapmadı.
Yönetim bilimlerinin kökenleri Antik Mısır ve Antik Yunan'dan itibaren uygulanagelmiş Selçuklu, Osmanlı ve modern dönemde ABD ve Avrupa ile Atatürk'ün kurduğu Türkiye'nin ilk döneminde uygulanmıştır. Bu devletlerin en iyi oldukları dönemlerde bu başarı yönetim bilimlerine bağlanmıştır. Çünkü devlet, işletme ve insan yönetiminde esas olan neden sonuç ilişkileri bu bilim dalında diğer birçok bilim dalıyla ilişkili olarak açıklanmıştır. Bu devletlerin tarih boyunca en kötü olduğu, en zayıf olduğu, saldırılara açık ve savunmasız halde olduğu ve nihayet yıkıldığı dönemlerde ise yönetim bilimlerinin hiçe sayıldığı, liyakatsizliğin zirveye çıktığı, adaletin çöktüğü ve yolsuzluğun ve ahlaksızlığın zirveye çıktığı ve hatta övüldüğü görülmüştür.
Bütün bu sorunları çözecek kuramsal bir yapıya kavuşturduğum ve sayısız projede küresel ölçekte yani gerçek hayatta uygulayarak pozitif sonuçlar aldığım bilimsel çözümlerim, aynı zamanda tez araştırmalarım da olan finansal sürdürülebilirlik teorisi ve yönetim danışmanlığında değer yaratma teorisi Türkiye için çözüm olabilecek ve yukarıda saydığım tüm olumsuzlukları ortadan kaldırıp sağlık, bolluk, bereket, refah, mutluluk ve çok daha fazlasını kazandıracaktır. Bütün bunlar çok geç olmadan muhatabı olan devlet, şirket ve insan üçlüsü tarafından tercih edilirse.
Artık ekonominin birey, işletme (şirket) ve devlet boyutlarında nasıl toplumu etkilediğini biliyorsunuz. Bu etkilemenin iyi veya kötü olmak üzere iki boyutu var. İçinde bulunduğumuz koşullarda kötüyü yaşıyoruz. Bunun iyiye dönmesi için "inşallah, maşallah" söylemlerinden fazlasına ihtiyacımız var. Bunun bilim olduğu ortadadır. Bunun hangi bilim, hangi teoriler ve uygulamalarla olacağını kısaca açıkladım; sayısız yayınımda değindim, tezlerini, makalelerini ve kitaplarını yazdım. Bunları ülkemde uygulama fırsatımın olmamasından üzüntülüyüm. Bunları zaten ekonomik gücü ve refahı çok yüksek olan yabancı ülkelerde uygulayarak onları daha zengin, güçlü ve refah halinde yapmak yerine kendi vatanıma ve milletime kazandırmayı isterim elbette. Ancak, bunun önündeki engelleri yukarıdaki 4 maddede açıkladım. Bunları toplum olarak siz anlayıncaya kadar ve kolektif bilinçle tercih edip teknokratların uygulamasına izin ve yetki verinceye kadar bu kötü gidişat finans piyasalarında, şirketlerde, yargıda, toplumda, insanlarda her boyutta devam edecek. Bunu söylemek benim görevim. Ben siyasetçi değilim, yalan söyleyemem. Komedyen değilim, sizi güldüremem. Dolandırıcı değilim, en hızlı yükselecek hisseyi söyleyip suç işleyerek ve sizden çalarak zengin olamam. Ben, finansal yönetim danışmanı ve bilim insanıyım. Sorunları ve çözümleri ortaya koyarım. Bunlara itibar ederseniz bilimi ve deneyimlerimi yeniden uygularım ve refahı yükseltirim. Bütün mesele budur. I Can Advisory - I Can Academy
04/06/2024
26 yaşındaki kadın kuaförü, aylık kazancının en az 500 bin TL olduğunu, bu nedenle lise terk olduğunu, zaten üniversitenin gereksiz olduğunu gururla söyledi.
Bu kıyaslama yanlıştır! Çünkü üniversite diploması daha yüksek kazanç sağlamaz. Üniversitelerin esas işlevi bozulmuştur.
