20/04/2012
İZMİR KİTABIMIZ BASILDI
Çakabey Kültür Yayınları Eğitim sektöründe yer almak, geleceği şekillendirecek olanları şekillendirmek yani bir anlamda “geleceği çizebilmek” demektir.
Bu müthiş bir güç ama aynı oranda büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, okul duvarlarını aşmakta ve bizleri toplumun tüm sorunlarına karşı duyarlı hale getirmektedir. Bu düşüncelerden hareketle ülkemizin 21. yüzyılda hak ettiği noktalara ulaşmasını sağlamak için “çözümün bir parçası olmayı” seçtik. Okulumuz bünyesinde oluşturduğumuz yüksek profesyonel olanaklar ve kadro ile 2007 yılında Çakabey
20/04/2012
İZMİR KİTABIMIZ BASILDI
http://www.cakabey.k12.tr/kulturyayinlari/index.html
Cakabey Kultur Yayınları Cakabey Kultur Yayınları
Türü: 152 sayfalık kitap ve belgesel film
Yapım Yılı: 2011
Uzun bir yürüyüştür Türklerin yürüyüşü… Orta Asya’dan başlayıp Avrupa’nın içlerine kadar gitmeyi başaran bir yürüyüş… Bir cihan İmparatorluğu’nu kuran, geçtiği yerleri çizmesi altında ezmeyip toprağıyla, insanıyla ve kültürüyle yeşertebilen bir anlayışın yürüyüşüdür. Her adımında tarihin onurlu izleri, sanatın yücelişi, hoşgörünün selamı hissedilir. İşte bu yürüyüşün başlangıç noktasıdır Ahlat…
Burada kümbetler Türk tarihinin savaşçı erkeklerini, keramet sahibi velilerini, ileri görüşlü devlet adamlarını ağırlar. Mezarlıklar ölümü değil, bir zamanlar nasıl yaşandığını anlatır. Camiler ezan sesinin sonsuzluğunu, köprüler medeniyetin birleştirici etkisini söyler… Burada yalnızca burada, bir mezarın başında durup Osman Gazi’nin büyük dedesi Kayı Alp’in huzurunda olunduğu hissedilir, büyük ataların gaza ruhu canlanıp insana eşlik eder…
Tarih neredeyse topraktan fışkırırken Ahlat’ta zaman adeta durmuş gibidir. Hürremşah gibi dahi bir taş ustasını ve daha nicelerini bağrında büyüten Ahlat bugün de aynı taşı, dile getirip konuşturacak kadar incelikle işleyen yetenekli ustaların ellerinde büyümektedir. Yüzyıllar öncesinden gelen gelenekler, eski ile yeniyi birleştirirken buradaki ruhu eksiksiz ve hiç zedelemeden yaşatmayı başarmaktadır.
Doğal güzelliklerin, mavi ile yeşilin, bereketli Anadolu toprağında eridiği yerdir Ahlat… Yüzünü Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü’ne, sırtını ulu dağlara yaslamıştır. İçinde ateş barındıran volkanik dağlar Ahlat’a durgun, sakin ve saklı krater gölleri armağan etmiştir. Yazın tatlı bir esinti, kışın karlar altında saf bir beyazlık ile görüldüğünde yalnızca tarihine değil doğasına da vurulur insan…
Ahlat küçücük toprağında, dünya tarihini değiştiren büyüklükte bir milletin izlerini saklamaktadır.
Türü: Belgesel film
Yapım Yılı: 2011
Urfa’da özellikle “Sıra Gecesi” geleneğini öne çıkartarak hazırlanan film, Urfa’nın dinleri ve kültürleri birleştiren topraklarında keyifli bir yolculuğa çıkartıyor izleyicileri… Urfa’nın fahri rehber görevi üstlenmiş çocuklarının ağzından Hz. İbrahim’in hikâyesini, şehrin tarihini, önemli kültürel zenginliklerini ve elbette ünlü mutfağını anlatan film Sıra Gecesi’nin ifade ettiği zengin kültürel anlamının ifadesi ile son buluyor.
