24/01/2022
TÜRK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNİN ÖNCELİKLİ PROBLEMLERİ NELERDİR?
“Milli eğitim hizmetlerine yıllarını vermiş birisi olarak sizce Türk mili eğitim sisteminin öncelikli ilk on problemi nelerdir? “ diye bir soru geldi.
Milli eğitim teşkilatının merkezinde taşrasında değişik birimlerinde farklı unvanlarla uzun yıllarını geçirmiş bir eğitim emektarı olarak oldukça geniş ve karmaşık olan bu mevzuda tabi ki birçok meslektaşım gibi benim de kendime göre görüşlerim vardır. Her ne kadar artık “Unumuzu eleyip eleğimizi duvara asmış” vaziyette isek de bildiklerimizi paylaşmak elbette her şeyden önce bir eğitimci sorumluğunun ve duyarlılığının gereğidir, diye düşünüyorum. Son yıllarda aktif görevde olmadığımız için mevcut işleyişe yerinde tanık olmamakla birlikte, eğitim öğretimle ilgili çalışmaları ve gelişmeleri basından ve konuyla ilgili yayınlardan takip etmekteyiz. Hem bu bilgiler hem de geçmişteki deneyimlerimizin ışığında, devasa eğitim teşkilatının karmaşık sorunlarının içinden yöneltilen soru çerçevesinde önemli ve öncelikli gördüğüm ilk on problemi şöyle sıralayabilirim;
1. Öğretmenlerin niteliği ve öğretmen yetiştirme
2. Müfredat ve derslerin niteliği
3. Temel eğitimin / İlköğretimin önemi
4. Ders kitapları ve eğitim materyalinin niteliği
5. Ölçme değerlendirme ve sınavlar
6. Rehberlik ve yöneltme çalışmaları
7. Yatırımlar ve kaynakların rantabl kullanımı
8. Eğitim çalışanlarının istihdamı, görevde yükselme ve liyakat
9. Okuma - yazma becerisi ve alışkanlığı
10. Eğitim öğretim – kültür sanat ilişkisi
1. Öğretmenlerin Niteliği ve Öğretmen Yetiştirme: Öğretmen temininde ilk sıradaki kaynağın eğitim fakülteleri olması doğaldır ve elbette tercih edilen bir durumdur. Lakin diğer bazı mesleklerde olduğu gibi, öğretmenlik mesleğinin de daha çok sahada, yani işin mutfağında öğrenildiği bir gerçektir. Bunun için mesleğe yeni başlayan öğretmenlerin adaylık eğitiminin ciddiye alınması ve müteakiben hizmet içi eğitim programlarıyla tam anlamıyla öğretmen olarak yetiştirilmeleri çok önem arz etmektedir. Diğer taraftan taşradaki eğitim yöneticiliğim yıllarımda başka alanlardan (örneğin Ziraat Fakültesi çıkışlı gibi) mezun olmakla birlikte çok başarılı, Eğitim Fakültesi çıkışlı olduğu halde sorunlu ve başarısız öğretmenler gördüm. Öncelikle bedeniyle ve ruhuyla bu işi sevmeyenlerin, mesleğe gönülden bağlı olmayanların bu mesleğe adım atmamaları lazım. Bunun için de öğretmen seçiminde sadece kps sınavları yeterli görülmeyip, ilaveten yüz yüze mülakat benzeri başka bir sistem de devreye sokulmalıdır.
2. Müfredat ve Derslerin Niteliği: Artık dijital teknoloji çağındayız, bilgiye ulaşmak o kadar kolaylaştı ki bir tuşa basmakla aradığımız her bilgiye ulaşabiliyoruz, dünyanın öbür ucundaki gelişmelerden an be an haberdar olabiliyoruz. Üstelik genç kuşak bilişim teknolojisini daha seri kullanıyor, bu bakımdan artık günümüzde “öğrenci öğretmenden önde gidiyor” diyebiliriz. Hal böyle olunca daha çok ezbere dayalı eski öğretim sisteminin hiçbir anlamı kalmadı, o halde ders kitapları ve eğitim öğretim programları yaşanılan çağa uygun düşecek nitelikte silbaştan güncellenmelidir. Derslerin içeriği ve ders programları öğrencinin araştırmasına, sorgulamasına, meselelere kafa yorup tartışmasına ve bireysel yeteneklerini kullanabilmesine imkân verecek şekilde planlanıp uygulanmalıdır. Öğretmenler de eski öğretim metotlarını terk ederek, kendi alanıyla ilgili bilgileri motamot aktarmaktan öte öğrencilerin becerilerini geliştirmeye yönelik rehberlik ve yöneltmeye çalışmalarına ağırlık vermelidirler.
