Berlin Türk Eğitim Derneği

Berlin Türk Eğitim Derneği

Bemerkungen

YENİ YIL MESAJI
Sevgili dostlar, gelen her yeni yıl, bizleri beklenen sona bir adım daha yaklaştırıyor. Geçen yılın muhasebesini yaparak gelen yılda daha anlamlı çalışmalar yapmak elimizdedir. Ben bütün dostlarıma sağlıklı ve mutluluk dolu bir yıl diliyorum... Yarınlar kollarını açmış sizleri bekliyor. Ne mutlu yaşamını anlamlı kılan o duruşu belli duyarlı yiğitlere...
PROF.DR.MUSTAFA ÖZTÜRK 24 TEMMUZDA BERLİN'DE
DUYURU
Prof. Dr. Mustafa Öztürk 24 Temmuz Cumartesi günü Berlin Türk Eğitim Derneğinde olacaktır.
Bizbize- dizdize bir sohbet yapacağız.
Oturum Saat 19:00 da başlayacaktır.
Katılımcı sayısı sınırlı olacaktır. Lütfen önceden bizi arayınız.
İrtibat tel. :
0176 8050 25 08
eMail:
[email protected]
Rüştü KAM
ALTMIŞ YILDIR ALMANYA'DAYIZ BİRTÜRLÜ YUNUS ÖRNEKLİĞİ GÖSTEREMEDİK.
-Almanya’ya gelişimizin 60. Yılında maalesef Yunus’un torunları olarak O’nun yüzünü ak edemedik. Başını yere eğdirdik-
Rüştü KAM
Bu yazıyı 2009 yılında yazmışım. Ha-ber.com da yazmaya başladığım yıl. Aradan 12 yıl geçmiş. Ben bu arada eskimişim, ama ha-ber.com gün geçtikçe daha da gençleşiyor. Sefa kardeşimize Allah selamet versin. Güzel hizmetler yapıyor. Amacım ha-ber.com internet haber portalini tanıtmak değil, inşallah bir gün onu da yaparız. Ha-ber.com’un sahibi Sefa Doğanay köşe yazarlarının yazdıklarını arşivliyor. Sahuru beklerken kendi arşivime gireyim istedim ve girdim. 12 seneden beri neler yazmışım neler, hepsi orada mevcut. 2009 yılında yazdığım ve bugünkü gibi taptaze duran bir yazıma rastladım. “Almanya’yı Ne Kadar Tanıyoruz” başlığıyla yayınlanmış. Eğer o sayfa olmasaydı ve o yazı yazılmasaydı ve de o arşiv tutulmasaydı, bugün o günlerdeki yaşanmışlıklara ışık tutamazdık. Almanya’ya gelişimizin 60. Yılı münasebetiyle tekrar o yazıyı siz okuyucularımla paylaşmak istedim. Bakalım 60 yılda ne kadar yol kat etmişiz.
“Bizler, kilometre olarak yakın, ama düşünce olarak ne kadar da uzakmışız Goethe, Schiller, Bach gibi diğer fikir ve sanat adamlarına. Buyruk şöyledir:
“Sizden önce de nice topluluklar gelip geçmiştir. O halde yeryüzünde gezin-dolaşın da yalanlayanların sonu nice olmuştur görün. “3/137
Yüce Mevla’mız burada bize bir tavsiyede bulunuyor. Tavsiyesini de aba altından sopa göstererek yapıyor. Yeryüzünde neden gezmiyorsunuz? Sizden önceki insanların kurdukları medeniyetleri niçin görmüyor, bilmiyor ve ibret almıyorsunuz? Helak edilenler niçin helak edilmişler bunu hiç mi merak etmiyor musunuz?
Daha buna benzer nice cümleler sıralayabiliriz. Allah insanların bulundukları bölgede kapanıp kalmalarını istemiyor. Dolaşmamızı, gezmemizi istiyor. Eski kavimlerin, milletlerin geriye bıraktıklarını görerek ibret almamızı istiyor.
Mesela biz Almanya’da yaşayan Türkler, geriye bakıp da hayatımızın elli yılını geçirdiğimiz bu ülkeyi ne kadar tanıdığımızı hiç düşündük mü?
Almanya’ya gelişimizin üzerinden elli yıl geçti. Ha bugün ha yarın döneceğiz derken saçlarımız ağarıvermiş, belimiz bükülüvermiş.
