ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ

ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ

Share

Arkeoloji-Sanat-Tarih

12/04/2021

TÜRKLER VE TARİH BİLİNCİ
Türkiye; Avrupa ve Önasya tarihinin tüm gelişim evrelerini yaşamış, klâsik anlamda Batı ve Doğu dünyasının tüm kültür ürünlerini bünyesinde toplamış, dünyada “tek” ülkedir ve Türkler, bir yerde insanlığın tüm serüveninin yattığı bu kendine özgü zengin tarih hazinesinin bugün “tek” resmî mirasçıları durumundadırlar.
İnsanlığın ve Tarih'in Türkler’e emanet etmiş olduğu böylesine ağır bir mirasın bir anlamı, sorumluluğu ve amacı olsa gerektir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anadolu'nun tarihsel mirasına bir bütün olarak sahip çıkması; onu insanlığa olduğu kadar kendine de mal etmesi, koruması, araştırması, tanıtması ve bunu kültür politikasının ana ilkesi haline getirmesi doğaldır. Çünkü, Türkler için, ülkenin geçirmiş olduğu Tarih evrelerine bu tür bir bilinçle sahip çıkma; yalnızca bir “kültür ve bilim toplumu” olmanın bir gereği olmayıp, aynı zamanda üzerinde yaşanan toprağa “vatan” gözüyle bakmanın da bir vecibesidir!
Diğer taraftan şu gerçeği de göz önünde tutmak gerekiyor:
Roma İmparatorluğu Çağı'nda Küçük Asya'da etnik kökene dayalı çok sayıda devletçik vardı; bunlar, Romalılar tarafından büyük bir dünya devletinin eyaletlerine dönüştürülerek yönetilmiş; bu durum Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de fazla bir değişikliğe uğramamıştır.
Anadolu’nun tümünü kapsayan ulusal ilk politik birlik, ancak 20. yüzyılda M. Kemal ATATÜRK gibi deha sahibi bir devlet adamı tarafından gerçekleştirilebilmiştir. Bunun tarihsel değer ve anlamını Türk toplumu olarak bilimsel temellere oturtarak çok iyi bilmek ve tarihsel yapımızı yeterince bilmeyen ya da onu göreceli yorumlardan tanıyan toplumlara bunu tutarlı, objektif bir dille anlatmak zorundayız.
Ne var ki, ilkin, hâlâ sarsıntı geçirmeye yatkın görünen bu politik birliğin, Türk toplumunun düşünüş biçimine de yansıtılması, yani “ortak tarih” bilincinden kaynaklanan “homojen bir zihinsel değerler sistemi”nin kurulması; kısaca toplumun ve devletin, Hatti'den Roma'ya, Roma'dan Osmanlı'ya kadar olan ülke tarihi ile özdeşleştirilmesi gerekiyor.
Ancak bu sağlandığı takdirde mevcut politik birliğe (Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne) kendi içinde uyumlu bir iç yapı, yani özgün bir kültürel kimlik ve birlik kazandırılması mümkün olacağı gibi, dünya ile bütünleşme sürecindeki bir Türkiye'nin, yalnız endüstri ve ekonomi alanında değil, Batı'nın düşünce temelinde yatan ve önemli bir bölümü Anadolu kökenli olan “kültürel değerler sistemi”nde de önemli ortak bir paydaya ulaşılmış olacaktır.
Şunu açıklıkla itiraf etmek gerekir ki, Avrupa'da, dün olduğu gibi bugün de, genel olarak hâlâ negatif bir Türk–imajı mevcuttur. Bunun en önemli etkenlerinden biri, Anadolu'nun Yeni ve Eskiçağ tarih ve kültürlerinin, geçmiş dönemlerde – ve büyük çapta hâlâ günümüzde – neredeyse tamamen yabancı ülke bilim kuruluşlarının araştırmalarına ve göreceli yorumlarına terkedilmiş olması; Türk toplumunda ise buna karşı koyabilecek rasyonalist, rekabetçi ve revizyonist nitelikli zihinsel bir bilim potansiyelinin, bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında çok ciddi işler yapılmış olmasına karşın, maalesef hâlâ yeterince gelişmemiş olmasıdır.