3. Temel Eğitim / İlköğretimin Önemi: Okulöncesi eğitim alan öğrencilerin ilerideki öğrenim kademelerinde ve yetişkinlik hayatında daha başarılı olduklarına ilişkin bilimsel araştırmalara dayalı görüşler var. Bu görüşlerin aksini iddia edecekler de olabilir elbette, ancak bilimsel veriler ve tespitler her zaman eğitimcilerin öncelikli rehberi olmalıdır. Okul öncesini müteakip ilkokul süreci öğrencinin kişiliğini bulmasına en çok etki eden dönemdir. “Bir insan için en büyük şans, ilkokuldayken iyi bir öğretmene düşmektir!” diye bir söz duymuştum, gerçekten de öyledir. Nasıl ki çürük temel üzerine bina inşa etmek imkânsız ise -birkaç istisnai örnek olsa bile- sağlam bir temel eğitim dönemi geçirmemiş öğrencilerden ne ilerideki öğrenim basamaklarında ne de çalışma hayatında başarı beklemek mümkün değildir. Bunun için nitelikli öğretmen yetiştirmek esaslı bir devlet politikası haline getirilmeli, özellikle ilkokul öğretmenlerinin yetiştirilmesinde özel bir ihtimam gösterilmesi önem arz etmektedir.
4. Ders Kitapları ve Eğitim Öğretim Materyalinin Niteliği: Ders kitapları başta olmak üzere her türlü eğitim öğretim araç gereçleri de çağın gerektirdiği şekilde öğrencilerin hazır buluşluk düzeyine uygun olarak geliştirilip güncellenmelidir. Zaman zaman basına da yansıdığı üzere günümüzde en çok eleştiri getirilen eğitim sorunlarından birisi de ders kitaplarında öğrenci seviyesine uygun düşmeyen gereksiz birtakım soyut bilgilerin olduğu yönündeki görüş ve iddialardır. Bu bakımdan her türlü eğitim öğretim materyali bazı teorik bilgileri öğretme aracı olmaktan ziyade, öğrencilere kazandırılacak davranışların pratik hayatta kullanılmasına öncelik veren bir anlayışla hazırlanmalıdır. Gerek ders kitapları gerekse eğitim öğretim sürecinde yararlanılacak diğer kaynaklar ilgili komisyonlarda yeterince incelenip değerlendirildikten sonra eğitim öğretim materyali olarak kullanılmasına izin verilmelidir.
5. Ölçme-Değerlendirme ve Sınavlar: Sınavlar ve sınav sorularının niteliği öğrenciyi, düşünmeye, araştırmaya, düşündüklerini yorumlayıp analiz etmeye, yorumlarından sonuç çıkarmaya yönelik olmalıdır. Ortaokuldayken “Terliksi hayvanın hücre yapısını çiziniz, yaşam koşullarını anlatınız!” şeklindeki bir soruyu tam cevaplandıramadığım için Fen Bilgisi dersinden bütünlemeye kalmıştım. Soruya konu olan tek hücreli hayvanı bugüne kadar hiç görmedim, hayatta bana hiç lazım olmadı. Bu nevi konular olsa olsa uzmanlık alanına girmesi lazım gelir, öğrenci ileride o alanda öğrenim görürse detaylarını bilsin tabi ki ama henüz ilkokul veya ortaokul seviyesinde bu tür ölçme değerlendirme yöntemleriyle esas ilgi alanına ilişkin becerileri köreltilmesin, şevki kırılmasın. Öğretmen, öğrenci başarısını ölçerken sınavların yanı sıra eğitim öğretim süreci boyunca öğrencinin sınıf içinde gösterdiği performansını da dikkate almalıdır, sınavlar tek başına başarıyı ölçme aracı olmamalıdır.
