Bilal Hoca Sevenler

Bilal Hoca Sevenler

Share

Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Bilal Hoca Sevenler, Tutor/Teacher, Bahçelievler.

05/04/2012

TÜRKÇE KATLİAMI İlhan Bardakçı

Beyninizde peydahlanan notaları bir kâğıda geçirip, dinlenilmesinin zevk ve lezzetine doyulamayan bir beste yaratmak ne ise, ben, Türkçe yazmak ve konuşmak
da öyledir diye inanmışımdır. Bu meşakkatli zirveye tırmanmak öylesine güç ki, kırk küsur yıl var, hayallendiğim böylesine bir besteye henüz imza atamamışımdır.

Ve acı bile olsa itiraf şart:

Biz, bu ifade zenginliği, ahenk ve musikî hazinesi dediğimiz besteye kulaklarımızı tıkamışızdır. Onu unutmak bir tarafa, hatta inkâra bile cür’et etmişizdir.
Ve bırakınız farklı nesillerin birbirlerini anlamadıklarını, ama aynı kuşağın insanları olarak da, birbirimize sağırlaşmaya ve yazıp dillenişimizden artık
tat almamak noktasına çakılıvermişizdir.

Dil ki, Ebed-Müddet oluşun tek beka şartıdır. O hâlde, neden bu cinayet, bu intihar ve bu millî tebahhur edişin köklerindeki sebepler?...

Bu suale ya bir cevap verilecek ve reçetesi yazılacak ya da şüphe etmeyiniz elli sene sonra, Türkçe’yi konuşmak ve öğrenmek için ithal malı aydınlara muhtaç
olacağız.

Bir Sitem

Yıllar boyu, imtihan dönemlerinde fakültedeki çocuklarıma hep aynı sitemde bulundum. Yazdıkları ve en kaba şekli ile doldurup verdikleri kâğıtlardaki “Mühmel”
liğe bakıp bakıp:

- Çocuklar dedim, hayatınızda hiç mi bir aşk mektubu yazmadınız? Hani, kâğıtta itina ve temizlik bir tarafa, insan o aşk mektubunun kelimelerini ararken
bir lâhza düşünür. En tesirli yumuşak ve musikîleşen sözleri seçer.. Oysa şu kâğıtlarınıza bakınız. Türkçe yok... Sentaks namevcut.. İfade mantığı kayıplara
karışmış.. Yani güzelim Türkçe’yi koydunsa bir yere şayet, ara ki bulasın...

Çokluk bu serzenişi anlatamadım bile.. Sonra kırk küsur yıl gazete sekreteryasındaki mücadele. Yanlış kelime kullanmamak... Bir tebliğ güzelliği taşıyan
haber ve makalelerde Türkçe’nin taçlanışı.. Çokluk boşuna ümitlenmişimdir. O günden bu yana Türkçe’miz, ıslak avuçlarımızdan kayan bir sabun.. Yahut kraterden
indifa eder etmez aşağılara doğru, rastladığı her şeyi yok ederek nehirleşen bir lav cehennemi misali, Türkçe’mizin harabiyata teslimine şahit olmuşumdur.

Bereket, bir avuç Alp-eren ruhlu Türkçe ve Türk Dili sevdalılarına, Türk Edebiyatı ve illerde, ilçelerde yayınlanan edebiyat ve sanat dergilerine.. Bereket,
az bile olsa yayınlanan eserlere ve söz, kalem nuru sahiplerine..

Okumadan Âlim

Türkiye’de iken sık sık kullandığım bir deyişi, burada Avrupa’da beş yıldır yüzlerce defa karşı karşıya konuştuğumuz dostlara da söylüyorum:

- Biz okumadan âlim, yazmadan kâtip olmanın büyük ustalarıyızdır. Anamızdan doğar, her şeyi biliriz.. O hâlde öğrenmeye ne hacet...

Teşhisim mübalâğalı gibi görünür ama, içindeki hak payı bana inanınız büyüktür.

Öğrenci okumuyor.. Öğretmen okumuyor.. Gazetecisi okumuyor.. Aydını okumuyor.. Politikacısı okumuyor.. Doktoru, avukatı, hâkimi okumaktan alabildiğine kaçıyor...
O zaman hangi Türkçe? O zaman hangi dil, hangi Ebed- Müddet’in beka şartı...