Üniversitelerin esas işlevi, belli bir alanda literatürün genel bilgisini bireye kazandırmanın yanı sıra eleştirel düşünce, bilim felsefesi, araştırma yöntemleri ve küresel ölçekte çoklu katma değer yaratabilme yetkinliği kazandırmaktır. Zira uygulamalı bilimler tek başına çalışmaz. Örneğin, bir kişi muhasebe bölümü okuyup 25-65 yaş aralığında 40 yıl sadece klasik muhasebe işi yaparak yaşamını maddi ve manevi boyutlarda asla sürdüremez. Bunun yanı sıra finans, psikoloji, mali mevzuat, girişimcilik, yönetim bilişim sistemleri veya finansal teknoloji gibi disiplinler arası çalışmalar yürüterek kendisini bilim ve meslek ile ilgili geliştirmesi gerekir. Aynı zamanda iyi bir birey olarak toplumda faydalı olmalıdır. İşte üniversite bireye bunlara kazandırır. Ancak, üniversitelerin esas işlevi bozulmuştur.
Üniversiteler, çağın koşullarına uyum sağlayamadığı için işlevini yitirmiştir. Çünkü üniversite sınav sonucuna göre bir okul ve bölüm seçilmesi baştan hatalıdır. Bireyin zeka, kişilik, psikoloji, yetenek, finansla durumu vb. göstergeleri kariyer danışmanlığı ile ölçülmeden ve tüm bu içsel değişkenlerin piyasa veya ekosistem tarafındaki diğer dışsal değişkenlerle uyumumun eşleştirilmediği ve sonra da en az gelecek 50 yılın değişim ve dönüşümleriyle uyumlarının dinamik bir şekilde yürütülmediği tüm süreçler akla, mantığa, topluma ve bilime aykırıdır. Bugün yürütülen sistem-sizlik baştan sona hatalıdır.
Üniversiteler, çağın koşullarına uyum sağlayamadığı için işlevini yitirmiştir. Çünkü literatür bilgisi dahi çok eksik aktarılırken bunun uygulamadaki karşılığı yetersizdir. Üstelik akademisyenlerin dahi uygulama deneyimi sınırlı, eksik veya yok iken öğrencilerin bunu kazanmasını beklemek ya da ölçme ve değerleme sisteminin bunda başarılı olduğunu kabul etmek ve bunun sonucunda mezunları piyasaya sürmek son derece hatalı kabuller içerir. Özellikle işletme, yönetim, pazarlama, finans, hukuk, sürdürülebilirlik vb. sosyal bilimler alanında bunlar son derece aykırılıklarla piyasaya yansımaktadır.
Öte yandan akademisyen maaşları da adaletsizdir. Bugün bir belediye işçisinin veya bekçinin maaşı ile Dr. öğretim üyesinin maaşı aynıdır. Bu, geçim sıkıntısı yaşanmasının ötesinde korkunç bir adaletsizliktir. Ancak, bu durum bir hata ya da gözden kaçan sorun değil, hükümetin bilinçli bir politikasıdır. Bunun sonucunda da İstanbul'daki ortalama kiranın 1,5 katına veya asgari ücretin 3 katına eşitlenmiş bir maaş ile gencecik insanların topluma faydalı yetiştirilmesi imkansız bir hal almıştır.
Mezunlar da uzun süreli işsizlik sürecini gizlemek için yüksek lisans tercih etmekte ve asgari ücretli bir iş bulduklarında günlük birkaç saat süren trafik çilesiyle ve mobbing ile başladıkları kariyerlerinin birkaç yıl sonrasında farklı mesleklere yöneliyorlar. Türkiye'de mezun olunan lisans programında iş yapanların oranı yalnızca %28'dir. Bu da demek oluyor ki en iyi yetişmiş birey dahi olsa %72 olasılıkla alan dışına yöneliyor. Oysaki yönetim bilimlerinin bir çözümü olan kariyer danışmanlığı ile milli servet kaybı bu önlenebilirdi. Çünkü en büyük israf, yetişmiş insanın doğru değerlendirilmemesidir.