6. Rehberlik ve Yöneltme Çalışmaları: Okul yöneticileri, uzman ve rehber öğretmenler henüz ortaokul seviyesindeyken üst öğrenim basamaklarına geçişleri aşamasında aileleriyle de koordineli olarak öğrencilere yönelik gerekli rehberlik ve yöneltme çalışmalarını titizlikle yürütüp takip etmelidirler. Bu anlamda günümüz öğrencilerinin şanslı, bizim kuşağın ise oldukça şansız olduğunu söyleyebiliriz. Bugün birçok insanın, öğrenim gördüğü yüksek öğretim programıyla hiç alakası olmayan alanlarda çalıştığı bir gerçektir ki ben de onlardan biriyim. Dört yıl boyunca öğrenim gördüğüm fakültede okurken bir gün Öğretmen ve eğitim yöneticisi olacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Öğretmen yetiştiren bir kurumda okumuş olsaydım acaba durum farlı mı olurdu bilmiyorum! Zira birinci maddede de değinildiği üzere eğitim öğretim kurumlarımızda, öğretmen yetiştiren kurumdan mezun olduğu halde yaptığı işi sevmeyen, mesleğe adapte olamayan pek çok örnek vardır. Öyle de olsa henüz ortaokul çağlarındayken öğrencilerin geleceğe ilişkin hedeflerini belirleyip benimsemelerine yardımcı olmak, ailelerinden ziyade okul yönetimlerinin ve öğretmenlerin üzerinde titizlik göstermeleri gereken hususların başında gelmektedir.
7. Yatırımlar ve Kaynakların Rantabl Kullanımı: Okul/kurum yatırımları ihtiyaca binaen bölgesel ve demografik şartlar dikkate alınarak yapılmalıdır. Bir zamanlar ülkemizin birçok yöresine art arda sağlık meslek liseleri yapılmıştı, günümüzde bunların birçoğu kapanmış, bazıları da başka bir kuruma dönüştürülemediğinden atıl vaziyettedir. Yine geçmişten günümüze, yakın çevrede okul türünün niteliğine uygun öğrenci potansiyeli olmadığı halde bazı yerel talep ve baskılarla küçük yerleşim yerlerine bile Anadolu liseleri açıldı. Bu okullara genellikle başka tercihlerine yerleşemeyen öğrenciler kaydedildi ve zamanla bu okullar kuruluş amacında belirlenen hedeflerin çok altında kalan vasat okullar haline dönüştü. Ankara – Konya karayolu üzerinde Kulu – Cihanbeyli arasında bir mevkide Konya istikametine giderken yolun sol tarafında bir zamanlar yapılıp daha sonra da öğrenci yetersizliğinden kapanmış bir yatılı ilköğretim bölge okulunun harabeye dönmüş kalıntıları o yoldan gelip geçenlerin dikkatini çekmektedir. Ulaşım imkânları ve ekonomik durum itibariyle oldukça elverişli olan böyle bir yere vaktiyle öyle bir okulun yapılmış olması hangi aklın eseridir sormak lazım! Ders araç gereç ve materyaliyle ilgili yatırımlarda da aynı hassasiyeti göstermek öncelikle eğitim teşkilatını yönetenlerin sorumluğundadır. İlk dillendirildiğinde gerek eğitim teşkilatlarında gerekse toplum nezdinde büyük heyecan oluşturulan Fatih projesi de bu anlamda çokça eleştiri alan yatırımlardan birisidir. Bu fakir milletin vergilerinden sağlanan kaynakların yok yere heba edilmesine kimsenin gönlü razı olmamaktadır. Özelikle küçük yerleşim yerlerinde bir okulun açılmasının, yörenin ekonomik hayatına canlılık katacağı anlayışı yaygındır. Oysa eğitim planlaması böyle lokal ve sıradan anlayışlara kurban edilmeyecek kadar hayati önem taşımaktadır.