Daha ağır bir tespit:

- Türkçe’yi sadece yüz elli kelimenin içinde konuşmak, bir kültür marifeti sayılıyor. Dikkat ediniz, gün geçtikçe konuşmayan ve konuşmayı fuzulî bir gayret
sayan insanlar hâline geliyoruz. Hani Avrupa’da mağazalarda satılan, tercüme makineleri var ya.. Onlara döneceğiz yakında. Bu inkârcılığın sonu bir yere
varmaz.. Tehlikeyi şimdiden görmüş olabilsek.. Hiç değilse, geç kalmış olmaz, sonunda başlarımızı yumruklamaya sebep olacak sancılardan kurtulmuş oluruz.

Bir Hazine ki

Vakit vakit günlük köşe yazarı olduğum gazetede, deyimlerimizin zenginliğini tekrarlamamı isteyen genç öğretmenlerden mektuplar alıyorum. Belli ki susuzlar.
Ama Türkçe’mizi yaşatacak ve lâyık olduğu zirveye oturtacak olan yine onlar.

Geçenlerde sadece “El” kelimesi üzerinde yazayım dedim, sütunumun geometrik muhtevası kâfi gelmedi. Bakınız burada vereyim:

El açmak. Eli ağır işi pâk olmak. Elden ağıza yaşamak. Eli ağzında kalmak. Ele alınır olmak. Elini tutmak. El altından... Eli armut devşirmiyor ya... Elde
avuçta bir şey kalmamak... Elde avuçta nesi varsa... El ayası... Eli kolu bağlı olmak... El ayak çekildi... Eline ayağına düşmek... Eli ayağı düzgün...
Eline ayağına sarılmak.. Elini bağlamak... Eline bakmak... El basmak... Eli bayraklı... El bebek gül bebek... Eli belinde... El benim etek senin... El
bezi... Elini bırakıp ayağını, ayağını bırakıp elini öpmek... El birliği... Eli boş... Eli böğründe kalmak... Eli ve eteğine çabuk... El çabukluğu... El
çekmek... Elden çıkmak... El çırpmak... Ele güne karşı... Eli daldan kaymak... El damarlı yaprak... El değmemiş... Ellerin dert görmesin... Elini dişlemek...
Elinde doğmak... El döğüşü... Elden düşme... Eli düzgün... Elinde ekşimek... El elde, baş başta... El elden üstündür, arşa varıncaya kadar... El el üstünde
kimin eli var... El eli yur, el de yüzü... El emeği... Eli ermez, gücü yetmez... Elini eteğini çekmek... El etek çekildikten sonra... El ense çekmek...
Eline eteğine doğru... El etek öpmek... Eline eteğine sarılmak... Elinden geleni ardına koymamak... El hamuru ile erkek işine karışmak... Elden gel bakalım...
Eli genişlemek... Ele avuca sığmamak... Elden hibe... Elinden kuş bile kurtulmaz... Eli kalem tutmak... Elinden kaza çıkmak... Eli koynunda kalmak... Eli
böğründe kalmak... Elinin körü... Eli kulağında... Eli maşalı... Eli nurdan kopsun... El öpmekle ağız aşınmaz... El pençe dîvan durmak... Elimi sallasam
ellisi... Eli sopalı... Eline su dökebilmek... Eli tartısız... El ulağı... Elinle ver, ayağınla ara... Elini veren kolunu alamaz... Eli vergili... Bir
eli yağda bir eli balda... Elim yakanda... Ellerim yanıma gelecek... Eli yatmak... El yordamı ile... Eli yüzü düzgün...

Sadece “El kelimesi” üzerinde yine sadece bazı deyimleri verdim yukarıdaki satırlarda... Ya diğer kelimeler... Ya o deyimler bolluğu ve hazinesi...

-Türkçe dar çerçeveli bir dildir, diyor bazıları. Milyon kere yalandır. Ben ki, Türk Dili ustası ve uzmanı değilim, ben farkındayım bu ihtişamın... Ve hocaları,
üstadları...

Ama hüner, bunları bellemek ve benimsemek...