Bunun doğal sonucu olarak da bu tür yabancı bilimsel araştırma ve gözlemlerin kültürel–politik yorumları Avrupa ülkelerinin genelde birleştikleri aktüel politik hedefler doğrultusunda “göreceli” biçimlenmiş; Türk toplumuna Avrupa bünyesinde “kabulü kerhen mümkün yabancı” bir unsur olarak bakılmıştır ve bakılmaya da devam etmektedir.
Bugün hâlâ Türkiye'de “Avrupa bizi tanımıyor, takdir etmiyor” gibi duygusal nitelikli genel bir yargı mevcut ise, bunun temelinde, herşeyden önce, ülkemizin tarihini bizzat işleme, yorumlama ve sonuçlarını uluslararası düzeyde savunmada gösterdiğimiz acizlik ve ihmalkârlık yatıyor.
İşte söz konusu edilen bu durumlar karşısında Tarih'le ulus olarak bizzat uğraşının Türkiye için gerek ulusal, gerekse dünya ile yakınlaşma, hattâ bütünleşme açılarından taşıdığı hayatî önem ve değer ortaya çıkıyor.
Şu halde, Türk Üniversitelerinin ilgili fakültelerinin, evrensel–bilimsel kimliklerinin yanı sıra, böyle “topyekûn bir tarih mirası”nın tam bilincinde, rasyonalist, revizyonist, rekabetçi ve kendine özgü ulusal bir öğretim ve araştırma yapısına da kavuşturulması; bunun bilimsel yorum ve sonuçlarının giderek iç ve dış kültür politikalarına ve topluma yansıtılması gerekiyor.
Türk devlet ve bilimsel kuruluşlarının, Anadolu uygarlıklarının bugün tek resmî mirasçısı olarak örneğin Eskiçağ araştırmacılığında hiç olmazsa kendi ülkelerinde birinci derecede sorumluluk üstlenmeleri ve etkinlik göstermeleri gerekirken – ki bu doğal bir haktır –, yabancı ülkelerdeki genel yargı, Türkler’in Anadolu'nun zengin tarihsel yapısına uygun, kendine özgü bir tarih bilinç ve kültür politikasından henüz yoksun bulundukları, Türk üniversitelerinin bu tür araştırmalara yatkın olmadığı, yeteri kadar elemanları, kitapları ve ekonomik güçlerinin bulunmadığı yönündedir.
Bu olumsuz imajdan hareket edilerek 1960'lı yıllardan başlayarak, Türkiye'de Eskiçağ Bilimleri alanında yabancı kökenli kazılar ve yüzey araştırmaları giderek hız kazanmış; uzun zamandan beri ise Türk biliminin bu sahadaki geleceğini vebal altına sokacak bir düzeye ulaşılmıştır.
Sonuç olarak, yabancı bilim çevrelerinde ve onların etki alanlarında, Türk makamları, Türk bilim kuruluşları ve bilim insanları hakkında öteden beri var olan negatif imaj, yani Türkler’in ellerindeki tarihsel miras ve potansiyele sahip çıkamadığı, onu korumaktan, işlemekten, tanıtmaktan aciz olduğu ve mevcut olanakları da rasyonel bir şekilde değerlendiremediği istikametindeki düşünceler maalesef hiçbir değişikliğe uğramadan devam edip gitmektedir.
Bu negatif imajdan kaynaklanan ve son yıllarda giderek yoğunlaşan daha da kötü bir durum vardır: O da; Türkler’in sahip olduğu, özellikle Hellen-Roma ve Bizans kökenli anıtları salt turistik matah olarak gördükleri; turist getirmeyen ya da parasal değeri olmayan bu tür eserlerin ise “düşman kavimlerin kalıntıları” olarak yok olmasına göz yumdukları; bu eserlerin bir an önce, “uygar dünyanın temsilcileri” olarak Batılı bilim ve kültür kuruluşları tarafından yok olmaktan kurtarılması gerektiği inancıdır. Bunun en tipik örneklerini, yabancı bilim insanlarının, Türkiye'de yapmak istedikleri araştırmalar için, ülkelerindeki araştırma kurumlarına ödenek sağlamak amacıyla verdikleri dilekçelerde ibretle izlemek mümkündür.
Türkiye'deki tüm Tarih severlerin ve Tarih bilincine sahip olanların, ülkede bu bilincine sahip olmayanları ya da bu konuda fikri olmayanları aydınlatmaları ve bu aydınlanmanın toplumsal ve siyasal sonuçlarının görülmesi dileğiyle...

