15/07/2026
Kurşunların Susturamadığı Selalarla 15 Temmuz Gecesi:
Şahit Olduğum Direniş
Bir Hatırat
15 Temmuz 2016 gecesi, yatsı namazının huzurunu henüz kuşanmışken televizyonu açtım. Ekrandaki görüntüler, alışılagelmiş bir gecenin akışını çoktan altüst etmişti. İstanbul Boğaz Köprüsü askerler tarafından tutulmuş, geçişler durdurulmuş, memleketin damarlarında olağanüstü bir hareketlilik başlamıştı.
Daha ilk kareleri gördüğüm o saniyede içime kor gibi bir sıkıntı çöktü. Bu sıradan bir asayiş olayı, basit bir güvenlik tedbiri değildi; bunu hissettim. Milletimizin iradesine, bu toprakların bin yıllık mukaddesatına karşı karanlık bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıyaydık. O gece yaşanacaklar sadece bir iktidar mücadelesi değil; ülkemizin geleceğini, istiklalini ve bugüne dek dişle tırnakla kazanılmış tüm manevi değerlerini hedef alan sinsi bir işgal girişimiydi.
Tam o esnada, o günlerde henüz on sekiz-on dokuz yaşlarında bir genç kız olan büyük kızım yanıma geldi. Endişeli gözlerle yüzümü süzdü:
“Baba, ne oldu? Neden rengin soldu?” diye sordu.
Boğazımda düğümlenen hıçkırığı yutkunarak ona döndüm:
“Kızım,” dedim, “yıllarca bu memlekette büyük mücadeleler verildi, ağır bedeller ödendi. Eğer bu bir darbeyse, ülkemizi yeniden o karanlık, zifiri günlere döndürmek isteyecekler.”
İçimdeki yangını ancak seccadede söndürebilirdim. Hiç vakit kaybetmeden abdest aldım. Rabbimin huzuruna durup, teslimiyetin ve sığınmanın nişanesi olarak iki rekât namaz kıldım. Tam evden çıkmaya hazırlanırken, televizyon ekranlarında Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan belirdi. Millete sesleniyor ve "Milletimizi meydanlara, havalimanlarına davet ediyorum" diyerek o tarihi çağrısını yapıyordu. Bu sesleniş, zihnimdeki kararlılığı perçinledi; içime tarifsiz bir şevk, büyük bir heyecan ve can feda bir mücadele isteği aşıladı. Artık yerimde duramazdım.
Evden çıkmak üzere hareketlendiğimde çocuklarım etrafımı birer pervane gibi sardılar. Gözlerinde korku, seslerinde yalvarış vardı:
“Baba gitme! Ellerinde silah var, sokaklarda ateş ediyorlar!”
O an, zaman ve mekân sınırlarını aşan bir ses yankılandı zihnimde. Yıllar önce okuduğum, Filistin davasının öncü isimlerinden şehit Dr. Abdülaziz Rantisi’nin o vakur duruşu ve tarihe geçen şu sözleri kalbime bir zırh gibi giydirildi:
> “Ölüm mutlaka gelecektir. Ben yatağımda ölmeyi değil, Allah yolunda şehit olmayı tercih ederim.”
>
Bu söz, damarlarımdaki kana tarifsiz bir cesaret aşıladı. Cüzdanımı çıkarıp büyük kızıma uzattım. Sanki geri dönüşü olmayan bir yolculuğun eşiğindeydim:
“Kızım, bu benim cüzdanım. İçindeki şu para bana ait, şu kısım ise vakfın emanetidir. Sakın birbirine karıştırmayın.”
O zamanlar henüz on bir-on iki yaşlarında olan büyük oğlum, gitme irademi görünce gözlerini gözlerime dikti:
“Baba, ben de seninle geleceğim,” dedi.
Eğilip ona sıkıca sarıldım, kokusunu içime çektim:
“Hayır oğlum. Sen evde kalacak, annenin ve kardeşlerinin yanında duracaksın.”
Onları, ardımda her anı bir veda kokan mahzun bir tablo gibi bırakıp kendimi sokağa bıraktım. Fatih Akşemsettin Mahallesi’ndeki evimizden çıkıp Akdeniz Caddesi istikametine doğru yürümeye başladım.
