DerinDunya

DerinDunya Tüm dünyadan tarihi bilgiler, satır araları, arka planlar vereceğiz ve günümüze bağlayacağız. Bir bakıma tarihin güncel yorumunu yapacağız.

Tarih için milletin hafızası derler, doğrudur! Aynı zamanda bireylerin birikimidir tarih... Tarih yapmak, tarih okumak, tarih biriktirmek bir koleksiyoner titizliğiyle yapılması gereken ferdi devinimlerdir. Biliyor musunuz eski sultanlar sık sık tarih okurlardı. Çocuklarına da tarih öğrettiler. Tarih yapmak sultanlara has bir şeyse tarihi takip etmekte halk için bir gerekliliktir.

07/08/2026

Dünya Müslümanlarının Meseleleri
TRAKYA TÜRK MÜSLÜMANLARI
Ahmet Yozgat

Yunanistan'daki Müslüman topluluklar, tarihsel bağlamı ve günümüz gerçekleriyle birlikte incelendiğinde, hem Osmanlı mirasının izlerini taşıyan kadim bir nüfusu hem de modern göç dalgalarıyla gelen yeni Müslüman toplulukları içeren karmaşık bir yapı arz etmekte. Bu toplulukların varlığı, kimliği ve karşılaştıkları sorunlar, yalnızca Yunanistan’ın iç meselesi olarak değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler bağlamında da büyük önem taşımakta.

Osmanlı İmparatorluğu'nun beş asır boyunca hüküm sürdüğü topraklarda İslam’ın izleri hala canlı. Ancak, 1923’teki Lozan Antlaşması sonrası gerçekleşen nüfus mübadelesi, bu tarihi izleri büyük ölçüde silmiş, Yunanistan’daki Müslüman nüfusun ciddi bir azalmasına neden olmuş durumda. Mübadelenin dışında tutulan Batı Trakya Türkleri Pomaklar ve Torbeşler, bugüne kadar Yunanistan’ın azınlık politikalarıyla mücadele etmek zorunda kaldılar.

Yunanistan devleti, Batı Trakya’daki Müslümanları ‘Türk azınlık’ olarak değil, ‘Yunan Müslüman azınlığı’ olarak tanımlamakta ve bu söylem üzerinden bir kimlik inşasına yönelmekte. Bu politikanın temel hedefi, Batı Trakya Müslümanlarının Türkiye ile bağlarını sınırlandırmak ve milli kimlikten uzak, kültürel olarak asimile olmuş bir topluluk yaratmak olarak tarif edilebilir.

Bugün, Batı Trakya Türkleri ile Torbeş ve Pomaklar, eğitim, din ve siyasi temsiliyet konularında ciddi baskılarla karşı karşıya kalmaktalar. Eğitimde anadilin kısıtlanması, azınlık okullarının kapatılması veya işlevsiz hale getirilmesi, Müslüman toplumunun kültürel devamlılığına yönelik önemli tehditlerden bir kaçı olarak karşımıza çıkmakta. Özellikle müftü atanması meselesi, Yunanistan ile Türkiye arasında sürekli bir gerilim unsuru olarak varlığını korumakta. Şöyle ki… Batı Trakya’daki Müslümanlar, Lozan Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haklar çerçevesinde müftülerini seçme hakkına sahip olmaları gerektiğini savunurken, Yunanistan devleti bu yetkinin tamamen kendi otoritesi altında olması gerektiğini öne sürmekte. Yunanistan’ın dayattığı devlet eliyle atanmış müftülerin, azınlık tarafından kabul edilmemesi doğal. İşte bu atanan müftülere ve atama yetkisine karşı çıkan topluluklar da devletin hukuki ve siyasi baskılarına maruz kalmakta.

