Meşale Uluslararası Öğrenci Derneği "مشاعل الدولية "

Meşale Uluslararası Öğrenci Derneği  "مشاعل الدولية "

Share

Meşale Uluslararası Öğrenci Derneği; yönetim kurulu, üyeleri, gönüllüleri ve destekçileriyle bir araya gelerek Mayıs 2012 tarihinde kuruluşunu gerçekleştirdi.

"مشاعل الدولية" تهتم بأن ينجز الطالب مرحلة دراسته الجامعية بشكل سلس ومرن, وأن تسهل له إتمام هذه الدراسة بأقل فترة زمنية ممكنة وبأقل تكاليف مادية.
وأن توفر له الأجواء المناسبة التي تمكنه من إبراز إبداعاته وتفوقه في مجال دراسته أو أي مجالات أخرى.
و تعتمد " مشاعل الدولية " في ذلك على إنجاز شراكات مع الجهات الحكومية و المؤسسات التعليمية والجامعات ومؤسسات المجتمع المدني ومستشارين تعليميين ورجال الأعمال المهتمين بإيجاد جيل يساهم بجدية في مجالات التنمية في بلدانهم ورفعة أممهم .

15/07/2026

Kurşunların Susturamadığı Selalarla 15 Temmuz Gecesi:
Şahit Olduğum Direniş
Bir Hatırat
15 Temmuz 2016 gecesi, yatsı namazının huzurunu henüz kuşanmışken televizyonu açtım. Ekrandaki görüntüler, alışılagelmiş bir gecenin akışını çoktan altüst etmişti. İstanbul Boğaz Köprüsü askerler tarafından tutulmuş, geçişler durdurulmuş, memleketin damarlarında olağanüstü bir hareketlilik başlamıştı.
Daha ilk kareleri gördüğüm o saniyede içime kor gibi bir sıkıntı çöktü. Bu sıradan bir asayiş olayı, basit bir güvenlik tedbiri değildi; bunu hissettim. Milletimizin iradesine, bu toprakların bin yıllık mukaddesatına karşı karanlık bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıyaydık. O gece yaşanacaklar sadece bir iktidar mücadelesi değil; ülkemizin geleceğini, istiklalini ve bugüne dek dişle tırnakla kazanılmış tüm manevi değerlerini hedef alan sinsi bir işgal girişimiydi.
Tam o esnada, o günlerde henüz on sekiz-on dokuz yaşlarında bir genç kız olan büyük kızım yanıma geldi. Endişeli gözlerle yüzümü süzdü:
“Baba, ne oldu? Neden rengin soldu?” diye sordu.
Boğazımda düğümlenen hıçkırığı yutkunarak ona döndüm:
“Kızım,” dedim, “yıllarca bu memlekette büyük mücadeleler verildi, ağır bedeller ödendi. Eğer bu bir darbeyse, ülkemizi yeniden o karanlık, zifiri günlere döndürmek isteyecekler.”
İçimdeki yangını ancak seccadede söndürebilirdim. Hiç vakit kaybetmeden abdest aldım. Rabbimin huzuruna durup, teslimiyetin ve sığınmanın nişanesi olarak iki rekât namaz kıldım. Tam evden çıkmaya hazırlanırken, televizyon ekranlarında Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan belirdi. Millete sesleniyor ve "Milletimizi meydanlara, havalimanlarına davet ediyorum" diyerek o tarihi çağrısını yapıyordu. Bu sesleniş, zihnimdeki kararlılığı perçinledi; içime tarifsiz bir şevk, büyük bir heyecan ve can feda bir mücadele isteği aşıladı. Artık yerimde duramazdım.
Evden çıkmak üzere hareketlendiğimde çocuklarım etrafımı birer pervane gibi sardılar. Gözlerinde korku, seslerinde yalvarış vardı:
“Baba gitme! Ellerinde silah var, sokaklarda ateş ediyorlar!”
O an, zaman ve mekân sınırlarını aşan bir ses yankılandı zihnimde. Yıllar önce okuduğum, Filistin davasının öncü isimlerinden şehit Dr. Abdülaziz Rantisi’nin o vakur duruşu ve tarihe geçen şu sözleri kalbime bir zırh gibi giydirildi:
> “Ölüm mutlaka gelecektir. Ben yatağımda ölmeyi değil, Allah yolunda şehit olmayı tercih ederim.”
>
Bu söz, damarlarımdaki kana tarifsiz bir cesaret aşıladı. Cüzdanımı çıkarıp büyük kızıma uzattım. Sanki geri dönüşü olmayan bir yolculuğun eşiğindeydim:
“Kızım, bu benim cüzdanım. İçindeki şu para bana ait, şu kısım ise vakfın emanetidir. Sakın birbirine karıştırmayın.”
O zamanlar henüz on bir-on iki yaşlarında olan büyük oğlum, gitme irademi görünce gözlerini gözlerime dikti:
“Baba, ben de seninle geleceğim,” dedi.