Bugün okullar, şirketler veya devletin idari kadroları tamamen sanayi devriminin ikinci evresindeki yönetim bilimlerinin ilkel kurallarını devam ettirmektedir. Bunun üzerinden 110 yıl geçmiş olmasına rağmen kimsenin bu konuda bilinçli farkındalığı yoktur. Bugün at arabasına binen veya güvercinle haberleşen insanlar görmüyorsak yönetim bilimlerinin sistem, süreç ve insan üçlüsünün uyumu konusunda da ilkel yaklaşımların terk edilmesi gerekir. Ancak, ne yazık ki sistem, süreç ve insan üçlüsünün herhangi bir örgüt bağlamında bilimsel yönetim ilkelerinin en ileri yaklaşımlarıyla değerlendirildiği örneklerini Türkiye'de görmeniz mucize denecek kadar düşük bir ihtimaldir. Bugün mesai saati, ofis, belli görevlerin emir olarak yöneticiden çalışana iletilmesi, çeşitli kontrollerin yürütülmesi vb. uygulamalar tamamen lüzumsuzdur. Bunları yönetim bilimleri profesörü veya yönetim danışmanı yetkinliğinde açıklayamasalar da gençlerin bu sistemi reddetmesi ve yaşlıların da çaresizce emekliliği beklemesi şirketlerin verimsizliğine neden olmaktadır. Şirketler, geleneksel yöntemlerle iş yapma ve para kazanma yani kar etme amacında olsalar da günümüzün küresel finans sistemlerinin yıkıcı etkileri altında her geçen gün daha kısa ömürlü olmaktadırlar. Çeşitli araştırmalarda şirketlerin ömürlerinin kısalmasının temel nedenleri burada açıkladıklarımdır. Buna bağlı olarak eskiden olduğu gibi çalışanların 20-30 yıl aynı şirkette çalışması söz konusu olmamaktadır. Şirketler, Türkiye'de ortalama 25 yıl ömürlüdür. İlk 10 yılda %90 ihtimalle kapanırlar. Şirketin deden toruna devir oranı ise %3 civarıdır. Bütün bunların neden böyle olduğu yönetim bilimlerinde çok net açıklanmıştır. Bilimsel yönetim danışmanlığı da şirketlerin baştan sona tüm süreçlerinde patronun sınırlı bilgisi, deneyimi veya algısına takılarak öncekiler gibi aynı hatalara düşmesini engellemeye ve en başarılı şirketlerin ortak yönlerini çok hızla kazanmaya yarar. Bu sayede şirketler kurumsal ve finansal sürdürülebilirlik kazanabilir. Aksi halde yalnızca inşaat yapan bir şirketin daire satarak hayatta kalması, tekstil işi yapan bir şirketin gömlek, pantolon satarak hayatta kalması veya bir otelin yalnızca odaların tümünü satmış olmasına odaklı bir yaklaşımla hayatta kalması mümkün olamayacaktır. Bunları anlamak ilk anda zor olabilir ve belki de mantıksız gelebilir ama bilimsel gerçekler...
Türkiye, dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir ülkedir. Türkiye, madenleri, toprakları, denizleri ve insanlarıyla çok değerlidir. Ancak, gerek siyaset gerekse iş dünyası bu potansiyeli toplum yararına kullanma becerisi, niyeti ve başarısı ortaya koyamamıştır. Bunun sonucunda da insanlar büyük bir yoksulluk halinde olduğundan bilim, felsefe, spor, sanat, kültür, sağlık, beslenme ve yaşamlarını daha iyi bir hale getirecek çözümlerden uzaklaşma yoluna sürüklenmiştir. Sadece hayatta kalmaya çalışan insanlar görüyoruz. Çözümler sunulduğunda "ama" diyerek öğrenilmiş çaresizliği tercih ediyorlar. Bu, bilinçli bir eserdir. Bu eserin sahibi de siyaset ve iş dünyasıdır. Bu ikisi arasında denge kuracak çözüm ise Antik Mısır, Antik Roma, Selçuklu, Osmanlı ve Atatürk'ün kurucu olduğu Türkiye için danışman (consul; consultant) tarafından bilimin, uygulamanın, deneyimin, adaletin yanı sıra üretim, ticaret, finans ve vergi boyutlarında değer yaratılmasıdır. Bu devletler tarihin en yüksek medeniyet ve refah seviyesine liyakat sahibi danışmanlar sayesinde yükselmiş ve liyakat terk edilip kayırmacılık, rüşvet, yolsuzluk ve vatan hainliği görüldüğünde ise çöküş dönemleri başlamıştır.