Prof. Dr. Bülent İplikçioğlu

20/04/2020

Round-mouthed jug
Found in Tumulus P-Gordion
ca. 770–760 BCE.

Tümülüs P-Gordion
yak. MÖ 770–760
yuvarlak ağızlı, kulplu sürahi

19/04/2020

~Egypt~
BC 2rd millennium

Photos from ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ's post 18/04/2020

“Patara Yol Anıtı”
1993 yılında Patara antik kentinde bir kundaklama sonucu çıkan yangın daha sonra çok önemli bir anıta ait olduğu anlaşılacak olan yazılı birçok bloğun gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Bu bloklar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda (Şahin 1994; Işık – İşkan – Çevik 2001; Şahin – Adak 2004; Şahin – Adak 2007; Şahin 2014) blokların ait olduğu yapının Lykialıların İ.S. 46 yılında İmparator Claudius’a ithafen diktirdiği devasa bir anıt olduğu anlaşılmıştır. Anıtın üç tarafı yazılı olup, ön yüzünde İmparator Claudius’a ithaf yer alırken, diğer yüzlerde tüm Lykia sınırları içerisinde yer alan yolların ölçüleriyle birlikte bir listesi sunulmuştur. Anıt ve özellikle üzerindeki yol listesi çeşitli yayınlarda itinerarium (Işık 1994: 254), miliarium (Işık – İşkan – Çevik 2001), stadiasmus (Şahin – Adak 2007; Şahin 2014) ve tabellarium (Salway 2007: 195-196) olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar anıtın üzerinde adının ne olduğuna dair doğrudan bir veri bulunmadığından, içeriğinin, işlevinin ve mimarisinin verdiği izlenim doğrultusunda kullanılmıştır.

Anıtın ön yüzündeki (A) ithaf yazıtında “Roma dostu ve imparatorsever sadık müttefikler” olarak tanımlanan Lykialılar, Claudius’un Lykia’da bir süredir devam etmekte olan iç savaşı bitirerek, anıtta ifade edildiği şekliyle kendilerini “isyandan, kanunsuzluktan ve eşkıyalıktan” kurtardığını ve “dirliğe, hukuki eşitliğe ve geleneksel kanunlara” yeniden kavuşturduğunu ifade etmektedir. Ayrıca Claudius’un Lykia’daki devlet yönetimini “muhakeme yeteneği olmayan halk yığınından” alıp “en seçkin kişiler arasından seçilen danışma meclisi üyelerine” emanet ettiği de vurgulanmıştır. Bu tip bir meclis üyesi seçimi işlemine, Gagai kentinde ele geçen aynı dönemden bir başka yazıt da işaret etmektedir (French 1999/2000; Marksteiner – Wörrle 2002, 562-563; Şahin – Adak 2007, 43; Şahin 2014, 49). Anıt İ.S. 43 yılında Roma eyaleti yapılan Lykia’nın ilk valisi Quintus Veranius’un oluruyla dikilmiş olup, askeri açıdan oldukça tecrübeli olan bu vali Lykia’daki iç savaşın sonlandırılması ve bölgenin eyaletleştirilmesi için Claudius tarafından görevlendirilmiş ve 5 yıl bu görevde kalmıştır. Myra’nın doğusundaki Bonda Tepesi üzerinde de, Patara’daki anıttan çok kısa bir süre önce dikilmiş olan Claudius Anıtı’nda da yine “imparatorsever ve Roma dostu Lykialılar” Claudius’a, sağladığı “huzur ve yolların yapımı” için teşekkür etmektedirler (Marksteiner – Wörrle 2002). Bahsi geçen şiddetli iç karışıklıklar “ölümcül iç çatışmalar” tanımlamasıyla Suetonius (Claud. 25.3) ve “bazı Romalıları da öldürdükleri ayaklanma” ifadesiyle Cassius Dio (60.17,3) tarafından da aktarılmaktadır. Eğer Patara yol anıtının bu ithaf yazıtı tek başına ele geçmiş olsaydı ya da yan yüzler bir şekilde elimize ulaşmamış olsaydı, anıtın üzerinde bir de yol listesi olduğunu asla bilemezdik. Zira ön yüzdeki ithaf yazıtında ne beraberindeki yol listesine ne de genel olarak yol yapımına ilişkin bir veri bulunmaktadır. Bu nedenle ithaf yazıtı ve yol listesinin aynı zamanda yazılmamış olabileceği, anıtın ilk planlandığı zaman yol listesinin planda olmayıp, yan yüzlere yol bilgilerinin yazılmasının daha sonra gerçekleşmiş olabileceği gibi düşünceler de vardır (Salway 2007: 195).

Τιβερίωι Κλαυδίωι Δρούσου υἱῶι Καίσαρι Σεβαστῶι Γερμανικῶι, ἀρχιερεῖ μεγίστωι, δημαρχικῆς ἐξουσίας τὸ πέμπτον, αὐτοκράτορι τὸ ἑνδέκατον, πατρὶ πατρίδος, ὑπάτωι τὸ τέταρτον ἀποδεδειγμένωι, σωτῆρι τοῦ ἑαυτῶν ἔθνους, Λύκιοι φιλορώμαιοι καὶ φιλο­καίσαρες πιστοὶ σύμμαχοι ἀπαλλαγέντες στάσεως καὶ ἀνομίας καί λῃστειῶν διὰ τὴν θείαν αὐτοῦ πρόνοιαν, ἀπειληφότες δὲ ὁμόνοιαν καὶ τὴν ἴσην δικαιοδοσίαν καὶ τοὺς πατρίους νόμους, τῆς πολειτείας τοῖς ἐξ ἀρίστων ἐπιλελεγμένοις βουλευταῖς ἀπὸ τοῦ ἀκρίτου πλήθουςπιστευθείσης, δι’ ὃ τῆς πατρίδος ὑπ’ αὐτοῦ ἐπεκρατήθησαν διὰ Κοΐντου Οὐηρα­νίου πρεσβευτοῦ καὶ ἀντιστρατήγου Τιβερίου Κλαυδίου Καίσαρος Σεβαστοῦ.