Artık geri dönüşü düşünmüyordum. İçimde, tarifi imkânsız bir sükûnet ile insan olmanın tabiî bir sonucu olan derin bir muhasebe çarpışıyordu. Aldığım davetle içim ne kadar şevk dolu olsa da, adımlarım Akdeniz Caddesi'nden Vatan Caddesi'ne doğru ilerlerken zihnimde tek bir sahne dönüp duruyordu: Tebük Seferi’ne çıkarken, sahabi Abdullah b. Revâha’nın kalbinde hissettiği o insani tereddüt ve ruhsal muhasebe… Ben de o an aynı eşikteydim. Bu hissettiğim korkaklık değildi. Bu, ölümün soğuk nefesiyle yüz yüze gelen her müminin, Rabbiyle yaptığı o son ve en samimi hesaplaşmaydı.
Yol üzerindeki bazı kavşaklarda polis ekipleri barikat kurmuştu. İçlerinden biri telaşla bana seslendi:
“Nereye gidiyorsun? Ortalık savaş alanı, ateş ediyorlar!”
Hiç duraksamadan, adımlarımı yavaşlatmadan cevap verdim:
“Darbe oluyor. Darbecilere karşı durmaya gidiyorum.”
Polis memuru endişeyle tekrar uyardı:
“Onların ellerinde ağır silahlar var, doğrudan halka ateş açıyorlar!”
Dudaklarımdan sadece şu teslimiyet dökülöcekti:
“Olsun… Takdir-i ilâhî neyse, o tecelli edecektir.”
Tam o esnada, sanki gök kubbe yarıldı ve arkamdan yükselen tekbir sesleri gecenin karanlığını bir kılıç gibi biçti. Fatih Camii tarafından dalga dalga gelen, sel gibi çağlayan insanların sesiydi bu. Tekbirler yaklaştıkça içimdeki tüm tereddütler, o insani muhasebeler birer birer eriyip yok oldu.
Artık yalnız değildim. O gece sadece ben yürümüyordum; bağrı yanık bir ümmet, uyanan bir millet yürüyordu.
Teslimiyetin verdiği o tarifsiz huzurla Akdeniz Caddesi’nin sonuna ulaştım ve Vatan Caddesi’ne indim. Karşılaştığım manzara dehşet vericiydi. Karşı tarafta tanklar, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla donatılmış darbeciler; beride ise elinde sadece şanlı ay-yıldızlı bayrağı, dilinde tekbiri, avuçlarında duası olan silahsız bir halk… İman ile demirin savaşıydı bu.
Fakat iman galip geldi. Milletin sarsılmaz iradesi karşısında darbeciler daha fazla tutunamadılar. Tanklarını ve zırhlı araçlarını caddenin ortasında bırakıp kaçmaya başladılar. Bir kısmı karanlığa karışırken, bir kısmı da halk tarafından etkisiz hâle getirilerek emniyet güçlerine teslim edildi.
Ancak gece henüz nihayete ermemişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde çok daha şiddetli ve kanlı çatışmaların yaşandığı haberi ulaştı bize. Hiç vakit kaybetmeden Şehzadebaşı’na doğru yöneldik.
O sırada Şehzadebaşı Camii’nin minarelerinden göğe doğru salâlar yükselmeye başladı. O salâlar, sanki asırlardır bu aziz millete yapılan tüm hain saldırılara karşı göklerden indirilen mukaddes bir direniş çağrısıydı. Darbeciler bu sese tahammül edemiyorlardı. Belediye binasının olduğu taraftan hem meydana hem de salâ okunan minareye doğru acımasızca ateş açıyorlardı. Bizler Fatih İtfaiye Parkı civarında kendimize siper bulmaya çalışıyorduk. Kurşunlar başımızın üzerinden arı sürüsü gibi vınlayarak geçiyor, betonlara çarpan mermilerin kıvılcımları ve çıkardığı o tiz sesler adeta yüreklerimizi titretiyordu.
İşte tam o ölüm çemberinin ortasında, ömrüm boyunca unutamayacağım manevi bir sahneye şahit oldum. Yanı başımızda duran Filistinli, Suriyeli ve Mısırlı muhacir kardeşlerimiz vardı. Öyle büyük bir metanet ve alışkanlık içindeydiler ki… Ne zaman ateş başlasa vakur bir şekilde yere kapaklanıyorlar, silah sesleri hafiflediği anda içlerinden biri yüksek sesle, yüreklere şifa bir Kur'an tilavetine başlıyor, diğerleri de huşu içinde ona eşlik ediyordu. Bizim insanımız ise ateş başladığında can havliyle sağa sola koşuyor, kurşunlar dindiğinde öfkesini feryatlarla, haykırışlarla dile getiriyordu. O an içimden, "Keşke onların o sarsılmaz teslimiyet iklimine, o tarafa geçebilsem" diye geçirdim. Fakat üzerimize yağan mermi yağmuru buna geçit vermiyordu.