Eğilip ona sıkıca sarıldım, kokusunu içime çektim:
“Hayır oğlum. Sen evde kalacak, annenin ve kardeşlerinin yanında duracaksın.”
Onları, ardımda her anı bir veda kokan mahzun bir tablo gibi bırakıp kendimi sokağa bıraktım. Fatih Akşemsettin Mahallesi’ndeki evimizden çıkıp Akdeniz Caddesi istikametine doğru yürümeye başladım.
Artık geri dönüşü düşünmüyordum. İçimde, tarifi imkânsız bir sükûnet ile insan olmanın tabiî bir sonucu olan derin bir muhasebe çarpışıyordu. Aldığım davetle içim ne kadar şevk dolu olsa da, adımlarım Akdeniz Caddesi'nden Vatan Caddesi'ne doğru ilerlerken zihnimde tek bir sahne dönüp duruyordu: Tebük Seferi’ne çıkarken, sahabi Abdullah b. Revâha’nın kalbinde hissettiği o insani tereddüt ve ruhsal muhasebe… Ben de o an aynı eşikteydim. Bu hissettiğim korkaklık değildi. Bu, ölümün soğuk nefesiyle yüz yüze gelen her müminin, Rabbiyle yaptığı o son ve en samimi hesaplaşmaydı.
Yol üzerindeki bazı kavşaklarda polis ekipleri barikat kurmuştu. İçlerinden biri telaşla bana seslendi:
“Nereye gidiyorsun? Ortalık savaş alanı, ateş ediyorlar!”
Hiç duraksamadan, adımlarımı yavaşlatmadan cevap verdim:
“Darbe oluyor. Darbecilere karşı durmaya gidiyorum.”
Polis memuru endişeyle tekrar uyardı:
“Onların ellerinde ağır silahlar var, doğrudan halka ateş açıyorlar!”
Dudaklarımdan sadece şu teslimiyet dökülöcekti:
“Olsun… Takdir-i ilâhî neyse, o tecelli edecektir.”
Tam o esnada, sanki gök kubbe yarıldı ve arkamdan yükselen tekbir sesleri gecenin karanlığını bir kılıç gibi biçti. Fatih Camii tarafından dalga dalga gelen, sel gibi çağlayan insanların sesiydi bu. Tekbirler yaklaştıkça içimdeki tüm tereddütler, o insani muhasebeler birer birer eriyip yok oldu.
Artık yalnız değildim. O gece sadece ben yürümüyordum; bağrı yanık bir ümmet, uyanan bir millet yürüyordu.
Teslimiyetin verdiği o tarifsiz huzurla Akdeniz Caddesi’nin sonuna ulaştım ve Vatan Caddesi’ne indim. Karşılaştığım manzara dehşet vericiydi. Karşı tarafta tanklar, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla donatılmış darbeciler; beride ise elinde sadece şanlı ay-yıldızlı bayrağı, dilinde tekbiri, avuçlarında duası olan silahsız bir halk… İman ile demirin savaşıydı bu.
Fakat iman galip geldi. Milletin sarsılmaz iradesi karşısında darbeciler daha fazla tutunamadılar. Tanklarını ve zırhlı araçlarını caddenin ortasında bırakıp kaçmaya başladılar. Bir kısmı karanlığa karışırken, bir kısmı da halk tarafından etkisiz hâle getirilerek emniyet güçlerine teslim edildi.
Ancak gece henüz nihayete ermemişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde çok daha şiddetli ve kanlı çatışmaların yaşandığı haberi ulaştı bize. Hiç vakit kaybetmeden Şehzadebaşı’na doğru yöneldik.
O sırada Şehzadebaşı Camii’nin minarelerinden göğe doğru salâlar yükselmeye başladı. O salâlar, sanki asırlardır bu aziz millete yapılan tüm hain saldırılara karşı göklerden indirilen mukaddes bir direniş çağrısıydı. Darbeciler bu sese tahammül edemiyorlardı. Belediye binasının olduğu taraftan hem meydana hem de salâ okunan minareye doğru acımasızca ateş açıyorlardı. Bizler Fatih İtfaiye Parkı civarında kendimize siper bulmaya çalışıyorduk. Kurşunlar başımızın üzerinden arı sürüsü gibi vınlayarak geçiyor, betonlara çarpan mermilerin kıvılcımları ve çıkardığı o tiz sesler adeta yüreklerimizi titretiyordu.