Batı Trakya’da yaşanan bu kimlik mücadelesi, ülkeye 20. yüzyılın sonlarından itibaren gelen Müslüman göçmenlerin yaşadığı sorunlarla birleştiğinde, Yunanistan'daki İslam toplumunun iki farklı düzlemde mücadele ettiğini göstermekte bize. Göçmen Müslümanlar, ağırlıklı olarak Arnavutluk, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’dan gelmiş olup özellikle Atina ve Selanik gibi büyük şehirlerde yoğunlaşmış durumdalar. Ancak bu topluluklar, hem hukuki statü açısından belirsizliklerle hem de dinsel haklarının kullanımındaki kısıtlamalarla karşı karşıya kalmaktalar. Yunanistan, uzun yıllar boyunca cami açılmasına izin vermemiş, özellikle başkent Atina’da Müslümanların ibadetlerini yerine getirebileceği resmi bir caminin bulunmaması büyük tartışmalara neden olmuştu. 2019 yılında devlet destekli bir caminin açılması önemli bir gelişme olarak görülse de bu girişimin, Müslüman toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmış durumda olduğunu da söyleyelim. Hala birçok Müslüman, derme çatma mescitlerde veya apartman dairelerinde ibadet etmek zorunda bırakılmakta.

Yunanistan’da Müslümanların karşılaştığı en büyük sorunlardan biri, dini haklarının tanınmasındaki kısıtlamalar dedik ya... Batı Trakya’daki Türk azınlık ve Müslüman göçmenler, ibadet özgürlüğünden eğitim hakkına, kimlik haklarından siyasi temsiliyet meselesine kadar pek çok alanda dezavantajlı durumdalar. Avrupa Birliği, bu konuda genellikle tarafsız bir duruş sergileyerek meseleyi Yunanistan’ın iç meselesi olarak değerlendirmekte. Ancak, Yunanistan’daki Müslüman toplulukların sorunları, insan hakları ve azınlık hakları çerçevesinde ele alınması gereken küresel bir mesele olarak baki.

Türkiye ise özellikle Batı Trakya Türklerinin haklarını uluslararası platformlarda gündeme getirme çabasını sürdürmekte. Fakat Yunanistan, bu girişimleri içişlerine müdahale olarak değerlendirmekte olup çoğu zaman sert tepkiler vermekte. Diplomatik düzeyde yürütülen bu mücadele, sahadaki gerçeklerin değişmesine pek katkı sağlamamakta, Batı Trakya Türkleri ve Yunanistan’daki diğer Müslüman topluluklar günlük hayatlarında aynı baskıları hissetmeye devam etmekte.

Sonuç olarak, Yunanistan’daki Müslüman topluluklar gerek tarihsel kökenleri gerekse göçmen statüleri itibarıyla farklı sorunlarla mücadele etmekteler. Batı Trakya Türkleri, dini ve kültürel haklarının kısıtlanmasına karşı direnmeye devam ederken, göçmen Müslümanlar ise toplumsal kabul ve ibadet özgürlüğü konusunda büyük engellerle karşı karşıya kalmaktalar. Yunanistan’ın azınlık politikaları, tarihsel refleksler ve günümüz siyasi dengeleri ile şekillenmiş olup, Müslüman toplulukların varlığını giderek daha zor bir hale getirmekte. Uluslararası toplumun, bu meseleye yalnızca bir diplomatik gerilim unsuru olarak değil, temel insan hakları çerçevesinde yaklaşması gerektiğini de söyleyelim. Aksi takdirde, Yunanistan'daki Müslümanlar, hakları tanınmayan, sesi duyulmayan ve tarih içinde silikleşmeye mahkûm bırakılan bir azınlık olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
***

07/08/2026

Yeniçağ ve Yakınçağ Bağlamında
TARİHİN TEORİSİ
Ne Olacak Bu Amerikan Binyılcılarının Hali?
Ve Fransa (Binyılcıları) Nereye Koşuyor?
Ahmet YOZGAT