Drusus’un oğlu Tiberius Claudius Caesar Augustus Germanicus’a, en yuce rahibe, hükümranlığının beşinci yılında, on birinci kez İmparator, Vatanın Babası, dördüncü kez Konsüllüğe aday iken, Roma dostu ve imparatorsever sadık müttefikler olarak Likyalılar kendi uluslarının kurtarıcısına (ithaf ettiler). Çünkü onlar onun tanrısal önsezisi sayesinde ayaklanmadan ve kanunsuzluktan ve eşkıyalıktan kurtarıldılar ve şimdi; devlet mekanizması muhakeme yeteneği olmayan halk yığınından (alınıp) en seçkin kişiler arasından seçilen danışma meclisi üyelerine emanet edildikten (ve) bu sayede (Likyalılar), Tiberius Claudius Caesar Augustus’un legatus propraetor’u olan Quintus Veranius aracılığı ile, onun (İmparator) tarafından, tekrar kendi vatanlarının efendisi yapıldıktan sonra dirlik ve hukuk işlerinde eşitliğe ve geleneksel kanunlara tekrar kavuşmuş bulunuyorlar. [Çeviri: Şahin 2014, 42]

Anıtın yollarla ilgili olan kısmı B yüzünde (yani anıtın ithaf yazıtına önden bakıldığında anıtın sol yan yüzünde) başlamaktadır. Bu yüzün üst kısmında, yol listesi başlamadan önceki girişte “Claudius ... kendi legatus propraetor’u Quintus Veranius’un hizmetiyle tüm Lykia boyunca aşağıda ölçüsü verilen yolları yaptırdı” ifadesi yer alır ve hemen ardından Patara – Ksanthos yolu ve ölçüsü ile liste başlar. Listede her bir yol bilgisi “A yerleşiminden B yerleşimine (C yerleşimi üzerinden) x stadion” prensibine göre verilmektedir

Right_side

Τιβέριος Κλαύδιος Δρούσου υἱὸς Καῖσαρ Σεβαστὸς Γερμανικὸς ὁ τῆς οἰκουμένης Αὐτοκράτωρ ὁδοὺς καθ’ ὅλην Λυκίαν ἐποίησεν διὰ τὴν Κοΐντου Οὐηρανίου τοῦ ἰδίου πρεσβευτοῦ ἀντι­στρατήγου ὑπηρεσίαν ὧν ἐστιν μέτρον τὸ ὑπογεγραμμένον·

Drusus’un oğlu Tiberius Claudius Caesar Augustus Germanicus, Yerküre’nin hâkimi, tüm Likya boyunca aşağıda ölçüm listesi verilen yolları, kendi legatus propraetor’u Quintus Veranius’un çabalarıyla yaptırdı:

... (yol ölçüm listesi ile devam ediyor)....

Mesafeler, beş örnek hariç, komşu yerleşimler arasındadır. Bu beş yol örneğinde de başlangıç ve bitiş noktaları arasında bulunan yerleşimler de verilmektedir. Yolların her zaman kentlerin kendisine kadar değil, bazı durumlarda (örneğin Phellos – Kyaneai – Myra) ana yolun üzerinde ilgili yerleşimin hizasına denk gelen bir noktada olabilecek mansio’lara kadar ölçüldüğü fikrinin aksine (Şahin 2014: 25 ve 123), mesafeler doğrudan kentsel alan arasındaki ölçüm işini yansıtmaktadır. Kent merkezlerine uğramayıp, bir yerleşimin teritoryumundan geçen yollarda o yerleşim διά (“üzerinden”; “arasından”) edatı ile verilmektedir. Yani, anıttan bir örnek olarak ἀπὸ Κορυδ[ά]λλων διὰ Ῥοδίας πόλεως [κ]αὶ Μαδαμυσσ[οῦ] εἰς Ἀκαλισσ[ὸ]ν στάδια ϙϛʹ (C yüzü, sat. 24-25) yol bilgisi “Korydalla’dan, Rhodiapolis ve Madamyssos (teritoryumlarını) geçerek Akalissos’a (götüren yol): 96 stadion” olarak çevrilip, yolun Korydalla kent merkezinden çıkıp Rhodiapolis ve Madamyssos arazilerinden ilerleyerek 96 stadion (yak. 18 km) sonra Akalissos kent merkezine ulaştığı anlaşılabilir. Bu nedenle anıtta adı geçen yerleşimlerin bağımsız kentler olma ihtimali oldukça yüksektir (Tietz 2003: 276 dn. 207; 292; Schuler 2007: 77; Schuler 2010: 81 dn. 79).