Bir ara, yanı başımda omuz omuza durduğum kıymetli kardeşim Ramazan Sarıkaya kurşunların hedefi oldu. Bir anda cansız bir beden gibi yere yığıldı. Yoğun ateş sebebiyle başımızı dahi kaldıramıyorduk; kendimizi yere attık. Kurşunlar adeta saçlarımızı yalayarak geçiyordu. Bir süre sonra can pazarının ortasına bir ambulans yanaşabildi. Ramazan kardeşimizi sedyeyle hastaneye sevk ettik. Günlerce yoğun bakımda hayata tutunmak için direndi fakat mukadderat böyleymiş; Rabbimiz onu şehitler kervanına dâhil etti. Allah makamını âlî eylesin.
O gecenin şiddeti bende de fiziki bir iz bıraktı. Sol kulağımın hemen dibinden geçen mermilerin o korkunç uğultusu ve basıncı sebebiyle yaklaşık iki ay boyunca dünyayla ses bağım koptu, doğru dürüst duyamadım. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün bile ani ve sert bir ses duyduğumda kulağım derin bir uğultuyla çınlar. Bu çınlama, bana 15 Temmuz gecesinden kalan, can feda bir destanın sessiz ve hisli nişanesidir.
Gece sabaha devrilirken meydandaki kalabalıkta yorgunluk ve uykusuzluk baş göstermişti. Saatler geçiyor, kurşun sesleri kesilmiyor, belirsizlik insanları yıpratıyordu. Tam o kırılma anında, polis araçlarının hoparlörlerinden caddede yankılanan şu anons yükseldi:
“Sayın vatandaşlarımız! Lütfen meydanları terk etmeyiniz. Sizin burada durmanız bize güç veriyor.”
Bu anons bittiğinde gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Zaman bir anda geriye doğru aktı ve zihnimde 28 Şubat’ın o karanlık, soğuk günleri canlandı. Beyazıt Meydanı’nda başörtüsü için el ele verdiğimiz o eylemler, Elazığ İzzet Paşa Camii önündeki vakur duruşlarımız, üzerimize inen polis copları, dağıtılan kalabalıklar ve çekilen tüm o tarifsiz acılar… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.
O gün inancını yaşamak isteyen bu millete cop sallayan, meydanları dar eden güvenlik güçleri; bugün aynı milletten meydanları terk etmemesini, kendilerine siper olmasını istiyordu. İşte o an anladım ki mesele artık şahıslar ya da partiler değildi. Mesele, devletle milletin, iradeyle imanın aynı safta buluşmasıydı.
Kendi kendime ant içtim: "Ne olursa olsun, canımızı teslim etsek de bu meydanları terk etmeyeceğiz." Çünkü biliyorduk ki eğer o gece geri adım atsaydık, bu ülke yeniden darbelerin, vesayetin ve karanlık odakların zincirleriyle prangalanacaktı. Buna razı olamazdık. Gerekirse şehit olacaktık ama asla dönmeyecektik.
Sabaha kadar orada, kurşunların altında, tekbirlerin gölgesinde ve salâların o manevi ikliminde dualarla bekledik.
Elhamdülillah… Rabbimiz o tarihi gecede bu aziz millete yeniden bir olmayı, tek bir kıbleye yönelip aynı istikamette bükülmez bir bilek olmayı nasip etti. Bu necip millet; tankların imandan, namluların duadan daha güçlü olamayacağını tüm dünyaya tarihe altın harflerle kazıyarak gösterdi.
Rabbim bu millete bir daha böyle karanlık geceler yaşatmasın. Şehitlerimizi rahmet ridasıyla kuşatsın, gazilerimize hayırlı ve sağlıklı ömürler ihsan eylesin.
Ezanlarımız dinmesin, şanlı bayrağımız gök kubbeden hiç eksik olmasın.
Âmin, elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn.
Muhammed GÜLNAR
Araştırmacı yazar
12/07/2026
09/06/2026
07/05/2026
19/04/2026
19/04/2026