1790 ve 1869 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazar ve siyasetçisi Alphonse de Lamartine diyor ki… “Hayatı boyunca siyaset adamından çok asker gibi davranan Napoleon, Rusya seferi öncesinde doğanın kendisine müttefik olarak sunduğu iki milleti küçümsedi. Bu milletler Lehler ve Türklerdi. Ne Lehistan’a bağımsızlık ne de Osmanlı İmparatorluğu’na güven sağladı. Hiçbir sağlam temele dayanmadan Moskova üzerine yürüdü. Böylece, Bükreş Anlaşması ile serbest kalan Kutuzov’un Ukrayna ovalarında kışın perişan ettiği Fransız ordusunun işini bitirmesine göz yummuş oldu. Oysa Sultan Mahmud’la yapılacak bir ittifak ve yardımcı bir ordu, Rusya seferinden önce Dalmaçya’dan hareket ederek Tuna boylarında üç yüz bin Rus’u meşgul eder ve Berezina’daki feci hezimeti önlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka doğal müttefiki bulunmadığı bir sırada, Fransa’dan gelen bu devleti paylaşma önerileri, Rusya’nın bir ırmağı üzerinde cezasını buluyordu. Politikada insan hatasını çok geç fark eder, ama bunu ne zaman ve nerede yaptığını bir türlü anlayamaz. Kader sözcüğü kişinin ileri görüşten yoksunluğuna bahaneden başka bir şey değildir. Çünkü insan yazgısı bir ölçüde kendi elindedir. 1812’de Napoleon’un kaderi, Lehistan’ı Avusturya’nın emellerine ve Osmanlı İmparatorluğu’nu Rus Çarının, saldırılarına satmakla belirlenmişti.”
**
Siyaseti ve tarihi doğru okuyan Fransızlardan; Kanuni’ye mektup yazan Kral Fransuva’nın annesi ve yazar Pierre Loti gibi bir diğer Fransız aydın olarak Lamartine, öngörüsünü hakikat bağlamında yapmış görünüyor. Biz de bu parselde devam ettirelim okumamızı. Ve diyelim ki 1453 ve 1500 yılları arasında temelleri atılan siyasi zemin, günümüze kadar süregelen yekpare bir tarihsel bağlam oluşturmuş görünüyor. Bu çerçevede Osmanlı İmparatorluğu, özellikle Sultan Süleyman (Kanuni) döneminden itibaren Avrupa dendiğinde ilk olarak Fransa’yı gelmeye başlamıştı. Osmanlı terminolojisinde Avrupa, “Frenkler” ya da “Frengistan” olarak adlandırılıyordu ve diğer Avrupa ülkeleri neredeyse yok sayılıyordu.

Bu süreçte Papalık, (Osmanlı’nın desteğiyle ve tehlikeli bir şekilde) Fransa’nın yükselişine bir alternatif yaratmak amacıyla yeni bir Avrupa tasavvur etmeye girişti. Bu bağlamda ilk deneme İspanya ile yapıldı. İspanya, özellikle 1500’lü yıllarda Papalık eliyle desteklenerek, Avrupa’nın önde gelen gücü halini aldı. Ancak bu yükseliş, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Akdeniz hâkimiyeti karşısında sona erdi. İspanya, beceriksizliğin faturasını kendine kesti ve Akdeniz’den çekilerek, okyanuslara yöneldi. Böylece Coğrafi Keşifler başlamış oldu. Bu itibarla Amerika’nın keşfiyle birlikte, Yeni Dünya’da büyüme kaydeden İspanya, Avrupa’ya, şanlı bir geri dönüş sağlayamadı. Çünkü (kripto Sefaradların formatladığını zannettiğimiz) Merkantilist sistem, bu Hispanik büyümenin, Avrupa’ya yansıtmasına olanak tanımadı/tanımıyordu.

Bunun üzerine Papalık, İspanya’nın ardından; Avusturya ve Cermen dünyasına odaklandı. Amaç, Avrupa’nın yeni lider gücü olarak Cermenleri yükseltmekti. Ancak Osmanlı’nın doğudan gelen baskısı karşısında Cermenler de uzun vadede dayanamayınca Papalık, Slavlara yöneldi. Slavların sosyal ve siyasi yapısının Avrupa standartlarına erişmesinin uzun yıllar alacağını gören Papalık Aklı, nihayetinde İspanya gibi Cermenleri de gözden çıkararak, Anglosakson dünyasına yöneldi. Böylece İngiltere’nin yükselişi için temeller atılmış oluyordu.