Yollar bu şekilde her biri diğerinden bağımsız bir şekilde, belli bir “itinera” (güzergâh) planı gözetilmeden ölçülüp sırlanmıştır. Örneğin ilk kısımlar, Patara’dan Ksanthos’a, Ksanthos’tan Sidyma’ya, Sidyma’dan ismi günümüze ulaşmamış bir başka yere (Kalabatia?) olan yolları sıralarken, sonrasında tekrar Ksanthos’a geçip Pinara’ya ve Tlos’a ulaşan yolları vermektedir. Devamında tekrar Ksanthos’tan bu sefer doğuya yönelip Neisa’ya oradan da Mylias yönüne Khoma’ya olan yolları sıralayıp, hemen akabinde tekrar batı Lykia’ya dönerek Pinara’dan Telmessos’a ve Tlos’a olan yolları göstermektedir. Ayrıca, orta ve doğu Lykia’daki pek çok yolu saydıktan sonra C yüzünün ortalarında Pygela – Korydalla yolunu verdikten hemen sonra tekrar batıya geçerek Patara – Phellos – Kyaneai – Myra yollarıyla birlikte doğu Lykia’nın diğer kentleri arasındaki yolları vermektedir. En sonda ise Korykos – Phaselis yolunu verdikten sonra ise Kibyra, Laodikeia ve Asia ile ilgili satırlar gelmektedir. Bazı yolların verilmemiş olması da, örn. Kasaba Ovası çevresi, Mylias ve Kabalia bağlantısı ile Lesei... ve Idebessos arası gibi kentsel bağlantılar, yapılabilecek seyahat planlarını kesintiye uğratmaktadır (krş. İşkan, şurada: Işık – İşkan – Çevik 2001, 30; Şahin 2014, 23). Anıtın en az 7 metreyi bulan yüksekliği ve en fazla 9 cm’yi bulan fakat genellikle 5-6 cm boyunda harflere sahip olması da yazıtın rahatça okunabilmesi ya da seyahat amaçlı pratik kullanımı açısından pek kullanışlı görünmemektedir. Bu bağlamda verilen yollar “itinera” (“yol güzergâhları; rotalar”) değildir. Fakat bu yollardan dolaylı olarak itinera çıkarılabilir. İlk etapta akla Itinerarium Antonini, Itinerarium Burdigalense gibi metinler ya da Roma’daki Milliarium Aureum ve Konstantinoupolis’teki Milion gibi tanıdık örnekler gelse de, Patara yol anıtı geleneksel itineraria ile de benzeşmemektedir, bununla birlikte Patara Yol Anıtı’ndaki gibi metinlerin, daha sonraki itinerarium’lara öncülük etmiş olması da mümkündür (İşkan, şurada: Işık – İşkan – Çevik 2001: 20; Şahin 2014: 20). Dahası, Patara yol anıtının gerek edebi literatürde gerekse epigrafik kaynaklarda herhangi bir örneği de yoktur. Dolayısıyla bunun gibi nedenlerle anıttaki yol listesinin bir seyahat rehberinden çok (Salway 2007: 195) eyaletleştirme ve isyan bastırma sürecinde gerçekleşen ve detaylarını tam bilemediğimiz yol yapımı/ölçümü programına ve bunun anıt üzerine işleniş planına işaret etmektedir. Böylelikle bu liste Lykia’nın eyaletleşmesiyle birlikte yapılan yol hizmetlerinin dökümü niteliğinde olup, ayrıca iç çatışmalarda hem kentlerde hem de kırsalda oluşan özellikle ön yüzünde belirtilen isyan, kanunsuzluk ve eşkıyalık gibi güvenlik sorunlarının da tüm ülkede çözüldüğünün, Roma “barış”ının ve aynı zamanda egemenliğinin ülkenin tamamına ulaştığının mesajını yansıtmaktadır.

