09/02/2026
“Bursa’nın en çok ekmek satan fırınlarından birinin sahibiyim. Her gün satılan binlerce ekmek diyebilirim. İçeri giren çok olur; ekmek ister, genelde veririz, bedava diye alır gider.
Üst kattayım, kameralara bakmaktayım. Bir abla var, ilk defa karşılaşmaktayım. Kapının önünde on dakika oldu, bir sağa bir sola dolanıp durdu. Kuyumcu olsak hırsız sanki bizi soyacak. Ama ne öyle bir hâli var ne de akılsız, fırını soyacak kadar. Baktım ki içeri gireceği yok.
İndim aşağıya, geçtim tam karşısına ve ‘Abla, bir şeye mi baktın?’ dedim. ‘Yok abi, rahatsız ettim sizi, hayırlı işler’ dedi ve yola doğru ilerledi. Ama elini tutan minik kız çocuğu çekiştiriyor: ‘Anne, ne olur gitmeyelim’ diyor.
Seslendim ablaya: ‘Kardeşim, bana bir baksana.’ Duymamış gibi yaptı ama ikincide durdu ve dönüp baktı. Dedim ki: ‘Ablacım, beş dakika vaktin varsa buyurun içeriye. Masamız da var, çaycı ablamız çay da koyar.’
Konuşmadı, çocuğunun yüzüne baktı, başını salladı ve dükkânıma adım attı. ‘Bak abla’ dedim, ‘bizim bu dükkâna çok ekmek almaya gelen olur, parasız alırlar. Biliyorum, bazen de beni kandırıyorlar. Ama olsun diyorum, ben bunun bereketiyle binlerce satıyorum.’
‘Ama dikkat ettim, sen üç defa döndün kapıdan, tam içeri girecekken. Var mı ihtiyaç? Ne olur varsa söyle, yatmayasın sakın aç.’
Çaylar da geldi o arada. İşaret ettim, masaya simit ve poğaça da istedim. ‘Önce yiyin, sonra konuşalım’ dedim. O çocuğun ve ablanın çiğnemeden, ağzındakini bitirmeden tekrar ısırışlarına şahit oldum. Aç kardeşim bunlar; böyle mi yer aç olmasalar?
Abla bir nefes aldı, ikinci çaydan bir yudumladı: ‘Abi, dün eşim eve bir kadın getirdi. “Terk edin hemen burayı” dedi. Evden çıktığımda saat gece ikiye geliyordu. Önce bir otobüs durağında oturduk. Sonra baktım ki başımıza bir hâl gelecek, bir karton bulduk ve Emirsultan Mezarlığı’nda uyuduk.’
‘Tamam da beş kuruş vermedi ki adam bana. Çıktık işte, bir mont ve küçük bir çantayla. Acıktık tabii sabah olunca ama beş kuruş yok yanımda. Bir akrabam var ama çok uzakta. İki yüz, üç yüz lira lazım ki gideyim yanına.’
‘Telefonumu da vermedi, satacak besbelli. Arayamadım da kimseyi. Acıkınca da kızım elimden tutup senin fırının önünde durunca, girmedim içeriye istemeye, utanınca. Ben bir şey istemiyorum abi sizden. Bak, nasıl gülüyor evladım, karnı doydu diye. Sevindirdin ikimizi de. Allah razı olsun, bu dükkânın hep müşteriyle dolsun.’
Annem vefat etmişti geçen hafta. Yirmi bir yıldır alt katımda oturuyordu. Aklıma orası geldi bir anda. Hem boştu hem de eşyalıydı. Şimdi götürsem eve bu ablayı, hanım ne der acaba?
Anlattım ablaya. Zaten çaresi de yoktu başka. ‘Sen bugün otur, sabah çocuğunla gel; hem karnını doyur hem de yardım et’ dedim bizim çaycı ablaya. Öyle sevindi ki ayağa kalktı, elimi öpmek istedi.
Eşimi aradım, o da çok sevindi. ‘Ben gelip onları arabayla alayım hemen’ dedi. Üç aydır abla iş saatinde yanımda, akşamları alt katımızda. Çok mutlular kızıyla.
Kira almıyoruz, faturaları biz ödüyoruz. Evladımız yok; onun kızını evlat gibi seviyoruz. Bugün baktım, bir kadına iki ekmek verdi, parasını istemedi. Sonra çantasından para alıp kasaya bırakıverdi. O da birine iyilik yapmak istemişti.
Sesimi çıkarmadım, görmemiş gibi yaptım. Ellerimi açıp Allah’a sonsuz şükrettim; bunca yıl sonra bana bir kardeş ve bir evlat yolladığı için teşekkür ettim.”
(Alıntıdır)