İşte tam o ölüm çemberinin ortasında, ömrüm boyunca unutamayacağım manevi bir sahneye şahit oldum. Yanı başımızda duran Filistinli, Suriyeli ve Mısırlı muhacir kardeşlerimiz vardı. Öyle büyük bir metanet ve alışkanlık içindeydiler ki… Ne zaman ateş başlasa vakur bir şekilde yere kapaklanıyorlar, silah sesleri hafiflediği anda içlerinden biri yüksek sesle, yüreklere şifa bir Kur'an tilavetine başlıyor, diğerleri de huşu içinde ona eşlik ediyordu. Bizim insanımız ise ateş başladığında can havliyle sağa sola koşuyor, kurşunlar dindiğinde öfkesini feryatlarla, haykırışlarla dile getiriyordu. O an içimden, "Keşke onların o sarsılmaz teslimiyet iklimine, o tarafa geçebilsem" diye geçirdim. Fakat üzerimize yağan mermi yağmuru buna geçit vermiyordu.
Bir ara, yanı başımda omuz omuza durduğum kıymetli kardeşim Ramazan Sarıkaya kurşunların hedefi oldu. Bir anda cansız bir beden gibi yere yığıldı. Yoğun ateş sebebiyle başımızı dahi kaldıramıyorduk; kendimizi yere attık. Kurşunlar adeta saçlarımızı yalayarak geçiyordu. Bir süre sonra can pazarının ortasına bir ambulans yanaşabildi. Ramazan kardeşimizi sedyeyle hastaneye sevk ettik. Günlerce yoğun bakımda hayata tutunmak için direndi fakat mukadderat böyleymiş; Rabbimiz onu şehitler kervanına dâhil etti. Allah makamını âlî eylesin.
O gecenin şiddeti bende de fiziki bir iz bıraktı. Sol kulağımın hemen dibinden geçen mermilerin o korkunç uğultusu ve basıncı sebebiyle yaklaşık iki ay boyunca dünyayla ses bağım koptu, doğru dürüst duyamadım. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün bile ani ve sert bir ses duyduğumda kulağım derin bir uğultuyla çınlar. Bu çınlama, bana 15 Temmuz gecesinden kalan, can feda bir destanın sessiz ve hisli nişanesidir.
Gece sabaha devrilirken meydandaki kalabalıkta yorgunluk ve uykusuzluk baş göstermişti. Saatler geçiyor, kurşun sesleri kesilmiyor, belirsizlik insanları yıpratıyordu. Tam o kırılma anında, polis araçlarının hoparlörlerinden caddede yankılanan şu anons yükseldi:
“Sayın vatandaşlarımız! Lütfen meydanları terk etmeyiniz. Sizin burada durmanız bize güç veriyor.”
Bu anons bittiğinde gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Zaman bir anda geriye doğru aktı ve zihnimde 28 Şubat’ın o karanlık, soğuk günleri canlandı. Beyazıt Meydanı’nda başörtüsü için el ele verdiğimiz o eylemler, Elazığ İzzet Paşa Camii önündeki vakur duruşlarımız, üzerimize inen polis copları, dağıtılan kalabalıklar ve çekilen tüm o tarifsiz acılar… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.
O gün inancını yaşamak isteyen bu millete cop sallayan, meydanları dar eden güvenlik güçleri; bugün aynı milletten meydanları terk etmemesini, kendilerine siper olmasını istiyordu. İşte o an anladım ki mesele artık şahıslar ya da partiler değildi. Mesele, devletle milletin, iradeyle imanın aynı safta buluşmasıydı.
Kendi kendime ant içtim: "Ne olursa olsun, canımızı teslim etsek de bu meydanları terk etmeyeceğiz." Çünkü biliyorduk ki eğer o gece geri adım atsaydık, bu ülke yeniden darbelerin, vesayetin ve karanlık odakların zincirleriyle prangalanacaktı. Buna razı olamazdık. Gerekirse şehit olacaktık ama asla dönmeyecektik.
Sabaha kadar orada, kurşunların altında, tekbirlerin gölgesinde ve salâların o manevi ikliminde dualarla bekledik.
Elhamdülillah… Rabbimiz o tarihi gecede bu aziz millete yeniden bir olmayı, tek bir kıbleye yönelip aynı istikamette bükülmez bir bilek olmayı nasip etti. Bu necip millet; tankların imandan, namluların duadan daha güçlü olamayacağını tüm dünyaya tarihe altın harflerle kazıyarak gösterdi.
Rabbim bu millete bir daha böyle karanlık geceler yaşatmasın. Şehitlerimizi rahmet ridasıyla kuşatsın, gazilerimize hayırlı ve sağlıklı ömürler ihsan eylesin.
Ezanlarımız dinmesin, şanlı bayrağımız gök kubbeden hiç eksik olmasın.
Âmin, elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn.
Muhammed GÜLNAR
Araştırmacı yazar