Anıtta bahsi geçen yolların gerçekten inşa edilip edilmediği de tartışma konusudur. Bilim dünyasında Claudi­us’un yol inşa ettirmeyip sadece ölçüm yaparak Lykia yollarını resmi cursus publicus’un bir parçası haline getirdiği, böylece de Roma’nın egemenliğinin sembolize edilmiş olduğu, “ὁδοὺς ... ἐποίησεν” (“yolları … yaptırdı”) kısmının da “yol inşası” olarak anlaşılmaması gerektiği düşünülmüş, tek başına yolların ölçümünün bile bölgede Ro­ma egemenliğini vurgulamak için yeterli olduğu ifade edilerek her yolun yeni inşa edilmiş olamayacağı dile getirilmiştir. (Biagi 2008: 306-307; Rousset 2013: 68-70; Polla – Rinner 2009: 85-86). Lykia’nın eyalet yapıldığı İ.S. 43 ve anıtın dikildiği İ.S. 46 yılı arasındaki 3 yıl içerisinde tüm ülkedeki yolların hiç yokken yapılmış olması pek mümkün gözükmemektedir (Lebreton 2010: 67-74). Yazıtta ὁδοί (“yollar”) sözcüğü için kullanılan ποι­έω (“yapıyorum”) fiili genel bir anlam ifade etmektedir. Bununla birlikte yapılan iş kapsamında, C yüzünde 5. satırda Idebessos’tan Kitan­au­ra’ya verilen yolda geçen κατεσκεύασται (“inşa edilmiştir”) sözcüğünden anlaşılacağı üzere inşa faaliyetleri de bulunmaktadır (krş. İşkan, şurada: Işık – İşkan – Çevik 2001: 28-29 ve 50). Bonda Tepesi’ndeki Claudius Anıtı’nda da benzer şekilde “κατασκευὴ τῶν ὁδῶν” (“yolların inşası”) ifadesi geçmektedir. Yapılan yol ölçümleri her bir yol bazında hassas verilmiş olmakla birlikte, mesafeler genel anlamda tüm inşa işini yansıtamaz, çünkü yollar arazide pek çok yerde aynı hat üzerinde ilerlemektedir. Örneğin en çok yol bağlantısının bulunduğu Tlos’a ya da Tlos’tan verilen yollar arasında Ksanthos, Pinara, Telmessos ve Kadyanda yolları bulunmaktadır. Fakat bu yollar arazide birbirinden tamamen bağımsız ya da farklı güzergâhlara sahip olmayıp, büyük ihtimalle Ksanthos Nehri’nden önce birleşmekte ve sonrasında Tlos’a tek bir yol olarak ulaşmaktaydı (Şahin 2014: 25; Ksanthos Vadisi’ndeki kesişmeler için bkz. Rinner 2009a, ayrıca bkz. Rinner 2009b: 226-227 ve Harita VIII.6). Bu da ön planda olan asıl işin ölçüm olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Lykia’dan Claudius Dönemi’ne ait tek bir miltaşı bile bilinmemesi de dikkati çeken diğer bir durumdur.

Yol listesinde Lykia’nın üç bölgesinin adı geçmektedir. Bunlar kuzeyde günümüz Elmalı ilçesinin çevresine denk düşen Mylias, doğuda Kemer ilçesinin yak. 10 km kadar batısında kalan Mnarike ve batıda merkezi Göcek’in yak. 20 km kadar kuzey kısımlarına ulaşan Oktapolis bölgeleridir. Liste Lykia dışında kalan ama onunla bağlantılı olan bazı kent ve bölgelerin isimlerini de vermektedir. Yol listesi Lykia içerisinde doğuda son yerleşim olarak Onobara’yı göstermekte, oradan da o dönemde Galatia Eyaleti içerisinde kalan Pamphylia’daki (Brandt 1992: 98; Özdizbay 2008: 861; Şahin – Adak 2007: 85-93; Onur 2008: 65; Şahin 2014: 84-93) Attaleia’ya yol vermektedir. Kuzeyde Asia içerisinde kalan Kibyra’yı (Corsten 2007) son istasyon olarak verirken, Kibyra ve Laodikeia arasında gerçekleştirilen fakat yazıtın ilgili kısımlarının okunamamasından dolayı tanımlanamayan bir faaliyeti de kaydetmektedir. Batıda Kaunos son kent olarak görünmekle birlikte, yazıtta bu kentle birlikte herhangi bir bölgenin adının geçmiyor olması, bilim dünyasında kentin Lykia’ya dâhil olduğunu düşündürmüştür (Marek 2006: 101, 188-189; Takmer 2007; Marek 2011; Adak – Wilson 2012: 13-14). Fakat Kaunos’la ilgili kısımları bu açıdan önemli olabilecek ancak hakkında henüz sadece bir ön rapor yayımlanmış olan Andriake gümrük yazıtı (Takmer 2007) ve Patara Yol Anıtı hariç, bu tartışmada kullanılan hiç bir belge Lykia-Pamphylia eyaletinin kurulduğu Vespasianus Dönemi’nden önceye ait değildir ve Kaunos’un Claudius Dönemi’nde Lykia Eya­leti’nde olduğunu kanıtlamaya yetmemektedir. Bu ve benzeri nedenlerle de kentin Lykia içerisinde olmadığı görüşleri de kaleme alınmıştır (Şahin – Adak 2007: 93 ve 291; Şahin 2013a; Şahin 2014: 423).