Yukarıdaki deyimlerin çoğunu bir başka veya hayran olduğumuz yabancı dile çeviremezsiniz, mümkün değildir. Türkçe’mizdeki ifade bolluğu, başka hiçbir dilde,
böylesine bir cilveleşme güzelliğine sahip değildir...

Peki Ya Gerçek

Avrupa’da ve hele hele Almanya’da Türkçe’miz üvey evlât bile değil...Horlanan öksüz bir eski akraba sanki...Pırıl pırıl öğretmenler var... Çoğu genç. Genç
olduğu içindir ki, daha yetişmeleri gerek. Ama buradaki okullarda Türk öğrenci, Türkçe dersine ister girer, ister girmez... Öğretmen verdiği ödevin getirilmesini
isteyemez... Çocuğuna not verip yönetemez de... Zaten isteseniz de istemeseniz de, bir kültür erozyonu içindeyiz buralarda... İşçilerimizin hasta olanları
var... Size anlatırken “Krank’a çıktım” diyorlar. Türkiye’ye izne gidişin adı “Urlaub Sezonu...” olmuş... İş yerinden izin aldığı gün size”Bugün frei’im”...
diyorlar...

Ya okunan kitaplar... Yılda bir defa kitap fuarları açılıyor. Bereket, bol bol dinî kitaplar... Ya kültür eserleri? Onlar “Gaybub...” Hemen hemen her kitaplıkta
bir Mehmet Akif, bir Necip Fazıl, bir Peyami Safa, bir Atsız, bir Sepetçioğlu var... Cemil Meriç’in nefis eserleri raflarda bekleşiyor...

-Hiç olmazsa, Ömer Seyfeddin’in bir eserini alınız... Onar kişilik gruplar yapınız. Bir ders okuyanlar, diğer bir gün okuduklarını anlatsınlar... Öbür ekip,
aynı şeyi tekrarlasın. Hem kelime hazineleri genişler, hem Türkçe’nin güzelliklerine aşina olmanın yollarını bulurlar...

Beş seneye varıyor, bu sözleri söylediğim... Kimse umursamadı. Ve evlerde, derneklerde ve cami kitaplıklarında, ilgisizliğin, nankörlüğe dönüşümü yüzünden
ağlamaklı kitaplar... Yani, zavallı perişan ve ihmaline bile ağlayamayan Türkçe’miz...

Aynı dert başka dillerin de başında... Bakıyorum Fransızlar ve İngilizler, gençlerin dillerini unutmakta olduklarından şikâyetçiler. Demek ki, dert sadece
bize özgü değil. Ama, bizdeki yıkıntı onlarda yok. Günlük gazetelerin kültür ve edebiyat ilâveleri onar on beşer sahifelik. Tirajları yüz binlerin üzerinde.
France Litteraire, bir edebiyat dergisi... İki yüz bin satışı var. Bonn istasyonunda, kurulduğu köşede bana fiyaka yapmasına nasıl bozuluyorum bir bilseniz...

Sevinmek İçin

Aklımız otuz sene sonra başımıza gelmiş olsa bile, bir hayır vardır. Buradaki dernekler, gençler bazı mahallî gazeteciler ve dilini, dinini ve milliyetini
kendilerine bayrak yapmış çocuklar, güzel gayretlerin içindeler... Aralık ayında Amsterdam Türk Kültür Merkezi nefis bir yarışma açtı. Başkan Ahmet Ceyhan
ve İbrahim Çitil ve arkadaşları Avrupa’da Türk Kompozisyon Yarışması açtılar. Sevgili Mehmet Doğan, Türkiye’den gelmişti jüriye katılmak için. Ben hayretler
içinde nefis kompozisyonlarla karşılaştım. Öğretmenler, (gencecik hanım ve delikanlılar) yazı Türkçe ve edebiyat meraklıları hiç beklemediğim bir nefaset
demeti vermişlerdi. Şimdi ödül alanların çalışmalarının yayınlanacağı kitabın hazırlığı yapılıyor. Bana buraya telefon edip, bir önsöz yazmamı istediler.
Yazmaya çalışacağım. Yeni yarışmaları bekleyerek ümitleniyorum...

Yoksa bu kısırlık içinde... Yoksa Türkçe’mizi böylesine ihmal faciasının muhtevasında ve aydınların ve görevli olmaları gerekenlerin günlük endişelerinin
ve çıkarlarının peşinde koşuşmaları sonucu kaybedeceğimiz hayalime gelmemişti.