Bu süreçte, tarih sahnesine kuzeyli İbraniler (Aşkenazlar) ve onların inisiye ettiği Hazarya Türkleri duhul etti ya da ettirildi. Çünkü Aşkenazlar, köklerinde Yusuf Peygamber’in Mısır’dan getirdiği bilgiyi taşıyan bir halk olarak dikkat çekiyordu. Bu bilgi, bundan sonranın 10 Medeniyetinin temellerini atabilecek nitelikteydi. Güneyli İbraniler (Sefaradlar) ise bu bilginin daha az bir kısmını ellerinde bulunduruyordu. Söz konusu kadim bilgi sıralamasında öncelik Aşkenazlardaydı. Bu itibarla kuzeyli İbrani Türkler, İngiltere ile 300 yıllık bir anlaşmaya imza atarak İngiliz-Yahudi (yani İngojudik) bir koalisyonun temelini attılar. Bu koalisyon, Batılı Kapitalist Medeniyetin ve Güneş İmparatorluğu’nun yükselişine zemin hazırladı.

Dünya siyaseti, bu dönemde iki ana güç ekseninde şekilleniyordu. Bir yanda Papalığa bağlı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu ve kendilerine ruhsat verilen Avrupa Hanedanları (yani Batılı Yüzyılcı Hanedanlar)… Diğer yanda ise Osmanlı İmparatorluğu liderliğindeki Doğulu güçler yer alıyordu. Ancak bu iki güç ekseninin ötesinde, dünya genelinde Ezoterik bir organizasyon daha vardı: Sızıntıcı Binyılcılar.

Binyılcılar kim miydi? Onlar, kendilerini gizli tutarak hem Doğulu hem de Batılı güçlerin beyinlerine sızmış; tarihi, kendi planları doğrultusunda şekillendiren bir gruptu. Temel amaçları, dünya çapında bir imparatorluk kurmak ve 13. Bilgiye ulaşmaktı. Bu Bilgi, dünya tarihinin son ve nihai imparatorluğunu kurabilecek tek anahtardı. Bu anahtarın, sadece kendilerine yar olmasını planlayan Binyılcılar hem Doğulu hem Batılı güçleri birbirine düşürerek, tarihsel süreci hızlandırmayı hedefliyordu. Bu amaç doğrultusunda, millî unsurların ortadan kaldırılması ve büyük imparatorlukların parçalanması için her iki eksende de manipülasyon yapıyorlardı.

Bu gizli manipülasyon sebebiyle… 1525-2025 Aralığındaki tarihin şekillenmesi sürecinde Papalık, Osmanlı, İngiltere, Aşkenazlar ve diğer güçler arasındaki dinamikler sürekli değişti. Dendiği gibi Yeni Çağ’ın başında Avrupa'daki büyük Hanedanlar, Osmanlı’nın yükselişi ve Coğrafi Keşifler, bu aralıktaki tarihi belirleyen unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. 1700’lerden itibaren İngiltere’nin yükselişi, kapitalist ekonominin temellerini atarken; Fransız Devrimi ve Napolyon’un seferleri de Avrupa’nın iç dengelerini değiştirdi. 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi ve ardından Sömürgecilik yarışında, batı Avrupa monarşilerine İngilizler öncülük etti. Zira İngilizler, İspanyolların Merkantilizmine karşı kendi Kapitalist ekonomi anlayışını ikame ettiler. Daha doğrusu Aşkenazi aklıyla birlikte tasarladılar bu yeni sistemi ve üste oturdular.