8. Eğitim Çalışanlarının İstihdamı, Görevde Yükselme ve Liyakat: Yardımcı hizmetler personelini ve genel idare hizmetleri sınıfında görev yapan masa memurlarını bir tarafa bırakırsak, öğretmenlik mesleğine giriş ve meslek içinde kariyer basamaklarında yükselme belirli kriterlere bağlı olması arzu edilen bir durumdur. İçişleri, Emniyet teşkilatı, Milli Savunma ve Adalet teşkilatı gibi kurumlarda olduğu gibi, taşrada Öğretmen olarak göreve başlayan meslek mensubu belirli bir deneyim süreci içinde ilçe, il ve bakanlık merkez teşkilatındaki yönetim görevlerine yükselebilmelidir. Bunun herkese açık, herkesçe kabul edilebilir değerlendirme ve takdir kıstasları olmalıdır. Yani, örneğin ilk kez bir okulda öğretmen olarak mesleğe başlayan bir eğitim çalışanı ne zaman hangi hallerde okul yöneticisi veya ilçe müdürü olabileceğini, ne zaman il veya bakanlıkta yönetim pozisyonlarına gelebileceğini az çok öngörebilmelidir. İnsan iyi bir sınıf öğretmeni, iyi bir Edebiyat öğretmeni, iyi bir Matematik öğretmeni, iyi bir Beden Eğitimi öğretmeni olabilir. Oysa yöneticilik farklı bir alandır, yönetim bilimiyle ilgilenenler yöneticiliği “Sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisi” diye tarif ederler. Yani yöneticiliğin bir sanat, bir de bilim yönü vardır ki bu da daha çok o alanla ilgili eğitimle birlikte deneyimler sonucu kazanılmaktadır.
Öğretmenlik mesleği dünyanın birçok ülkesinde toplum nezdinde hala en çok saygı gören mesleklerin başında gelmektedir. Prof.Dr. Ziya Selçuk hocanın Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte her kesimde olduğu kadar, eğitim camiasında da öğretmenlik mesleğine hak ettiği değeri veren bir anlayışsın yerleşeceğine dair bir umut doğmuştu. Geride bıraktığımız süreç içinde, bu anlayışın söylemden çok eyleme ne kadar geçirilebildiği tartışılabilir bir durumdur. Bilhassa son zamanlarda eğitim teşkilatında görevde yükselmelerde geçmişe nazaran liyakatin daha çok ihlal edildiği, siyasal ve sendikal baskılarla yönetim görevlerine atamalar yapılmakta olduğu yönündeki görüşler çeşitli kesimler tarafından sık sık dile getirilmektedir. Öyle ki adam müdür yardımcılığı bile yapmamış bir bakıyorsunuz ilçe müdürü, il müdürü ya da bakanlık merkezinde önemli bir yönetim görevine atanmış! Bu durum hem diğer çalışanlar hem de kişinin kendisi açısından kurum içi çatışmalara neden olduğu kadar, kurumsal ilişkileri de olumsuz yönde etkilemektedir. O halde mesleğe giriş, çalışma esasları ve görevde yükselme ölçütleri yönetim değişikliklerinden etkilenmeyecek şekilde köklü esaslara bağlanmalı, milli eğitim teşkilat yasası ivedilikle çıkarılarak hayata geçirilmelidir.