Türkçe’yi böylesine horlamanın sonunda, dışarıdan Türkçe hocası getirmeye muhtaç olmamızdan korkar hâldeyim...

Bir Yabancı Türkçe Dostu

Bütün Avrupa üniversiteleri Türkoloji enstitüleri ile donanmış gibi. Güzel ve metotlu bir çalışmanın içindeler. Ama, ne var ki, Türkçe’nin ana vatanındaki
kısırlık ve kuraklık buralara da tesir etmiş. Kitaplıklarını geziyorum. Hemen hemen bütün edebiyatımız, raflarda mevcut... Genç Türk ve yabancı öğrenciler
de, gayret içinde çalışıyorlar. Hocalar Türkçe’nin üç bin yıllık tekâmülünü belgeleri ile anlatıyorlar. Ve elbette güncel ağırlık bugünün Türkçesinde.
Gençleri, kitaplıklarında çalışırlarken izlemeye çabalıyorum. Gerçekten ciddîler. Elbette telâffuz farklılıkları ve sevimlilikleri var. Ne var ki en kısa
zamanda hatalarını düzeltmek merakındalar...

Burada, size içinizi pek açamayacağına inandığım bir haber vereyim derim. Bir bakıma Türkoloji fakültelerinin ve dallarının istatistikî bilançosu...

Bu bölümlerde okumakta olan yabancı ve Türk öğrenciler var, dedim ya... Sınavlarda en düşük notu alanlar çokluk bizim çocuklar... Neden?

Bir yetkili çıksa da, gelip burada, galiba anavatanda da olduğu gibi “Türkçe jenosid”ini bir ele alsa...

El mutlaka elden üstündür dedik ya...

O sebeple söylerim bunları.

İlhan Bardakçı

05/04/2012

TÜRKÇE CAN ÇEKİŞİYOR Özcan Ünlü

“Dil”ini haysiyeti bilmeyen milletlerin gönüllü sömürgeler olduğu günümüzde, olanca hızıyla daralarak bizi kuşatan yabancı lisan çemberi, Türkiye’yi de
bahsi geçen ülkeler kategorisine sokacak gibi. Kullandığı dili; vatan, millet, namus ve haysiyet olarak bilmeyen bir kuşağın yetişiyor olması, “ses bayrağımız”ın
büyük ve gürültülü bir şekilde uçurumun kenarına gelmesi, bizi rahatsız etmiyor bile...

1277’de, yani bundan tam 716 yıl önce “Hiç kimse bugünden sonra Dîvan’da ve Dergâh’ta (hükûmette) ve Bargâh’ta (sarayda) ve mecliste, meydanda Türkçe’den
başka dil kullanılmasın” diyerek çok önemli bir devir açan Karamanoğlu Mehmet Beğ, niçin bu şekilde bir emir vermiştir halkına? 50 binden fazla insanın
ölümüyle neticelenen “dil kavgası”nda, Selçuklu veziri Sahip Fahreddin ile Moğollar’ın, Mehmed Beğ’i ortadan kaldırmalarının sebebi nedir? Ve sonrasında,
Arapça ve Farsça’nın Türk topluluklarında yaygınlaştırılmasının neticesi ne olmuştur?.. Peki bundan çok daha önce Kaşgarlı Mahmud’un “Dîvanü-Lügati’t-Türk’ü,
Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig”i yazmasının sebepleri nelerdi acaba?..

Bir Misal Bir İbret

Çin düşünürü Kun’a sormuşlar: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, ilk işiniz ne olurdu?” Şöyle cevap vermiş, Kun: “Önce dili gözden geçirmekle işe başlardım.
Dil kusurlu olursa düşünceler iyi anlatılamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz. İşler doğru yapılmayınca da; ülkenin
töresi ve kültürü bozulur, adalet yanlış yola sapar, halk şaşırır, ne yapacağını bilemez. İşte bunun için hiçbir varlık dil kadar önemli değildir!”

Milletleri ortadan kaldırmak için “dil”e müracaat edildiği tarihî bir gerçek değil midir?