Kapitalist sistemin 1700’lü yıllar zarfında, küçük bir adadan çıkan İngiliz Windsor monarşisini, bir dünya imparatorluğuna dönüştürmesi karşısında ilk harekete geçen Fransa oldu. Daha doğrusu Fransa’ya sızıp Capet Hanedanının, Avrupa ile yetinen bu devletini, İngiliz emperyalizminin karşısına yeni bir emperyalist olarak diken güç Binyılcı Akıldı. Daha doğrusu yer altındaki Molay Tapınakçıları diyelim biz bunlara… Molay gücünün hazırlayıp hayata geçirdiği 1789 Fransız İhtilâli hem ilk Tapınakçıları yok eden Capet Hanedanını devirdi hem de yeni bir Emperyal Fransa oluşturdu.

Yeni Fransa’nın, İhtilalle şekillenen siyaseti; devletleri ve kavimleri temelden sarsacak fikirleri de beraberinde getirdi. Böylece Fransız Binyılcılarının misyonerlik dönemi başlamış oluyordu. Hedefte öncelikle Osmanlı vardı. Akabinde ise Romanoflu ve Habsburglu imparatorluklar sıradaydı. Fransız Binyılcılığının, yeni fikirleri; dünyadaki klasik imparatorlukları bitirip ulus devletler dönemine geçerken, her etnisiteye bir devlet organizasyonu vaat ediyordu.

İşte, bu vaat ve öneri, imparatorluk tebaalarını yerinden oynatmaya yetti. Başta Osmanlı tebaasını... Zaten Osmanlı ve Fransa’nın, Kanuni-Fransuva ittifakıyla kurulan dostluğu çöktü. Ve Paris, Osmanlı’nın celladı olmaya hazırlanıp sahaya çıktı. Bu çalkantı içerisinde gelindi 20. Yüzyıla... 20. Yüzyıl sonunda ulaşılacak zaman dilimi, ‘sur’un son deliği idi yani 3. Binyıl... Yukarıda dedik ya Binyılcıların büyük hedefi, 3. Binyılda dünyanın tamamına hâkim olmak üzerine planlanmıştı. Bu nedenle 20. Yüzyıl; 1.Dünya ve 2. Dünya Savaşları, Soğuk Savaş ve Küreselleşme süreçleri ile dünya tarihini, 3. Binyılı hazırlamak anlamında şekillendi. Lakin burada tuhaf olansa bu şekillenmeyi, Fransa kökenli Avrupa Binyılcıları değil; onların Tapınakçı kardeşleri olan İskoç kökenli Amerikan Binyılcıları yapacaktı. (Buraya şu notu da düşelim: işte bu sebeple söz konusu, iki Binyılcı güruh; birbirine küs, rakip hatta düşman olarak geldiler 2024 yılı Paris Olimpiyatları’na kadar. Olimpiyatlar, kısa bir barış dönemi oluşturdu. Lakin 5 Kasım Amerikan seçimlerinde, Demokrat Binyılcıların yenilmesi, sulh dönemini bitirmiş görünüyor. O nedenle 2025 yılı Fransa için hiç de uğur getiremeyecek olsa gerek…)

Dönelim… 20. Yüzyıldaki rollerin dağılımı, Newyork aklı bağlamında şöyle oldu… Papalık Devletine verilen rol; iki binyıldan beri zaten, Avrupa'nın dini ve siyasi düzeni üzerineydi. 3. Binyıla doğru Papalığın, aşkla kurduğu dinsel ve siyasal düzenin; 3. Binyıla hazır hale getirilmesi noktasında, kontrol dışı bir Hıristiyanlık dini daha ortaya atıldı ve Papa’dan, bu yeni dininin yani Evanjelizm’in başarılı olması hususunda gerekeni yapması istendi.

Aşkenazların rolü ise: 300 yıldan beri Ezoterik Bilgi ile İngiltere üzerinden, kapitalist düzenin kurucusu olmak şeklinde tarif edilebilir. Bu bağlamda, süreç içerisinde bir Anglosakson Medeniyeti kurmak vardı. O Medeniyet kuruldu. Söz konusu Medeniyetin görevi de Amerika parselinde bir Masonik yani Binyılcılar Dünya Jandarması oluşturmaktı. O da oluştu. Ezoterik Bilginin son bölümü manasında, Sefaradlara da düşen bir rol vardı. Onlar da kendi uhdelerindeki son iki bilginin, temelini oluşturacağı 3. Binyıl Medeniyetinin alt hazırlığını yapacaklardı. Bu sebeple 2. Dünya Savaşının son yılında, Almanların elinden alınıp Amerika’ya kaçırıldılar. Ve 13. Bilginin ilk ikisini yani 11. ve 12. Bilgiyi ortaya çıkarmaya yönlendirildiler.