Photos from ‎Meşale Uluslararası Öğrenci Derneği  "مشاعل الدولية "‎'s post 12/07/2026
11/07/2026

*A Z R A İ L İ N G Ü Z E L L İ Ğ İ*

Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...(Merhum)

“Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı.
Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da ALLAH (c.c)'in izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben .. size... dargınım.''
''Niçin?" diye sordum.
-"Siz... dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH’ı (Celle Celâluhü), ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
-"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mecz ediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O ani fark edince ''Muhammed'' (Sallallâhu aleyhi ve sellem) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor."dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim. Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin. Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

-"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve Kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!!!"

23/06/2026

El-Cezire televizyonunun meşhur spikeri
Cezayirli ünlü gazeteci Hatice Bin Ganna anlatıyor:

“Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığım bir ziyaret sırasında, büyük bir alışveriş merkezlerinden birine bazı ihtiyaçlarımı almak için gitmiştim. Kasada ödeme sıramı beklerken, içeri tesettürüyle son derece vakur ve iffetli bir Müslüman hanım girdi. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Önünde ağır bir kutu sürüklüyordu; kutunun üzerinde ki resimden belli ki bu, çim biçme makinesiydi.
Hanım, kasadaki görevliye yaklaştı ve aralarında şu konuşma geçti:
— Müslüman hanım (son derece nazik bir sesle):
‘Hanımefendi, dün sizden bu makineyi ve başka bazı eşyaları satın aldım. Toplam bedeli 500 dolardı.’
— Kasiyer (meşgul bir hâlde):
‘İade mi etmek istiyorsunuz?’
— Müslüman hanım:
‘Hayır… Bedelini ödemek istiyorum.’
— Kasiyer (şaşkınlıkla):
‘Anlamadım! Dün aldığınızı söylüyorsunuz. Eğer başka bir yerde daha ucuz bulduysanız, fiyat farkını iade edebiliriz; ama bunun için belge gerekir. Yanınızda var mı?’
— Müslüman hanım:
‘Hayır, ne o ne de bu… Dün bu makineyi kredi kartıyla aldım, evime götürdüm. Evim buradan yaklaşık iki saat uzaklıkta. Faturayı kontrol ederken fark ettim ki, bu makinenin ücreti hesaba eklenmemiş. Mağazayı aramak istedim, ama çalışma saatleri bitmişti. Bunun size zarar vermesini istemedim. Bu yüzden bugün işimden izin aldım, makineyi tekrar buraya getirdim ki kayda geçirin ve bedelini ödeyeyim. Çünkü parasını ödemediğim bir şeyi kullanamam.’
Bu sözler üzerine kasiyer birden yerinden doğruldu. Gözleri doldu. Derin bir hayretle bu Müslüman kadına bakakaldı. Sonra onu sarıldı, öptü ve titreyen bir sesle şöyle dedi:
— ‘Bu benim hatamdı! Buna rağmen neden geri döndün? Neden bu kadar ağır bir yükü taşıdın? Neden işinden izin aldın ve geliş dönüş dört saat yol yaptın? Seni buna iten neydi?’
Müslüman hanım, İngilizce ama son derece sade, masum ve doğal bir edayla, sanki yaptığı şey dünyadaki en sıradan davranışmış gibi cevap verdi:
— ‘It is AMANA… Bu, emanettir.’
Sonra oturup ona İslam’da emanetin ne demek olduğunu anlattı…
Kul hakkını…
Helâli…
Haramı...
Allah korkusunu…
Kasiyer, gözyaşları içinde mağaza müdürünün yanına gitti. Camlı ofisten onları görebiliyorduk ama ne konuştuklarını duyamıyorduk. Ancak yüzündeki derin sarsıntı her şeyi anlatıyordu. Birkaç dakika sonra müdür, tüm çalışanları sıraya dizdi ve bu Müslüman kadının yaptığını onlara anlattı.
O sırada hanım, mahcubiyetle başını eğmişti. Sanki büyük bir iş yapmamış da, sadece dininden öğrendiği basit bir vazifeyi yerine getirmişti.
Çalışanlar ve müşteriler merakla etrafını sardı. İslam’ı sordular. Ahlâkını sordular. İnancını sordular. O ise özgüvenle ama kibirsiz, tevazu ile ama sağlam bir duruşla hepsine cevap verdi.
Bunun üzerine mağaza müdürü ısrarla çim biçme makinesini ona hediye etmek istedi. Ancak Müslüman hanım, büyük bir edep ve incelikle bunu reddetti:
— ‘Ben bunu Allah rızası için yaptım. Sevabını istiyorum. Makinenin, bu sevabı gölgelemesini istemem. Çünkü benim için o sevap, her şeyden daha kıymetlidir.’
Bu sözler hayranlığı daha da artırdı.
Kadın sessizce mağazadan ayrıldı. Ardında ise derin bir hayranlık, suskunluk ve hayret bıraktı. O gittikten sonra da hem çalışanlar hem müşteriler uzun süre bu sahneyi konuştu.
Ben ise bir Müslüman olarak içimde tarifsiz bir iftihar hissediyordum…
Çünkü o gün, İslam’ı anlatan bir vaaz değil; yaşayan bir ahlâk görmüştüm.”