İnsanlık tarihinde “dil”iyle bizim kadar oynayan bir millet daha gösterilemez. Kendi temel problemlerini sağlıklı bir şekilde çözmeye çalışan toplumların
dillerini nasıl muhafaza ettiklerini araştırdığımızda, karşımıza, bu milletlerin dünya literatüründe çok önemli yerler işgal ettikleri çıkar.

Bu açıdan baktığımızda, Türkçe’nin istikbali ümit verici gibi görülmüyor. 70 yıldır denenen, değiştirilen ve dönüştürülen Türkçe kelimelerin yazı ve konuşma
dilini ne ölçüde etkilediği ortada iken, Harf İnkılâbı hakkında “gerekli miydi, gereksiz miydi” tartışmalarına girmek bile çok yanlış.

Türkçe’yi “bilimsel” olarak geliştirmeyi gaye edinen “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin (Türk Dil Kurumu-1932), 1940’tan sonra dilimizi nasıl kısırlaştırdığı
da bilinen bir gerçek. Dilin ahengini, şivesini ve hatta mantığını bozan bu temayül, CHP’nin Hükûmet Programına bile şu kelimelerle yansımıştı (1935):
Aktı (ücret), arsıulusal (beynelmilel), bağımsız (müstakil), baysallık (huzur ve sükûn), evin (cevher), girişit (teşebbüsat), içtem (samimî), kınav (faaliyet),
nomal (tabii), salnak (matrah), savga (müdafaa), sevgenlik (şefkat), şarlık (belediye), üsnomal (fevkalâde), yasav (inzibat), yüret (icra)...

O zamanlar, “Öztürkçe”cilik ismi altında bazı gizli maksatlara hizmet eden bazı aydınlar, halkı ideolojik olarak da kamplara böldü. Türkçecilik, Öztürkçecilik,
gericilik ve ilericilik olarak tarifini buldu.

Uydurca/Yeni Bir Dil

Rahmetli Cemil Meriç, bu yeni dil anlayışına (!) “uydurca” ismini vermişti haklı olarak...

Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın, “Maziyi ve hâlihazırı tamamıyla inkâr ederek ve yıkarak yerine yalnız kendi düşüncelerine uygun bir cemiyet kurmak. Dünden kalan
ve bugün yazılan kitaplarda gençleri maziye, dine götüren fikirler vardır. Gençlerin onları okumaması ve anlamaması lâzımdır” diyerek, uydurmacılığa şiddetle
karşı çıkması mânâlı değil midir? Araştırmacıların, gençlerin eski kaynaklara yönelmesini önlemek düşüncesiyle icat edilen bu yeni “dil”, sadece Türkiye
için değil, Türkiye dışında bulunan iki yüz milyon Türk’ü de birbirine yabancılaştırmak için atılmış bir yem olarak yerleşti hayatımıza.

1960’lı yıllarda bile hızından bir şey kaybetmeyen uydurukça, 1980’e, yani “serbest piyasa ekonomisi” ile globalleşen dünyada yerimizi almaya başladığımız
döneme kadar devam etti. 1980’den sonra liberal ekonominin dayattığı ve gümrük sınırlarını en aza indiren hücumla birlikte sınırlarımızdan içeri giren;
yani, hazır ve “adlandırılmış” ürünler, dilimizi hallaç pamuğu gibi atmaya başladı. Bir yandan uydurukça ile baş etmeye çalışan ama edemeyen Türk Dil Kurumu’nun
önünde, artık bir de yabancı kelimelerle mücadele etme zorunluluğu vardı. Elbette bunu başaramadı. Özellikle, 1980’den sonra hızla yaygınlaşan “yabancı
marka merakı” aydınlardan halk tabakalarına kadar herkesi tesiri altına aldı. Başbakanlar, bakanlar, gazete yazarları, televizyon spikerleri, şairler,
esnaflar, tüccarlar vs... Toplumun bütün kesimleri “popülist”, “rasyonal”, “radikal”, “fundamentalizm”, “entegre”, “change”, “talk show”, “sübvansiyon”,
“global”, “kreatif”, “transformasyon” gibi kelimelerle anlatmaya başladı en küçük dilek ve isteklerini. Bununla da kalmayıp televizyon dili, müzik dili
diye yeni sınıflar da ortaya çıkmaya başladı. Şarkı sözlerinde “Kıl oldum abi”, “O şimdi artist”, “Maganda”, “Aboneyim abone” gibi tamlamalar; herhangi
bir sokakta jimnastik mağazasına “System Gym Hall”, çorap mağazasına “Juliano”, lokantaya “Divan Pub Cafe” gibi isimler konulmaya başlandı. Özel kolejlerden
mezun olan spikerler, İngilizce düşünüp İngilizce konuştukları için tartışmalara sebep oldular, oluyorlar...