Osmanlıya gelince... O, eski gücünden hızla izale edilmeye yürütüldü. Bu yürüyüş, Osmanlı için kısa sürdü. 600 yıllık imparatorluk, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde dağıldı. Böylece Doğu'nun direnişini temsil eden başat bir güç olarak Osmanlı, yok edildi. İmparatorluğun temel unsuru olan Türkler ise Anadolu’ya sıkıştırılarak, edilgen bir içe dönük bir devlete dönüştürüldü. Tüm tarihi rol ve hedeflerinden soyundurulan Türkler, dünyanın merkezinde ancak hiçbir ideali olmayan ‘muz kavmi’ne evrilsin isteniyordu. 20. Yüzyıl, bu evrilmenin İnisiyasyonu olarak Türklerin hayatına sokuldu.

Binyılcılarınki rol değildi. Zira rolü, başlangıçtan beri onlar dağıtıyordu. Bu sebeple Binyılcılar, tüm bu güçlerin ötesinde daha doğrusu içinde ve en derininde, manipülatif bir organizasyon olarak tarihsel süreci yönlendirmek pratiğindeydiler. Bu bağlamda, Binyılcıların tarihsel atraksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz: Mevzu bahis Binyılcılar, tarih boyunca büyük devrimleri, savaşları ve ittifakları perde arkasından yönlendirmiş görünüyorlar. Mesela: Yeniçağ ve Yakınçağ aralığındaki belirleyici unsur olarak, Fransız Devrimi’nin kıvılcımlarını ateşleyerek, Avrupa Hanedanlarını zayıflatmak bir Tapınak Binyılcılığı eylemiydi. Osmanlı’nın çöküş sürecinde, Milliyetçilik hareketlerini desteklemek, ilk yaptıkları siyasal ameliyatlar olarak son derece başarılı bir atak olarak tarihe geçti. Bir Katastrof asrı olan 20. Yüzyılda, dünya savaşlarını ve soğuk savaşı provoke ederek, yeni güç dengeleri oluşturmak da bu güruhun başarılı eylemlerinden oldu. Günümüzde ise teknolojik ve dijital devrimleri kontrol altına alarak, küresel bir otorite oluşturma amacı da aynı tezgâhta üretildi diyebiliriz. Hülasa… Bu yapı, sürekli olarak bilgi akışını kontrol etmiş ve Medeniyetlerin temel paradigmalarını kendi amaçlarına göre yönlendirmiş Görünüyor.

Halen içerisinde bulunduğumuz son Katastrofik süreçte, 13. Bilgiye ulaşma hedefi doğrultusunda, dünya düzeninin merkezinde yer alan çatışmalar ve dönüşümler de onların planının birer parçasıdır denilebilir.

Ancak son söz olarak şunu da söylememiz gerekiyor… Neredeyse tarihinin başından beri, her Binyılı planlaya gelen Milenyumistler (yani Binyılcılar) büyük planlarını, 3. Binyıla göre ayarlamış olsalar gerek. Daha doğrusu her binyılı, 3. Binyıl şartlarına çıkartmak ve o manada, nihai planı hayata geçirmek niyetinde olageldiler. Velakin geride bıraktığımız Binyıllarda insanlığı; günümüzdeki bilgi, bilim ve teknoloji seviyesine ulaştıramadılar.