Yol listesinde limanların olmaması da merak konusu olmuş ve buna bazı öneriler getirilmiştir. Bir öneriye göre, yollar ekonomik, sosyal ve kamu ihtiyaçları doğrultusunda yapılmamış, bu nedenle askeri öncelik gözetilerek topografya zorunlu kılmadıkça limanlara yol verilmemiştir (Şahin 2014: 25; krş. İşkan, şurada: Işık – İşkan – Çevik 2001: 47). Diğer bir öneride ise, limanlara ula­şım deniz yoluyla daha kolay sağlandığından kara yolu bağlantılarını vermeye gerek duyulmadığı belirtilmektedir (Mittenhuber 2009b: 62; ayrıca bkz. Polla – Rinner 2009: 85-88). Daha farklı bir öneri ise, limanların anıtın dikildiği dönemde polis statüsünde olmadığı yönündedir (Schuler 2010: 81 dn. 79). Yol listesi incelendiğinde, en azından beş liman yerleşimi olduğu görülebilir: Telmessos, Patara, Gagai, Korykos ve Phaselis. Yazıtta tamamlanan Kalabatia da altıncı olabilir (İşkan, şurada: Işık – İşkan – Çevik 2001: 32; Şahin 2014: 137-141). Fakat anıtın genelinde aynı teritoryum içerisinde kalan iki birim arasında ya da hatta büyük ihtimalle, bir kentin teritoryumunda yer alan bir yerden başka bir yere yol hiçbir zaman verilmemiştir. Dolayısıyla bazı limanların yol listesinde gösterilmemiş olması, çoğunlukla, bu limanların zaten belki de zaten listede yer almış başka kentlerin teritoryumunda olması ve yolların da limanların bağlı bulundukları kentlere zaten verilmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.

Bahsedilen yönleriyle ve burada anılamayan diğer özellikleriyle Patara Yol Anıtı, gerek ön yüzündeki ithaf yazıtı, gerekse yan yüzlerindeki yol listesi açısından eşsiz bir eser olup epigrafi tarihi için de çok önemli bir buluntudur. Sadece Lykia’nın tarihi ve antik coğrafyası ve ayrıca Lykialıların Roma ile ilişkileri için değil, aynı zamanda Roma’nın imparatorluk ve güç politikaları ile Roma eyalet yapılanmasını anlamak için de temel bir başvuru kaynağı niteliğindedir. 2004 yılında beri sürdürdüğümüz sistematik yüzey araştırmalarında, yol anıtında verilen yolların ilerlediği hatlar ve bu hatlara iz verebilecek her türlü veri incelenmekte, bunlardan önemli sonuçlar elde edilmektedir (Şahin 2008; Şahin 2009; Takmer 2010; Şahin 2010a; Şahin 2010b; Şahin 2011; Onur – Alkan 2011; Uzunoğlu – Taşdelen 2011; Alkan 2011a; Alkan 2011b; Şahin 2013a; Şahin 2013b; Takmer – Oktan 2013; Onur – Oktan 2013; Takmer – Alkan 2013; Uzunoğlu – Taşdelen 2013; Onur 2015).

Kaynak:Fatih Onur

KARAMAN KALESİ 24/02/2019

Karaman İl Merkezinde yer alan, Karaman Kalesi’nin yapımı MS 11. yy’ın sonlarında MS 12. yy başlarında inşa edildiği düşünülmektedir. Karaman Kalesi, iç içe üç surdan oluşmaktadır. Bunlar dış, orta ve iç kale adlarını almaktadır. Bunlardan biri höyük üzerinde yer alan iç kale sağlam olarak günümüze ulaşabilmiştir. Höyüğün etrafını dolaşan orta kale surlarının bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Selçuklular devrinde yenilenme görmüş, sonraki dönemlerde ise kent Karamanoğulları’nın egemenliğine girdiğinde kentin surları tekrar yenilenmiştir. Osmanlılar 1465 yılında iç kaleyi tekrardan onarmışlardır. Bu onarımlarda daha önce yıkılmış olan yapıların kitabeleri ve mimari parçaları kalenin beden duvarlarında kullanılmıştır. İç kale Bronz, Roma ve Bizans çağlarına ait izler taşıyan bir höyük üzerinde yer alır. İç kale dördü yuvarlak beşi dört köşe olmak üzere dokuz kuleden oluşmaktadır.