Yüzyıllar boyunca birçok medeniyetin gözbebeği olmuş Doğu Anadolu Bölgesi’nin yurtiçi ve yurtdışı turizminin en önemli duraklarından biri olan Urfa bugün de binlerce ziyaretçiyi aynı hoşgörü ve misafirperverlik ile ağırlamaya devam ediyor.
Türü: 340 sayfalık kitap, fotoğraf sergisi ve tanıtım filmi
Yapım Yılı: 2009 - 2011
İnsanoğlu milyonlarca yıllık yolculuğunda (çoğu zaman düşerek ve tekrar kalkarak) bu dünyaya bir iz bırakmak isteği ile yaşamıştır. Her ne kadar bazı zamanlar, bu izin savaşlarla yazıldığı yanılgısına düşse de insan denen düşünen varlık her zaman güzelliğe âşık olmayı da bilmiştir. Kimi zaman kendi eliyle kimi zaman da doğanın mucizevî dokunuşları ile oluşan güzellikleri görme ve duyurma isteği de bundan kaynaklanmaktadır. Bir taşın üzerine kazınan deha, bir şehirde vücut bulan büyük hayaller ya da doğanın milyonlarca yıl sabırla dokuyarak işlediği bir gölün eşsizliğini tarif etmek yüzyıllardır süren bir gelenektir.
Ancak bu güzellikleri oluşturan iki güç yani “insan ve doğa” yine bu güzellikleri “yok eden” iki güç olmuştur ve olmaktadır...
İşte belki de ironi sayılabilecek bu tezata, 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana teknolojinin nimetlerini büyük bir iştahla kabul edip tüketen insan profili de eklenmiştir. O zaman karşımıza şu tablo çıkmıştır: Kendi yarattığının esiri olmuş insanoğlu için yine kendisinin izlerini aramak, bulmak ve en önemlisi korumak için kaybedeceği zaman kalmamıştır.
“Gün bugündür” diyen ses, 1972 yılında Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu’ndan (UNESCO) gelmiştir. Dünya Mirası kavramının ortaya atılması ve 1983 yılında Türkiye’nin de taraf ülke olması ile belki pek de farkında olmadığımız bir ışığın ülkemizde parlamaya başladığını düşünüyoruz. Bu ışık, zamanlar ve sınırlar üstü kültürel - doğal varlık cenneti olan yurdumuzda bugün sayısı dokuz olan Dünya Mirasının ışığıdır.
Uzun yıllar hayalini kurduğumuz bu projeye başladığımızda yalnızca yurt içi ve yurt dışı kaynaklardan okuduğumuz kadarıyla “Dünya Mirası”nın bir parçasıydık. Konunun önemini biliyor, anlıyor ve anlatmak istiyorduk. Oysa bugün konunun içinde yaşıyor ve ülkemizin taşını, toprağını, insanlığın bu ortak çabasını içimizde hissediyoruz.
Bugün yani projeye bilfiil başladığımızdan yaklaşık 16 ay sonra tam 7600 kilometre kara yolu ve sekiz uçak yolculuğu yaptık. 11.800 kare fotoğraf, sayfalarca yazılmış not, onlarca kitap, resmi yazışma ve fakslardan oluşan dosyalar bu yolculuklardan elimize kalanlardı.
Aklımızda kalanlar; bir antik kentin bekçi kulübesinde yaptığımız sohbet, binlerce metre yükseklikte içimize soluduğumuz tarih havası, sapsarı bir bozkır ortasında bizi kovalayan bir krallığın silinmez izleri, yemyeşil Karadeniz toprağından fışkıran dostluk, dev bir atın içinden bize bakan Homeros’un hayaleti, küçücük bir kasabanın içine sıkışmış dahi bir taş ustasının camisi, dağlardan bembeyaz süzülen suların gölgesi, bir balonun içinde uçarken aşağıdan bize el sallayan periler ülkesi ve yan yana duran üç imparatorluğun anahtarlarını elinde tutan bir şehrin görkemi oldu.