Buradan tüm siyasetçilere, iş dünyasına, millete ve özelliklere gençlere veya öğrencilere kitabımı okumalarını tavsiye ederim. Bu kitapta yer alan bilimsel araştırmalar, küresel vakalar ve 25 yıllık uluslararası deneyimlerim ile sağlık, başarı ve mutluluk sağlayan refaha yönelik çözümler hakkında bilgi ve bilinç sahibi olabilirsiniz. Şunu unutmayın ki bilimsel gerçekler kişiye göre değişmez; bilimi uygulayan danışman da liyakat sahibi ise kişinin kim olduğundan bağımsız bir çözümdür. Bir hastalığın teşhisi, tedavisi ve şifayı verecek hekim olarak düşünün. Hekimin kimliği önemsizdir! Yönetim bilimleri de birey, şirket veya devlet için hastalıkların önlenmesi ve hastalık varsa da şifa sunulması için yegane araçtır. Finans ise yönetimin iyi veya kötü sonucudur.
25/02/2024
Para, bolluk bilincinin sembollerinden biridir.
Zengin olmak her insanın hakkı. Bu dünyada yoksulluk kavramının olması doğal değil, insanlığın sınırlı düşünce yapısının hastalığıdır. Ruhsal, zihinsel ve maddi boyutlarda gelişmek, çoğalmak ve içimizde var olan potansiyeli ortaya çıkarmak için buradayız.
Para, enerjinin değiş tokuş sembolüdür. Bolluk bilinci, isteklerin esaretinden ve para tutkusundan özgür olma bilincidir. Anlamı güzellik, refah, bolluk ve kalitedir.
Yoksulluk erdem değildir. Tüm diğer sorunlar gibi bir sorundur. Fiziksel olarak bir sorunumuz olsaydı tedavi yolları arardık. Yaşamımıza para rahatlıkla girip çıkmıyorsa bu bir sorunun belirtisidir. Sorunu yaratan ise bilinçaltı inançlarımızdır.
Paraya, p*s, kötü dersek, parayı düşmanımız olarak görürsek, parayı sevmediğimizi söylersek para bizden kanatları takarak uzaklaşır. Sevmediğin bir şey sana niye gelsin ki?
Çalmak yoksunluk bilincidir.
İş yerinden izinsiz alınan malzemeler… İş yeri telefonunun ve arabasının özel amaçlar için izinsiz kullanımı… Korsan bilgisayar programı… Korsan kitap, CD, DVD almak ya da bilgisayardan bedava indirmek… Ürünü, bedelini ödeyerek satın aldıktan sonra “iyilik“ için eşe dosta, akrabaya kopyalamak…
İnsanların çoğu bedelini ödemediği bir üründen kendine fayda gelmeyeceğini bilemiyor henüz. “Bedava mal bal baldan tatlıdır“ diye atasözümüz var ama bu bal ruhumuz için zehirlidir.
Bu bilinç düzeyi, kişinin yaşamına kayıpları, yoksunlukları, haksızlığa uğramaları, huzursuzluğu ve yalnızlık duygusunu çeker.
Bumerang etkisi.
Bedenin Bilgeliği _ Bütünsel Kinesiyoloji - PiKi Şifalı Dokunuşlar kitabımdan bir bölümü sizinle paylaştım.
Sevgiyle, hoşça olun...
Nil Gün
23/01/2023
‘Şimdi’de olmak. ‘An’ı yaşamak. ‘An’ı anda yaşamak doğu felsefelerinin asırlardır insanlara öğretmeye çalıştığı yaşama öğretisi. Sonsuzluğu kavramaya çalışıyorsak her anı dolu dolu yaşamayı öğrenmek zorundayız.
Geçmişte olan bir şeyi değiştiremeyeceğimize, geleceği de henüz bilmediğimize göre anın yüceliğine saygı göstermeden yaşamak huzursuzluk ve mutsuzluktan başka ne veriyor insana?
Evrensel boyutta ne geçmiş vardır ne gelecek. Her şey anın sonsuzluğu içinde yer alır.
Sevgilinizle olduğunuz bir ‘an’ı düşünün. O anda başka şeyler mi düşünüyorsunuz yoksa o anın hiç bitmeden sonsuza dek sürmesini mi? O anda ne bir önceki an umrunuzdadır ne de bir sonraki. Kafada yapılan hesaplar olmadığı için sadece anın coşkusunu, huzurunu, sevincini yaşarsınız. Tıpkı bir çocuk gibi; korkusuz, saf ve güçlü.
Anı yaşamak, gelecek hakkında plan yapmadan sorumsuzca yaşamak değildir. Tam tersine, plan yapmak için ayırdığımız anın hakkını vererek, daha isabetli ve objektif kararlar almak sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Hedeflerimizi saptarken korku ve evhamlarla anımızı zehir etmemek, korkuların gölgesinde kararlar almamak demektir anı yaşamak.