Photos from ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ's post 28/01/2019

Uxmal Ruins - Yucatan

The Magic and History of Uxmal
The name Uxmal means ‘thrice-built’ in Mayan. This name refers to the construction of its highest structure, the Pyramid of the Magician which was built on top of existing pyramids. In this case, five stages of construction have been found.

Uxmal was one of the largest cities of the Yucatán peninsula on the Ruta Puuc (Puuc Route), and at its height was home to approximately 20,000 Maya. Uxmal and other surrounding Puuc sites flourished in the Late Classic Period (around 600-900 AD) before they were overruled by neighboring settlements. The rulers of Uxmal are also thought to have presided over the nearby settlements of Kabah, Labná and Sayil. There are several sacbes (white roads of the Maya) connecting the nearby sites.

Photos from ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ's post 21/01/2019

The Mortuary Temple of Hatshepsut (Deir el Bahri)

The mortuary temple of Hatshepsut is the most beautiful in the necropolis, and the queen herselfis one of the most colourful figures in ancient Egyptian history.She was the daughter of Thutmose I and the only one of his children of direct royal lineage, being the child of the Great Royal Wife, Queen Ahmose.Her two half- brothers were by lesser wives.However, Hatshepsut ruled concurrently with Thutmose II and his son, Thutmose III.For half a century (c. 1500-1450 BC) there occurred what is usually regarded as a feud in the family of the Thutmosides: evidence of pharaonic vanity (Hatshepsut removed part of the roof of her father's colonnade at Karnak in order to erect hergreat granite obelisks), petty jealousy (Thutmose III later built a wall to hide her obelisks and removed her name in order to insert his own), and what might be seen as vicious acts of frustration.Hatshepsut’s body has never been identified with certainty.Her red sandstone sarcophagus had been enlarged to receive the body of her father, Thutmose I, while her own sarcophagus contained the mummy of Thutmose II, who appears to have died prematurely, after a short co-regency with Hatshepsut.Then, when Thutmose III finally came to the throne, he obliterated all references to the ‘female pharaoh’ from every temple in the land, particularly from Deir el Bahri.

11/01/2019

"Nasır El-Mülk Camiisi"
Caminin pek çok farklı ismi vardır. Çoğunlukla “Pembe Cami” olarak bilinir, aynı zamanda “Renkli Camii”, “Gökkuşağı Camii” veya “Kaleidoscope (sürekli değişen manzaralı) Camii” denir. Bu, ışığın ve ibadetin iç içe girdiği bir alandır. Gün doğuşu ile cami hayat bulur ve renkler, dönen dervişler gibi gün boyu dans ederek dolaşır; zemin, duvarlar, kemerler ve yükselen kuleler üzerinde yansır. Ziyaratçilerde, sanki renkli bir t**a ilk gün ışığı çarpıyormuş ve renkli top binlerce kelebeği her tarafta havaya uçuruyormuş etkisi yapar.

02/10/2018

Machupicchu, Peru

25/09/2018

Herculaneum dan taşlaşmış bir somun ekmek. MS 79'da pişirildi ve 1932 yılında ortaya çıktı. Daha ironik olan şey ise üzerinde damgalanmış kelimeler olması. Yazının çevirisi ise şudur: hızlı yapılmıştır "köle".
It's a petrified loaf of bread from Herculaneum. It went into the oven in 79 AD and came out in 1932. Rather ironically it's stamped with words that translate as; "made by speedy the slave".

Photos from ARKEOLOJİ VE SANAT TARİHİ's post 24/09/2018

Biritish Müzesi koleksiyonunda bulunan bu eser en güzel örneklerden biridir. Sitilistik ve anatomik olarak bu bir başyapıttır. MÖ 1. yy'da Rhodos'tan mermer mezar kabartması olarak tasvir edilmiş yunan savaşçısına bakıyoruz. Üzerine zırh, savaş başlığı giyen ve kaide üzerinde kıvrımlı bir yılanla, bu savaşçı bize ölümün ruhunu sunmakta. Bu levha MÖ erken 5.yy'dan zırhlı bir askeri tanımlıyor.
This is one of most beatifull objects in the collection at the British Museum. Stylistically and anatomically ıt's a masterpiece. We're looking at a marble grave relief depicting a Greek warrior from 1st century BC Rhodes. The warrior is wearing a cuirass and helmet and the serpent at the base represents the soul of the deceased. It depicts the soldier wearing the armour from an earlier period-the mid 5th century BC.

Want your school to be the top-listed School/college in Antalya?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Website

Address


Antalya