Kalbimizde kalan ise ülkemize duyduğumuz derin ve haklı hayranlığın gururuydu.
İnanıyoruz ki gördüklerimizi tüm dünyanın görmek istemesi bir hayal değildir. Dünya mirası rotasını izleyen milyonlarca turistin ülkemize gelmesi için önce kendi insanımızda, turizm sektörünün çalışanlarında “Dünya Mirası” bilinci oluşturmak 2010 yılının ilk 9 ayında 25.987.902 olan yerli/yabancı turist sayısını ve onbeş milyar doları aşkın olan turizm gelirimizi tıpkı diğer ülkelerde kanıtlandığı gibi en az birkaç katına çıkaracaktır. Yine gönülden inanıyoruz ki bugün yalnızca ekonomik değil aynı zamanda ülkeler arası bir “iletişim gücü” olan turizm, Dünya Mirası bilinci ile Türkiye’ye hak ettiği noktalara ulaşmasında önemli bir dayanak olacaktır.
Biz hazırladığımız projeyi yalnızca bir kitap, film veya sergi olarak görmüyor; Türkiye’de Dünya Mirası konusunu Sosyal Bilgiler dersinde işleyen öğrenciler, bu armayı tişörtünde taşıyan profesyonel rehberler, dev dünya mirası tabelalarının altında durmuş milyonlarca turist hayal ediyoruz ve bunun için çalışıyoruz.
Türü: Kitap, fotoğraf DVD’si ve fotoğraf sergisi
Yapım Yılı: 2008
Kapadokya’nın taşları sihirli, geçmişi gizemli, güzelliği çarpıcı ve etkisi büyüleyicidir. Kapadokya, yüzyıllar boyunca doğa ve insanın birbirine uyumunu ve bu uyumun yaşamı şekillendirmesinin örneğidir. Sarı ve tonlarının hâkim olduğu bu bölgede balonla yapılacak bir gezi, güneşin ilk ışıkları altında masalların gerçek olduğunu bize gösterir.
Onu masallar diyarı yapan gerçeküstü görünümüdür. Taşlar yeryüzünden sanat eseri niteliğinde ortaya çıkar. Her noktasından tarihin ve kültürün fışkırdığı Kapadokya’da insan, doğa güzelliklerin ahengi ile şaşırır. Ancak burada bahsedilen güzellik, alışılmış doğa güzelliklerinin dışında şaşırtıcı bir deneyimdir. Çünkü Kapadokya, dünyanın hiçbir noktasına nasip olmayan coğrafi yapısı sebebiyle insana farklı duygular yaşatır.
Bir peri bacasının yanından “Bu taşı buraya biz yerleştirdik” diyen periler size bakıyor zannedersiniz. 85 metre derinliğindeki bir yeraltı şehrinde kayaların nasıl olup da böyle mükemmel biçimde oyulduğunu ve yerin yedi kat altında nasıl nefes aldığınızı düşünürken aklınızın size oyun oynadığını sanırsınız. Ihlara vadisinde yürürken “ Cennet böyle bir güzellik olabilir mi?” sorusu herkesin aklından geçer. Kayaların içindeki kiliselerde ürperip kayalardan size bakan İsa Peygamber ile göz göze gelebilirsiniz.
Kapadokya’da hayal ettiğiniz değil, hayal edemeyeceğiniz güzellikte farklı deneyimler yaşayabilirsiniz.
Kapadokya’nın olağanüstü güzellikleri UNESCO Dünya Mirası listesine alınması ile tescillemiştir. Dünyada çok az sayıda bulunan ikili dünya mirasından biri Kapadokya Milli Parkı’dır. Yalnızca bu özellik dahi Kapadokya’nın dünya turizmi üzerindeki önemini açıklamaktadır.