Arapçadan tercüme:
Abdülhamid DOĞAN

Photos from ‎Meşale Uluslararası Öğrenci Derneği  "مشاعل الدولية "‎'s post 09/06/2026

من جغرافيا الحزن إلى شعاع الأمل

يوم مع أيتام غزة في القاهرة

محمد جلنار
رئيس مجلس إدارة الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي

في إطار سعي الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي إلى مشاركة بركات عيد الأضحى المبارك لعام 2026 مع القلوب المنكوبة والمكلومة في مختلف بقاع الأرض، قادتنا رحلتنا إلى مدينة القاهرة العريقة في جمهورية مصر العربية.

وفي تلك الأيام المباركة التي عشنا فيها أجواء العيد بين إخواننا وأخواتنا في الميدان، تشرفنا بزيارة مركز مميز في منطقة مدينة نصر بالقاهرة، حيث تختلط مشاعر الحزن بالصبر والأمل، وتعجز الكلمات عن وصف ما رأيناه فيه.

إنه بيت للرحمة والاحتضان، يأوي الأطفال الفلسطينيين الأيتام الذين يحملون في أرواحهم وأجسادهم آثار الحرب القاسية على غزة، ويحاولون التمسك بالحياة بعيداً عن وطنهم الذي مزقته المآسي.

براءة تنمو في ظل الحرب

ما إن دخلنا أبواب المركز حتى استقبلنا نحو ثلاثمائة طفل وطفلة، تتراوح أعمارهم بين عام أو عامين وحتى مرحلة الشباب.

وكانت قصة كل واحد منهم شاهداً حياً على المأساة التي يعيشها أهل غزة. فمنهم من فقد أمه، ومنهم من فقد أباه، ومنهم من لا تزال آثار الإصابات والجراح بادية على جسده. أما جميعهم تقريباً فقد فقدوا فرداً أو أكثر من أفراد أسرهم في هذه الحرب المدمرة.

وفي أعينهم رأينا ألماً عميقاً لا يمكن وصفه، لكننا رأينا أيضاً أملاً لا ينطفئ بفضل الله تعالى، وإرادة للحياة رغم كل ما مروا به من محن وآلام.

جسر من الصدمة إلى الحياة

يستقبل هذا المركز يومياً ما بين خمسين إلى ستين طفلاً، وقد تحول إلى واحة حقيقية للتأهيل النفسي وبعث الأمل في النفوس.

ويتولى الدكتور سفيان أبو الشاه وعائلته الكريمة مسؤولية هذا العمل الإنساني العظيم بكل إخلاص وتفانٍ، ويشاركهم في ذلك اثنتا عشرة متطوعة من صاحبات القلوب الرحيمة، إضافة إلى مجموعة من المعلمين والمعلمات المخلصين.