Sürekli anda yaşamaya özen göstererek, özümüzle buluşmaya ne dersiniz?
Sevgiyle, hoşça olun, mutlu pazarlar...
11/07/2022
Yaşam Sevinci İçin
Seni mutlu eden şeylere odaklan, seni üzen şeylere değil.
İnsanların güzel ve olumlu özelliklerİne odaklan, onların zaaflarına ve zayıflıklarına değil.
Seni kuşatan güzelliklere odaklan, sahip olamadıklarına değil.
Arkadaşlarının erdemlerine odaklan, hatalarına değil.
İş hayatında kazandıklarına odaklan, kaybettiklerine değil.
Seninle ilgili söylenen olumlu sözlere odaklan, fesatlık, kötü niyet içeren sözlere değil.
Sağlık ve neşeyle geçen günlerine odaklan, üzüntülü ve acılı günlerine değil.
Güneşli günlere odaklan, bulutlu ve yağmurlu günlere değil.
Geleceğe ait umutlarına odaklan, geçmişin ziyan olmuşluğuna değil.
Kazandığın zenginliklere odaklan, kaçırdığın zenginliklere değil.
Verebileceklerine odaklan, ne alabileceğine değil. Yazının tamamı için https://dergi.kuraldisi.com/mutluluk-yureginin-goturdugu-yerdedir/
16/05/2022
ÖNCE KENDİNİZİ TANIMAK…
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Sağlık sorunlarının kaynağının ikili ilişkileri olduğunu saptadığımda hastalarım, bu sorunlardan hızla kurtulmanın yollarını sorarlar.
Onlara, sizlerle de paylaşacağım şu çok önemli gerçekleri hatırlatırım:
Hayatınız boyunca kuracağınız en yakın ve en uzun ilişki, kendinizle olandır.
Kendinizle kurduğunuz ilişkinin niteliği, başkalarıyla ilişki kurma biçiminizi belirler.
Sağlıklı bir ilişki için öncelikle kendinizi tanımanız gerektiğini fark ettiğinizde, başka bir insanla doğru bir ilişki kurma olasılığınız artar ya da gerektiğinde yıkıcı ilişkinize son vermeniz mümkün olur.
Benlik farkındalığınız arttıkça, kendinize ve başkalarına daha sağlıklı bir mesafeden bakar, olayları daha net görürsünüz.
Bu mesafe, tüm farklılıklara ve sorunlara rağmen aranızda bir zamanlar tutkunun, aşkın ve sevginin olduğunu hatırlamanıza yardımcı olur.
Ya da bir zamanlar sevgi, mutluluk ve eğlence dolu zamanları paylaştığınız o insanı hala seviyor olsanız bile, yaşamınızda artık ona yer vermenizin doğru olmadığını fark edebilirsiniz.
Mutluluk ya da mutsuzluğunuzun sorumluluğunu başka birinin omuzlarına yüklemeniz, hayal kırıklığına uğrayacağınız, incineceğiniz ve sonunda muhtemelen çıldırma noktasına varacağınız anlamına gelir.
Bilinçlendikçe, suçlamanın ve gereksiz yere suçu üstlenmenin, iyi bir yaşam için asla yararlı bir yaklaşım olmadığını öğrenirsiniz.
Öfkenizin, hayal kırıklığınızın, yalnızlık korkunuzun, kötü muamele ya da ihanete uğramışlık hissinizin bilincine varmanız, sorunların çözümünde üstlenmeniz gereken rolü anlamanızı sağlar.
İlişkinizde mutlu olmanızın ya da gelecekte daha iyi bir ilişki kurmanızın yolu, nerelerde tıkandığınızı, hangi hataları sürekli tekrar ettiğinizi görmenizden geçer.
Dolayısıyla ilişki sorunlarının çözümüne odaklanmadan önce, zaaflarınızı tanımanız ve onları daha etkin bir şekilde yönetmeyi öğrenmeniz esastır.
Ancak o zaman ilişkinizde kalıcı bir iyileşme ya da gerektiğinde sağlıklı bir ayrılık mümkündür.
Duygularınızı farklı açılardan bakarak keşfetmeniz, her anlamda paha biçilemez bir kazanımdır.