9. Okuma – Yazma Becerisi ve Alışkanlığı: Öğrencilere okuma alışkanlığı ile birlikte düşündüklerini düzgün ifadelerle yazıya geçirebilme alışkanlığı henüz ilkokul seviyesindeyken kazandırılmalıdır. İlkokul yıllarından bugüne kadar hemen hemen her fırsatta kitap okuyan, gerektiğinde düşündüklerini yazıya geçirme alışkanlığı olan birisi olarak alanı ne olursa olsun bütün eğitimcilerin Türk dilinin temel bilgilerine vakıf olmaları ve dilimizi kusursuz bir şekilde kullanabilmeleri gerektiğine inanıyorum, bunun için de sürekli okumak gerekiyor. Öğrencilere okuma alışkanlığı kazandırabilmek yerel basında haber konusu yapmak için göstermelik birkaç saatlik okuma seanslarıyla olmuyor ne yazık ki öncelikle öğretmenlerin okuma alışkanlığı kazanmaları gerekir doğal olarak. Görev yaptığım yerlerde bırakınız diğer branş öğretmenlerini hiç roman okumamış, hayatında bir şiir ezberlememiş, yazdığı birkaç satırlık bir dilekçede bile bir sürü yazım hatası yapan Türkçe / Edebiyat öğretmenleriyle karşılaştım.
Kimse alınmasın ama takip ettiğim eğitim içerikli yayınlarda ve eğitimcilerin yer aldığı paylaşım sitelerinde bir cümleyi doğru dürüst kusursuz yazamayan meslektaşlarımızı görüyorum. Özellikle (-de) bağlacının, (–mi)soru edatının, (-ki) ekinin, özel isimlerin, coğrafi yer ve kurum isimlerinin, birleşik kelimelerin yazımı gibi ilkokul seviyesindeki birtakım temel Türkçe bilgilerinin yazımında eğitimcilerin yazım kusurlarını gördükçe “Bu arkadaşlar bir zamanlar öğretmenlik yapmış olabilirler mi?” diye düşünmeden edemiyorum. Bu noktada bir anımı zikretmeden geçemeyeceğim. Yıllar önce görev yaptığım okulumun adı “Vehbidinçerler İlköğretim Okulu” idi, yani okulumuza eski Milli Eğitim Bakanımızın ismi verilmişti. Fakat resmi yazışmalar başta olmak üzere okulla ilgili her türlü yazışmalarda okulun adı kurum ismi gibi değil de insan ad-soyadı gibi “Vehbi Dinçerler” olarak yazılmaya devam ediliyordu. Bu durumu gerek okul idaresine gerekse birlikte görev yaptığımız arkadaşlara defalarca izah ettiğim halde, bir türlü alışkanlıklarından vazgeçirememiştim. Örneğin Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesini artık (Mustafa Kemal Paşa), Yeşilırmak’ı (Yeşil Irmak), Şanlıurfa’yı (Şanlı Urfa), Abidinpaşa Lisesini (Abidin Paşa) yazmıyorsak Vehbidinçerler İlköğretim Okulunu da (Vehbi Dinçerler) olarak yazmamamız gerekiyor, çünkü artık insan ismi olmaktan çıkmış, kurum ismi olmuştur.
“Aman bu kadar detaya ne gerek var, önemli olan meramımızı anlatmak değil mi?” diyenler olabilir, lakin öncelikle eğitimcilerin bu hususta azami hassasiyet göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde diğer kesimlere nasıl örnek olabiliriz ki!
10. Eğitim Öğretim - Kültür Sanat İlişkisi:Sayın Cumhurbaşkanının ağzından “Eğitim öğretimde ve kültür sanatta istediğimiz hedefleri yakalayamadık!” itirafını sizler de defalarca duymuş olmalısınız. Zira eğitim öğretim işleriyle, kültür sanat faaliyetleri etle tırnak misali hep iç içe ve birlikte yürütülmesi gerekir. Özellikle eğitim yöneticilerine ve öğretmenlere bu hususta çok iş düşüyor, lakin birçok meslektaşımız halen eğitim öğretimin yegâne amacının “sınavlarda akademik başarıyı yakalamak” olduğunu zannediyor. Bu anlayışın sonucu olarak yüksek puanlarla en iyi okullara girip, kaliteli bir eğitim öğretim sürecinden geçtiği halde içinde yaşadığı toplumla ve çevresiyle uyum sağlayamayan, gerçek hayatta başarılı olamayan nice insanlar biliyoruz. Eğitim yöneticisi olarak görev yaptığım yerlerde edebiyatla, bilhassa şiir sanatıyla yakından ilgilendiğim için yerel basın tarafından zaman zaman eleştirildiğim oldu. Oysa bir öğretmenin, bir eğitim yöneticisinin kültür sanatla yakından ilgilenmesi kadar doğal ne olabilir ki! Eğitimcilerin görevi sadece görev yaptıkları kurumlarda akademik başarı sağlamaktan ibaret olmamalıdır. Bilakis her kademede görev yapan eğitim mensupları hayatta sadece diplomayla başarılı olunmayacağını, mutluluğun yakalanamayacağını, bireysel ve toplumsal huzurun sağlanmasında başka yeteneklerin, başka uğraşların da gerekli olduğunu kendi yaşantılarıyla ve toplumsal ilişkileriyle çevrelerine yansıtarak rol model olmalıdırlar.