Hazırladığımız Kapadokya kitabı, HDR fotoğraflardan oluşan tanıtım DVD’si ve 2008 yılında açılan fotoğraf sergisinin, ülkemizin bu eşsiz hazinesinin tanıtılmasına katkıda bulunması dileğiyle.
Türü: Kitap ve tanıtım filmi
Yapım Yılı: 2008
21. yüzyılda dünyanın gelişimi neredeyse teknolojinin gelişimi ile aynı anlama gelmiştir. Ancak yine de şu soru, dünyanın her yerinde pek çok kez sorulmaktadır: “İnanılmaz bir hızla gelişen teknoloji gelişmişliğin ölçütlerinden kabul edilirken insanoğlunu da kendine esir mi etmektedir?”
Sorunun cevabı ne olursa olsun sabırsız ve aceleci teknolojinin asla rekabet edemeyeceği asıl güç apaçık karşımızda durmaktadır: O güç, doğadır. Teknolojinin nimetlerini büyük bir iştahla kabul edip tüketen insanoğlu, kaybettiği ve kaybedebileceği diğer gücün aslında diğerine oranla “yaşamsal” nitelik taşıdığını pek geç fark etmiştir.
Üstelik doğa bu yaşamsal niteliğini teknolojinin aksine cömertçe, ayırım yapmadan ve üstelik müthiş bir estetik güzellik içinde sunmaktadır. İnsanı diğer canlılardan ayıran üstünlük olan sanat, doğanın yansımalarından meydana gelmemiş midir? Amacımız elbette teknolojiyi suçlamak veya yermek değil... Ancak gerçekten de kendi yarattığının esiri olmuş insanoğlu için doğaya dönmek, bakmak ve görmek için gün bugündür.
Karadeniz işte böyle yaşamsal bir enerji ve güzelliktir. Dağ mı buluttan bulut mu dağdan yüksek derken gökyüzü ile yeryüzünün buluştuğu bu yerde insan, insan olmanın erdemi ve yüceliğini hisseder.
İçinde barındırdığı olağanüstü denebilecek güzelliklerden biri de Karaca Mağarası’dır. Gümüşhane’nin 17 kilometre kuzey batısında, Torul ilçesine bağlı Cebeli Köyü Karaca Mahallesi Tombalı kayalıkları mevkiinde başınızı göğe doğru kaldırıp bakarsanız 1550 metre yüksekliğe uzanan kıvrımlı bir yol görürsünüz. Bu yol sizi Karaca Mağarası’na götürür. Karaca, 145 milyon yıllık sesiyle, insanoğluna, sabır, yaratıcılık ve estetiğin gerçek anlamlarını haykırmaktadır.
Tüm insanların bu sesi duymak ve içine çekmek üzere Karaca Mağarası’nı görmesi dileğiyle...
Türü: 310 sayfalık kitap ve 26 dakikalık belgesel film
Yapım Yılı: 2007
“İzmir 8500 Yıllık Bir Kent” isimli kitap ve film Çakabey Kültür Yayınları’nın ilk eseridir. Bu yapımda kentimizi tanıtırken taşıdığı ruhun da yansıtılması amaçlanmıştır. Çünkü İzmir özgürlük, kurtuluş, modernizm ve barış ruhunu, insanından taşlarına kadar sindirmiş bir şehirdir. Yaşamaktan gurur duyduğumuz şehrimizi ona yakışır kalitede bir eser ile temsil etmekten mutluluk duyuyoruz.
Dileğimiz, tarihi ve doğal güzellikleri, üç dinin hoşgörüyle birleştiği kişiliği, mevsimleri, yemekleri, organizasyonları, ticaret olanakları ve elbette insanlarıyla İzmir’in tanınmasına katkıda bulunmaktır.
06/02/2012
Cakabey Kultur Yayınları Cakabey Kultur Yayınları