Bu kazanımsa, daha sağlıklı bir zihin, beden ve yaşam demektir.
www.safaknakajima.com
15/05/2022
Doğru hayat ne demektir? Duygularımızda, söylediklerimizde, yaptıklarımızda kendimizi özgür hissetmek ve varlığımızı yalnızca kendimize değil, başkalarına da yararlı, geliştirici kılmaktır. Yaşam amacımızın farkına varmak ve bu amacın peşinden gitmektir. Kendi yaşam amacı doğrultusunda “doğru” yaşayan insan kendisini değerli hisseder. Sevecendir ama kendisini ezdirmez. Anlayışlıdır ama kendini sömürtmez. Saygılıdır ama hakkını savunmayı bilir. Özgürce duygularını ifade ederken başkalarının hak ve özgürlüklerini gözetir. Hata yapmaktan korkmaz. Yaptığı hatalardan ders alır. Nil Gün/ Yaşam Cesurları Sever kitabından alınmıştır.
22/01/2022
HYUNDAI NASIL DÜNYA MARKASI OLDU ?
G.Kore mucizesinin nasıl gerçekleştiğinin de güzel bir örneğidir Hyundai. G.Koreliler, Hyundai Motor'u 1967 yılında kurdu. Yani biz Devrim otomobilini 1961 yılında gerçekleştirdikten 6 yıl sonra. Adı her ne kadar Hyundai Motor olsa da aslında motoru Japon yapımı olan bu araçlar 1968 yılında Ford'dan lisans aldı.
Ford lisansıyla üretilen Pony modeli 1974 yılında piyasaya sürüldü. Bizde de Tümosan 1975 yılında, Anadol STC-16, 1973-1975 yılları arasında üretildi ama arkası gelmedi.
G.Kore 1985 yılında 900 bin adet üretim kapasiteli Excel fabrikasının açılışını gerçekleştirdi.
1991 yılında kendi Alfa motorunu üretti. 1967-1991... Yani kendi motorunu üretmek için aradan tam 24 yıl geçti.
Hyundai'nin Japonları zengin ettiği bu 24 yılda hiç kimse Hyundai'nin bir Japon markası olduğunu düşünmedi.
Nasıl oluyor da 1967 yılında kurulan ilk üretimini 1968 yılında parçaların montajı ile başlatan bir şirket aradan on yıl geçmeden 1976 yılında Kore sitili ilk Hyundai Pony marka otomobili pazara sunabiliyor? Bu kadarla da kalmayan Hyundai, peş peşe yeni ürünleri pazara sunmak suretiyle 1985 Yılında “Excel”, 1986 yılında büyük lüks “Grandeur”, 1988 yılında “Sonata”, 1990 yılında “Elentra” ve “Scoop”, 1991 yılında elektrikli “Galloper”, 2001 yılında “Tuscani”, “Terracan” ve “Lavita” gibi markalarını pazara sunuyor.
Hyundai Motor Company'nin yılda 1,5 milyon adetlik üretim kapasitesine sahip G.Kore'deki Ulsan fabrikası, dünyanın kompleks halindeki en büyük otomotiv üretim tesisi. Hyundai Grubu ise, bünyesindeki 45 şirketi ile G.Kore'nin ve dünyanın en büyük gruplarından birisi haline geldi.
Bugün ise Hyundai, yani kurulduktan 52 yıl sonra, Uluslararası marka değerlendirme kuruluşu Interbrand'a göre, dünyanın en değerli 10 otomotiv markası arasında. Hyundai, 2017 yılında değerini 13.2 milyar dolara yükseltti.
Yani bırakın fabrikasını veya diğer demirbaşlarını, arazilerini, binalarını, sadece markasını satın almak için 13.2 milyar dolar vermeniz gereken bir şirket oldu
Hyundai bunu nasıl becerdi?
10 mühendisini Ford fabrikalarına gönderdi. Otobüs, kamyonet ve arabaları parçalayıp yeniden monte ettiler. 1975'te 2 milyon dolar olan G.Kore yıllık araştırma geliştirme harcamaları, 1991'te, yani otomobilin motorunu kendileri üretmeye başladıklarında 500 milyon dolar seviyesine bugün ise 73,2 milyar dolar seviyesine yükseldi. G.Kore'nin ihracatı ise tam 573 milyar dolar.
İşte G.Kore Hyundai markasını böyle dünya markası yaptı.
İlhami Pektaş
Click here to claim your Sponsored Listing.
Location
Category
Contact the school
Website
Address
Merkezefendi Mahallesi Tercüman Sitesi A-7 Blok Kat:10 Dai:42 Cevizlibağ/Zeytinburnu
Istanbul
34015