-----------
Eğitim öğretim gibi toplumları millet yapan, bir milletin geleceği açısından hayati önem taşıyan devasa organizasyonun sorunlarını, klasik bir sıralamaya tabi tutarak on maddeye sığdırmamız elbette mümkün değildir. Bu bağlamda ivedilikle neşter vurulması gereken başka sorunlar da ilave etmek mümkündür. Taşrada eğitim yöneticiliği yaptığım yıllarda en büyük sorunun mülki idare ile eğitim teşkilatı arasındaki ilişkilerde yaşandığına nice kez tanık oldum. Büyük şehirlerde bu durum pek fark edilmiyor olabilir, çünkü büyük ölçekli yerlerde hem valiler hem de kaymakamlar daha deneyimli oluyor, hem de kurum sayısı çok olduğundan eğitim çalışanlarının mülki idareyle ilişkileri fazla olmuyor. Örneğin ben Mamak’ta öğretmenlik yaparken valinin ya da kaymakamın bizlerin amiri olduğunun bile farkında değildim, zira hiç ilişkimiz olmadı. Ama bilhassa küçük yerleşim yerlerinde tam tersi bir durum söz konusu ki mülki idare yetkilileri iyi niyetli olsalar bile kaş yapacağım derken göz çıkarmaya benzer, istenmeden eğitim öğrettim sürecinde yanlışlara, aksaklıklara neden olabiliyorlar. Böyle yerlerde zaman zaman öyle oluyor ki Türk milli eğitiminin temel amaçları ve merkez teşkilatından gelen uygulamaya ilişkin yazılı talimatlar bir tarafa “Vali beyin ya da kaymakam beyin emri böyle, böyle olması gerekiyor” şekline dönüşebiliyor. Mevcut hiyerarşi içinde de yapılanların yanlış olduğu bilinse de idareyle başı derde girmemesi için eğitim çalışanları karşı görüş beyan etmekten imtina ediyor genellikle.
İlkokulda okuduğum yıllarda öğretmenimizin “Öğretmenin dersini Cumhurbaşkanı bile bölemez!” diye bir söz söylediği aklımda kalmış. Elbette Cumhurbaşkanı ve Milli Eğitim Bakanı sembolik olarak okul ziyaretleri yapacaklardır, diğer taraftan eğitim yöneticileri de görevleri gereği mesailerinin büyük kısmını okullarda geçireceklerdir. Ancak örneğin, doğuda bir kasabada öğretmensiniz üzerinizde müdür yardımcısı, okul müdürü, eğitim müfettişi, ilçe milli eğitim müdürü, kaymakam, il milli eğitim müdürü, vali gibi bir sürü amir hiyerarşisi var. Her biri ikide bir sınıfınıza girip sizi denetliyor, her birinin görüş ve anlayışı farklı üstelik. Böylesi durumlarda öğretmenin kendi bildiklerini ve becerilerini hayata geçirmekten ziyade üstleriyle iyi geçinme yoluna giderek idealindeki birçok hayalini gerçekleştirmeye fırsat bulamadığına nice kez tanık oldum. O yüzden özellikle eğitim öğretim hizmetlerinin işleyişinde temel eğitimden yüksek öğretime kadar her kademede özerk bir yapılanmaya gidilmelidir, diye düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Öğretmenler Günü kutlamalarına damgasını vuran Konya Valisinin “Sen öğretmen misin birader!” çıkışı hala hafızalardan silinmedi! Öğretmenlere eğitimcilerin dışında hiçbir makam mensubu amirlik yapmamalı, eğitimi eğitimciler yönetmelidir. Yüksek öğretim özerk olunca bir şey olmuyor da temel eğitim ve ortaöğretimin özerk olmasından niçin gocunuluyor, anlamak mümkün değil! Teşkilatın merkezinden taşra birimlerine kadar eğitim öğretim gibi en yüce uğraşın ruhuna uygun, sevgi ve saygıya dayalı kurumsal bir iklim oluşturulmalıdır.