Bunun yanısıra “Binaenaleyh buna gereksinim duyuyoruz” diyen bir Cumhurbaşkanı, “Bu tabloyu geri iade etmeye karar verdik” veya “Bu yarışmanın koşulnamesini
değiştireceğiz” diyen bir Kültür Bakanı, “Yaş ilerledikçe kalp krizi şansı artar” diyen gazete başlıkları, Azerbaycan’a Azerbeycan, adale’ye adele, antrenman’a
antereman diyen bakanlar, sanat yönetmenine “art direktör”, “ofis idarecisine “ofis manager”, sohbete “talk show” diyen entellektüellerin arttığı günümüzde
Türkçe gerçekten acınacak bir vaziyette.

Uzman Görüşleri

Türkçe’nin bugünkü durumuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz değerli isimlerin üzerinde birleştiği çok önemli birkaç nokta var: Birincisi gençlerin
körü körüne taklitçi bir şekilde yetişmeleri, ikincisi devletin bu konudaki “duyarsızlığı”, üçüncüsü dünyadaki gelişmeleri kendi düşünce plânımızda değerlendirmekten
mahrum oluşumuz, dördüncüsü dilimizi haysiyetimiz olarak görmememiz, beşincisi yabancı dille eğitimi gereğinden fazla ciddîye almış olmamız...

Peki Çözüm Nedir?

Dil, yaşanılan iç ve dış hayatı anlatmak içindir. Hayat geliştikçe anlatımın da gelişmesi gerekir. Anlatım gelişmiyorsa, hayatı lâyık olduğu şekilde yaşayamıyor
ve ondan zevk alamıyoruz demektir. O hâlde, fert fert herkesin dil konusunda titiz davranması bir vicdan borcu olmalıdır. Halkın kabul ettiği bir kelimeye
direnmek kadar, Osmanlıca’dan kalma diye bir kelimeyi dışlamak da yanlıştır. Bırakalım dil kendiliğinden doğru şeklini bulsun. Aydınlarımıza düşen görev,
bu şekillenmeye olumlu yön ve hız vermekten ibarettir. Dil şöyle mi olsun, böyle mi olsun tartışmalarını bırakıp, aklı başında herkesin dile karşı “sorumlu”
olduğunun şuuruna varılması gerekir. Makul olan, lüzumlu olan, kuşatıcılığı olan ve hatta nasıl olması gerektiği konusunda bile tartışma yapılamayacak
olan dil kendi kendine yönünü tayin etsin. Aksi takdirde bu tartışmaların sonu gelmeyecek, Türkçe de her geçen gün başkalaşmasını sürdürecektir.

Özcan Ünlü

05/04/2012

DİLİMİZ İSTİLÂYA UĞRADI - Sevinç Çokum

Dil, varlığını her yerde edebiyata ve sanatkâra borçlu.. Yunus Emre’nin kelime hazinesi, kullandığı kelime sayısı bakımından bir araştırma yapılmış mıdır
bilemiyorum ama, dili güzeldir. Anadolu Türkçesi’dir ve bugün için de örnektir. Dilin tasfiyelere uğrayarak bugünlere geldiği bir vakıa. Fakat bünyesine
girdiği küfürlerden etkileneceği de... Nasıl ki, Türkçe’ye kültür alış verişleri neticesinde Farsça ve Arapça’dan pek çok kelime girmişse, bugün de dilimiz;
İngiliz, Fransız dillerinin istilâsına uğramıştır... Yani, yabancı kültür ister istemez kendi kavramlarını, kendi dilini de birlikte getiriyor. Sandviçleriyle,
McDonald’slarıyla, videolarıyla, tişörtleriyle, pub’larıyla...