Peki önümüzdeki 3. Binyılda; nihayet dünyayı, Kıyametin kapısına kader taşıdılar diyebilir miyiz? Hayır. Çok yaklaştılar fakat hayır. Geçmiş Binyılların formatının kat be kat üstünde bir parseldeler lakin hâlâ ‘kader noktası’nda değiller. Çünkü 13. Bilgiyi ele geçiremediler. Geçirme ihtimallerinin de sıfır mesabesinde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten, bunu bildikleri için ellerindeki bilginin sınırında da olsa ‘son amac’a zorluyorlar dünyayı; ya tutarsa diye... Ama dünya o amaca evrilmiyor, evrilemiyor, eviremiyorlar.

O halde soralım: Ne olacak bu Binyılcıların hali? Cevap: kusura bakmasınlar, buraya kadardı; bundan sonrası, taştan duvar. Burada ancak patinaj yapıp kazına kazına, hem kendilerine hem de insanlığa zarar vermekten başka bir işe yaramayacakları belli oldu.

O hâlde vaz mı geçsinler? Evet! Lakin patronları, buna müsaade etmiyor derken; Kör Satandan söz ediyoruz. O halde yapacakları tek şey var, patron değiştirmek… Bu değişim, o kadar kolay ki… tek cümleyle oluyor bitiyor. O tek cümle de hepimizin bildiği Kelimeyi Tevhit ya da Şahadet… Yani “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed, Onun kulu ve elçisidir.”

Son sorumuz da bu yazının gereği olarak şu olmalı: ne olacak bu Fransa’nın hali? Cevap… Fransa için Kanuni-Fransuva İttifakı’na dönmekten önce bir yol daha var: Capet Hanedanını, 1789’da iktidarı bıraktığı yerden tekrar işe başlatmak. Ki o da olacak!

Bu makaleyi yazdığımız gün whatsapp hesabımıza, şöyle bir haber ve sevgili kardeşimiz Mustafa Mert’in şu mesajı düştü: “Şam alındı. Ve Fransa'nın hakimiyeti sona erdi. Dün, Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un ziyaret ederek, adeta onu esir aldı.” Sevgili Mustafa'nın bu mesajına, yerinde bir tespit demeliyiz. Yukarıda süzün ettiğimiz Paris Olimpiyatlarında Binyılcılaşan yani Trump öncesi Amerika'nın güdümüne girmeye hazırlanan Fransa’nın o kararı, yeni Amerikan yönetimi tarafından yerinde reddedildi. Zaten Fransa da bu reddiyeyle karışmış durumda. O cihetten gelen haberlere göre, Başbakan istifa etti. Muhalefet, Macron'un da düşmesini istiyor.

Ve biz fakir, her zaman olduğu gibi siz büyüklere, bir Pinokyo masalı daha anlattık. Lakin işin hakikatini Aliym olan Yüce Allah biliyor Azze ve Celle…
***

https://www.instagram.com/reel/DbsPmYBIl0M/?igsh=ZmxzMDQ2ZnhvdDIz6/8... Zeynel Sonmez sordu: “Ahmet abim, videodaki kadı...
07/08/2026

https://www.instagram.com/reel/DbsPmYBIl0M/?igsh=ZmxzMDQ2ZnhvdDIz

6/8... Zeynel Sonmez sordu: “Ahmet abim, videodaki kadın neden böyle konuşuyor? Dünyada değişen bir şeyler mi var?”

Ben de... Evet Zeynelciğim… Yukarıda gönderdiğin videodaki kadını, yarısına kadar dinledim. Anlaşılan o ki kendisi Avrupa Birliği’ne mensup bir görevli. Bu birlik Binyılcıların kurduğu kurumlardan…

Avrupa, Yüzyılcılaştı da Avrupa Birliği hala Binyılcıların kontrolünde. Birlik Seçimleri ne zaman bilmiyorum. İlk seçimde Binyıl Lobisi temizlenecektir. Lakin şimdilerdeki Hakimiyetleri nedeniyle, Videodaki kadın, küreselci ağzıyla son konuşmalardan birini yapıyor…

Soruyorsun ya… ”Dünyada bir şeyler mi oluyor?” diye…
Evet bir şeyler oluyordu, oluş tamamlandı.
Çünkü…
Dünya, zamansal rotasına giremiyor. Du... Yani ne Yüzyıl ne de Binyıl başlatılamıyor. Du... Yüzyılcılar, durumlarının çaresizliğini anladılar. Zamana ve siyasete yön vermeye güçleri yetmediği için yüzyılı başlatsın diye yol anahtarını Türkiye’ye teslim ettiler. “Biz yapamıyoruz, sen başlat Yüzyılı!” dediler. Ankara NATO zirvesi bu iş için toplanmıştı.