في هذا المركز يمارس الأطفال الرسم، ويلعبون الألعاب المختلفة، ويشاركون في الأنشطة الاجتماعية والترفيهية، كما يتلقون دعماً نفسياً متخصصاً يساعدهم على تجاوز آثار الصدمات والجراح النفسية التي خلفتها الحرب.

كما تشارك الأمهات الغزيات في هذه المسيرة الإنسانية المباركة، حيث يقمن بصناعة منتجات يدوية بأيديهن، ويُستخدم ريع بيعها في توفير الاحتياجات الأساسية للأطفال، مثل المياه والمشروبات والضيافة وغيرها من المستلزمات اليومية.

أوصلنا بركات العيد وأمانات المحسنين

في اليوم الثاني من عيد الأضحى المبارك قمنا بهذه الزيارة المباركة، حاملين معنا ليس فقط المساعدات الإنسانية، بل أيضاً محبة وسلام ودعوات المحسنين من تركيا ومن مختلف أنحاء العالم.

وقد قدمنا للأطفال الشوكولاتة والهدايا المتنوعة، علّنا نرسم على وجوههم ابتسامة صغيرة تخفف شيئاً من آلامهم.

وكان من أعظم ما وفقنا الله إليه أن استطعنا إيصال لحوم الأضاحي والتبرعات التي ائتُمِنّا عليها مباشرة إلى الأسر المحتاجة والأطفال المستفيدين في هذا المركز.

والحمد لله، شعرنا براحة وسكينة عميقة ونحن نرى الأمانات تصل إلى مستحقيها، ونشهد بأعيننا أثرها في حياة هؤلاء المظلومين.

الخير يزدهر بروح الأمانة

لقد أدركنا من خلال هذه الزيارة أن العمل الخيري ليس مجرد تقديم مساعدات مادية، بل هو رسالة إنسانية عظيمة، وسباق في ميادين الخير، وتجسيد لمعنى الأمانة والمسؤولية.

لقد رأينا بأعيننا كيف تتحول كل مساهمة خيرية إلى ابتسامة على وجه طفل، وإلى بصيص أمل في قلب أم مكلومة، وإلى بلسم يخفف شيئاً من جراح الحرب وآلامها.

وإننا في الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي نواصل بعون الله تعالى أداء هذه الرسالة، ملتزمين بالشفافية والمصداقية والمسؤولية، ساعين إلى إيصال الأمانات إلى مستحقيها بكل أمانة وإخلاص.

نسأل الله تعالى أن يجعلنا جميعاً مفاتيح للخير مغاليق للشر، وأن يثبت قلوبنا وأقدامنا على طريق رضاه، وألا يكلنا إلى أنفسنا طرفة عين.

كما نسأله سبحانه أن يمنّ على أهلنا وإخواننا المظلومين في غزة بالفرج العاجل، والنصر القريب، والأمن والسلامة، والعزة والتمكين.

لحمد لله رب العالمين.

محمد جلنار
رئيس مجلس إدارة الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي
باحث وكاتب

BEDİR’DEN HÜRMÜZ’E: KİBRİN ONTOLOJİK TASFİYESİ Muhammed Gülnar ile Küresel İstikbarın Modern Bedir İmtihanı Üzerine 07/05/2026

BEDİR’DEN HÜRMÜZ’E: KİBRİN ONTOLOJİK TASFİYESİ MUHAMMED GÜLNAR İLE KÜRESEL İSTİKBARIN "MODERN BEDİR" İMTİHANI ÜZERİNE

5.04.2026 21:37:00

BEDİR’DEN HÜRMÜZ’E: KİBRİN ONTOLOJİK TASFİYESİ Muhammed Gülnar ile Küresel İstikbarın Modern Bedir İmtihanı Üzerine Kibir ne kadar arşa değerse, sukut o kadar dehşetli olur. Ebu Cehil’in şarap kadehleri Bedir’in kumlarında nasıl kırıldıysa, bugünün 'yenilmez' denilen çelik kaleleri de aynı sarsılmaz iman karşısında öylece smâ bulacaktır.

19/04/2026
Want your school to be the top-listed School/college in Bahçelievler?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Telephone

Address


Meriç Sokak Arslan Iş Hanı No 8/7 D: Şirinevler
Bahçelievler

Opening Hours

Monday 09:00 - 17:00
Tuesday 09:00 - 17:00
Wednesday 09:00 - 17:00
Thursday 09:00 - 17:00