Bu cereyanın önlenmesi için hiçbir gayret sarf edilmeyen ülkede elbette dil bugün piyasa şarkılarında, öğrenci ağzında, hatta yazılıp çizilenlerde görüleceği
üzre acınılacak durumdadır. Ne var ki, memlekette edebiyat yaşıyorsa ve dilin önemini kavramış usta yazarlar varsa o dil hayatiyetini devam ettirir...

Bugün Türk dünyasının uyanışı, Türk cumhuriyetleriyle kurulan yakınlıklar oralarda da lisanımızın yer yer cılızlaştığını, Rusça’dan azımsanamayacak ölçüde
etkilendiği hakikatini ortaya koyuyor. Ancak onlar da edebiyat sayesinde dilin varlığını devam ettirmişler. Bu ilişkilerin geliştirilmesiyle, kültür alış
verişleriyle, bir araya gelmeler sonucunda dilin zenginleşebileceğini düşünüyorum. Oralardaki halk birikimlerinden (masal, hikâye, bilmece, atasözü gibi)
epeyce yararlanabiliriz. Dilcilerin, eğitim sisteminin, yayın organlarının bu işi dikkatle ele alması beklenir. Kapıcıların dahi “hadi bye bye, good bye”
dediği bir ülkede; dil meselesinin, dilde yabancılaşmanın en sonuncu mesele olarak kaldığı aşikârdı

Sevinç Çokum

05/04/2012

AH TÜRKÇE VAH TÜRKÇE - Beşir Ayvazoğlu

Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın ilk defa bindiğim asansöründe, insanları İngilizce olarak günaydın, iyi akşamlar gibi sözlerle karşılayarak; yine aynı dilde
ayı, günü ve saati bildiren elektronik düzeneği görünce hayretler içinde kalmıştım. Ülkenin geleceğini “plânlayan” bir kuruluşun ana dil üzerinde göstermediği
hassasiyeti kimden bekleyebiliriz? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”. Yoksa bir süreden beri devletin resmî dili Türkçe değil
de, bizim mi haberimiz yok!

Türkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara, bu semtin eski adını vermişler:
“Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak
ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp görülmeye başlandı. Bu ne şaşkınlıktır! Bu ne gaflettir!

Suçlu Kim?

Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar tiyatro kurarlar, adı
“Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor. Düşünün bir kere, gözlerini Galleria’da açıp Fame City’de Pin Bowling, Skee
Ball, Boom Ball, Whac-a -Mole, Hoop Shot, Galaksie, Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut Kentucky Fried Chicken’da
karınlarını doyuran bacaksızlar büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak?

Peki suçlu kim? Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında ihmali olan herkes suçludur. Özellikle, Türkçe’nin eski kültürle bütün bağlantılarını
keserek Greko-Lâtin temeline dayalı Batı kültürünün ve dünya görüşünün yüklenebileceği “nötr” bir dil meydana getirmek isteyen, bunun için eski kelimeleri,
dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdıkları kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların günahı büyüktür. Devletin bütün imkânlarını
kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık”, “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden, zamanla, sadece kelimeler değil,
deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. Hâlbuki dilin asıl zenginlikleri deyimler ve kelimelerin ardındaki tıpkı buz dağlarının
görünmeyen tecrübe birikimidir. Öztürkçe yazdıklarını zanneden yazarlar şöyle bir gözden geçirilirse; Türkçe’nin deyimsiz, nüansları ifade etmekten âciz
bir dil hâline geldiği görülecektir.

Türkçe Kıyımı

İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar bulmak yerine; yediden yetmişe
herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını
da arkalarına alarak dilden kovmuşlar. Atılan her kelime ile birlikte nüansları gösteren kelimeler, deyimler ve atasözleri de çöp sepetine gitmiştir. Şu
anda çocuklarımıza verebildiğimiz Türkçe, esperanto gibi sun’î, mekanik, ifade gücü alabildiğine kısır, dudaklarımıza iğreti tutuşturulmuş, güç belâ konuştuğumuz
bir dildir. Böylesine yetersizleştirilen bir Türkçe’nin, yabancı bir dili çok iyi öğrenmiş olanlara yetmemesi, yani yabancı kelimeleri davet etmesi tabiîdir.
Bu bakımdan, düşüncelerini daha iyi ifade etmek için yabancı kelimelere ihtiyaç duyanlar olabilir. Ancak, Türk aydınlarının eski hastalıklarından birinin
“Bihruz Bey”lik, yani yabancı kelimeler kullanarak üstünlük taslamak olduğunu unutmamak gerekir.