Diğer taraftan milli eğitim şuraları, mesleki seminerler, toplantılar ve çalıştaylarla merkezden taşraya, taşra teşkilatlarından merkeze doğru bilgiler, görüşler peyderpey paylaşılmalıdır. Her kademede görev yapan eğitim çalışanın fikirlerine önem atfedilmeli, bu bağlamda kısa, orta ve uzun vadeli eğitim öğretim programları geliştirilerek gerektiğinde uygulanmaya sokulmalıdır. "Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” geçeğinin en çok da eğitim öğretim teşkilatlarında hayata geçirilmesine fırsat ve imkân verilmelidir. İşin mutfağında hiç deneyimi olmayan bazı teknik personelin merkezden masa başında hazırladığı birtakım mevzuat ve planlamaların uygulama esnasında birçok sorunları da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Örneğin 2014 yılında yapılan bir mevzuat değişikliğiyle yatılı ilköğretim bölge okullarının ilkokul kısmına öğrenci kaydının yapılmasına son verilmişti. Bunun pratikte uygulanabilmesi mümkün değildir, bu mevzuat hükmünü yazan görevli sadece bir iki öğrencinin bulunduğu mezra tipi yerleşim yerlerindeki öğrencilerin ne olacağını hiç düşünmemiş midir? Bu konuyla ilgili olarak en son görev yaptığım yerde ilgili mevzuat hükmünü arkadan dolanmak suretiyle, bu tür öğrencileri ilçe merkezinde herhangi bir ilkokula kaydederek yine yatılı ilköğretim bölge okulu bünyesinde eğitim öğretim görmelerini sağlamıştık. Bu durumda da bu öğrenciler için ödenek gelmediğinden iaşe işlerini yerel imkânlarla karşılamaya çalışmıştık, halen bu uygulama günümüzde de devam ediyor mu, bilmiyorum.
Bütün bunlarla birlikte 20 milyonu aşkın öğrenciyi her gün evinden alıp akşam ailesine teslim etmek ve bu çarkı hiç aksatmadan her gün döndürmek hiç şüphesiz başlı başına büyük bir iştir. Bunun taşımalı eğitimi var, yatılılık ve pansiyon hizmetleri var, servis aracı hizmetleri var, yemek işleri var, temizlik ve hijyen hizmetleri var, sorunlu, engelli, hasta öğrenci durumu var, toplumun her kesiminden paydaşlarla ilişkiler var. Bunca karmaşık ve devasa bir örgütte elbette sorunlar olacaktır, olmaması mümkün değildir. Önemli olan bu sorunlarla birlikte kaliteli bir eğitim öğretim sistemini yönetim değişikleriyle değişmeyecek şekilde yerleştirmektir, toplumun her kesimin beklentisi bu yöndedir.
Öğretmenlerimizin özlük ve sosyal haklarına hiç değinmiyorum, bu husus ayrı bir yaradır ve herkes tarafından bilinen bir durumdur. Her şeye rağmen bayrağımızın dalgalandığı her yerde, ülkemizin en ücra noktalarında elverişsiz şartlar içinde eğitim mücadelesi veren meslektaşlarımıza Allah kolaylık versin diyor, selam ve sevgiler sunuyorum.
27 Aralık 2020
ALİ RIZA ATASOY / EĞİTİMCİ ŞAİR YAZAR