O toplantı, aynı zamanda Türk Roma’sının kurulduğunun ilanı oldu. Dün olduğu gibi bugün de “Kimse Roma’dan büyük değil!” dense doğru olur.

Öyle ki… Türk siyasetinin kurucu CHP’si de Roma’dan büyük olmadığı için yok edildi ve iki küçük partiye dönüştürüldü. O iki küçük parti de şimdi, Solculuğu ve Laikliği terk ederek sağcılaşıyor.

(Ne olacak şimdi kökten Solcu ve kökten Laikçilerin siyasetteki hâli? Bu sorunun cevabını da verelim: Çaresiz, Temmuz devletinin Tandoğan Plan uyacak olan partileri eliyle ve dolaylı yoldan Erdoğan’a ve Bahçeli’ye biat edecekler…)
Aynı şekilde… Ortadoğu ve Afrika ve Akdeniz, (yani Roma’nın eski toprakları) kayıtsız şartsız Roma’nın başkenti olan İstanbul’a biat etmek ve bağlanmak durumunda.

Gayri resmi olarak ikiye parçalanmış olan İran’ın yarısının rotası da Ankara’ya doğru yürüyor: İran Cumhuriyeti’nin… İran Krallığı ise kayıp...

Küçük İsrail; büyük Roma karşısında, yapacak bir şeyinin kalmadığının sıkıntısı içerisinde kıvranıyor.

Rusya aynı şekilde ve şaşkın… (Bu arada Putin; Ukrayna’nın Zelenski’si “Gasp ettiğin topraklar senin olsun; gel, masada anlaşalım!” çağrısına da red cevabı verdi. Yani bundan sonra Antik Roma topraklarına saldırması mümkün değil. Teslim de olamıyor. Bu sebeple küçük savaşına bir süre daha devam edecek gibi. Bu itibarla Ukrayna’yı ne öldürecek ne de onduracak bir çırpınmanın içerisinde bocalayan Rusya’yı izlemeye devam edeceğiz.)

Yani kısaca, “Adam, yine kazandı!” diyelim. Fakat bu sefer kesin kazandı. Kazancı tescillendi, şimdi tapu teslim töreni dönemindeyiz.

Dönelim tekrar videodaki kadına… Binyılcıların güvendiği, nihai dayanaklara olan Chp'nin çöküşüyle Türkiye iç siyasetinin, kendileri adına bitişi, onlardaki umudu da sona getirmiş görünüyor. Vdeodaki kadın onun için öyle konuşuyor. Bu bir çaresizliğin nutkudur.

Yani sur üflendi, düdük öttü, karmaşa bitti…

Kim yeni Roma’yı nasıl görürse görsün! bizim açımızdan; şimdi Türklerin Müslüman Roma’sı, Koca Fatih’in bıraktığı yerden yuları, Ankara’nın eline verdi. Bunun geri dönüşü yok…
Durum bundan ibaret sevgili Zeynel…
Allahualem…

Zeynel Sönmez: “Doğu Perinçek de benzer bir ifade kullandı iki gün önce. Aslında Reis ile arası iyi demek ki. Ters algı oluşumu peşinde. Parlamenter kadın da bağlı olduğu ekolün son çırpınışlarını dile getiriyor.
Fetö medyası da bu durumu baz alarak, program yapıyor bu arada. Anladığım o ki… Kuyruğu dik tutma çalışmaları, her kesim de devam ediyor...”

20/07/2026

Address

Ankara

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when DerinDunya posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The School

Send a message to DerinDunya:

Shortcuts

Share