Amerikan Aksanı

Son 10 yılda, özellikle İngilizce kelimeler kullanmak, âdeta bir “statü” sembolü hâline getirildi. Kitle haberleşme vasıtaları bu hastalığı salgına dönüştürmüştür.
Fakat hiçbir devirde böyle bir şuursuzluk yaşanmadı. Hatırlanacağı üzere, yabancı adlar önce dergilerde boy gösterdi: Argos, Rapsodi, Strech, Hey Girl
vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide,
Pozitif, Star, Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. Bu televizyonları seyredip bu gazeteleri okuyanlar, eğer Türkçe konusunda hassas değillerse,
eğer Millî Eğitim’in okullarında tarih şuuru ve ana dil sevgisi edinmemişlerse ne yaparlar? Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler verirler. O çocuklar da
büyüyünce şimdi bazı özel radyolarda konuşan ağabey ve ablaları gibi, kadük edilmiş bir Türkçe’yi üstelik Amerikan aksanıyla konuşurlar. Geçmiş ola!

Demek ki Âşık Paşa, altı yüz yıl önce değil de bugün yaşasaydı, yine aynı şeyi söyleyecekti: “Türk Dili’ne kimesne bakmaz idi!”

Beşir Ayvazoğlu

29/03/2012

Karamanoğlu Mehmet Bey'i Arıyorum

Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, Duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı:
"Bu günden sonra, divanda, dergâhta,Bârgâhta, mecliste, meydanda
Türkçe'den başka dil konuşulmaya" diye
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri, Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şasırdım merak ettim,
Dolandığımız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın "demo", sunucunun "spiker",
Gösteri adamının "showmen", Radyo sunucusunun "diskjokey",
Hanım ağanın, "firstlady" olduğuna
Şaşıranınız var mı?
Dükkânın "store", bakkalın "market", torbanın "poşet",
Mağazanın "süper", "hiper", "gross market",
Ucuzluğun, "damping" olduğuna
Kananınız var mı?
İlan tahtasının "billboard", sayı tablosunun "skorboard",
Bilgi alışının "brifing", bildirgenin "deklarasyon",
Merakın, uğrasın "hobby" olduğuna
Güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde"welcome" çıkışında "goodbye"
Okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın, "body guard",
Sanat ve meslek pirlerinin "duayen",
İtibarın, saygınlığın,"prestij" olduğunu
Bileniniz var mı?
Sekinin, alanın "platform", merkezin "center",
Büyüğün "mega", küçüğün "mikro", sonun "final",
Özlemin hasretin, "nostalji" olduğunu
Öğreneniniz var mı?
İş hanımızın "plaza", bedestenimizin "galeria",
Sergi yerlerimizi, "center room", "show room",
Büyük şehirlerimizi, "mega kent" diye
Gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın "fast food",
Yemek çeşitlerimizin "menü",
Hesabını, "adisyon" diye
Ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi "dubleks",
Üç katlı komşu evini "tripleks",
Köşklerimizi "villa", eşiğimizi "antre",
Bahçe çiçeklerini "flora" diye
Koklayanınız var mı?
Sevimlinin "sempatik", sevimsizin "antipatik",
Vurguncunun "spekülatör", eşkıyanın "mafya",
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, "sponsorluk"
Diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini "picnic",
Bilgisayarı "computer", hava yastığını "air bag",
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, "okey" diye
Konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler, "flash haber",
Yaşa, varol sevinçleri, "oley oley",
Yıldızları, "star" diye
Seyredeniniz var mı?
Virvirik dağının tepesindeki köyde,
"Cafe show" levhasının altında,
Acının da acısı
Kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı,
İnancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığına, talan edildiğine,
Özün el diline özendiğine,
İçi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi,
Ata sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi,
Ninnilerimizi kaybettik,
Türkçe'miz elden gidiyor,
Dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz,
Duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı ...
Hayal meyal hatırlayıp da,
Sahip çıkanınız var mı?

YUSUF YANÇ

Want your school to be the top-listed School/college in Bahçelievler?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Website

Address


Bahçelievler