Türk Eğitim Derneği ve Berlin Veliler Topluluğu üyeleri olarak biz bunları düşündük, konuştuk ve bu ülkeyi az tanıdığımıza karar verdik. Tanıdığımız yerler, evden işe işten eve giderken yol üzerinde gördüğümüz yerler ne kadarsa, o kadar. Oraları da sadece gördüğümüzü, tanımadığımızı, farkettik.
Niye kendimize, (bir arkadaşı vesilesiyle Goethe’nin eserleriyle tanışan) Tatarî Oğuz Efendi’yi örnek almamışız? O Fransa’dan kalkıp Weimar’a kadar gelmiş. Orada vefat etmiş. Goethe’nin yaşadığı şehri ve o şehrin insanlarını, yaşayan değerlerini bizzat tanımak istemiş. Tanımış ve hakkında eserler de yazmış. Tatarî Oğuz Efendi Johann Volfgang von Goethe gibi bir şahsiyeti, ölümünden sonra da olsa tanımak istemiş ve Weimar’a kadar gelmiş. Oysa biz kilometre olarak yakın olduğumuz Goethe, Schiller, Bach gibi fikir ve sanat adamlarına düşünce dünyamızda ne kadar da uzakmışız. Bunu Weimar turu yapınca anladık.
Tanımadığınız yer fikir dünyanızda yer almaz
Bu konular üzerinde arkadaşlarımızla uzun uzadıya konuştuk. Konuşa konuşa nihayet eksikliklerimizi fark ettik. Yaptığımız öz eleştirilerden sonra, eksikliklerimizi gidermeye karar verdik ve düştük yollara. Önce Weimar’ı ve oranın değerli şahsiyetlerini tanıdık. Tarihe mâl olmuş şahsiyetlerin yaşadığı yerleri ziyaret edince düşünce dünyamızda yeni kapılar açıldı. Eşim, Goethe’nin malikanesini görünce “burada ancak şiir yazılır” dedi. Başımızla tasdik ettik Eşimi.
Sonra Buchenwald toplama kampına uğradık. Daha kapıda irkildik: “Herkes ettiğini bulur” (Jedem das Seine) yazıyordu kapıda. Buchenwald’ta, Toplama kampları kurarak insanları onursuzlaştıran o vicdanı tanımaya çalıştık.
Sonraki gezimizde, Wittenberg’e gittik ve Katolik dünyasının tahtını ayaklar altına alan, Almanya’nın önemli şahsiyetlerinden Papaz Martin Luther’le tanıştık. Evinde konuk olduk. 1517 yılında yazdığı 95 maddelik o meşhur Manifestosunu birlikte okuduk. Üzerinde tezekkür ettik. Eski defterleri karıştırmadan, yani Türklerle olan ilişkileri, düşüncelerini karıştırmadan, fiili durumumuzu birlikte değerlendirdik. Sonuçta, düşmanlık değil, dostluk, savaş değil barış galip geldi.
Umursamazlık insanları nasıl aptallaştırıyorsa, hoşgörüsüzlük de mutluluğa giden yolları tamamen kapatıyor. Dün mesafeli olduğunuz insanlar bugün misafiriniz oluyor veya siz onlara misafir olabiliyorsunuz, size dostluk eli uzanabiliyor veya siz uzatabiliyorsunuz. Bu oluyor. Geçmişi bilmek ve unutmamak lazım ama, geçmişe takılıp kalmamak da lazım. Türk Eğitim Derneği mensupları olarak biz tam da bunu yaptık. Geçmişe takılıp kalmanın faydasının olmayacağına kanaat getirdik. Önümüze bakmamız gerekiyordu. Baktık.
Hem Weimar ve hem de Wittenberg dönüşü, otobüste her zaman olduğu gibi, arkadaşlarımıza mikrofon uzattık ve onlardan değerlendirmeler aldık. Weimar’ı konuştuk, Wittenberg’i konuştuk. Her bir arkadaşımızın düşünce dünyasına ayrı ayrı paragraflar eklenmişti.
Sonra da, Berlin’i ne kadar tanıdığımızı konuştuk. Sonunda yeteri kadar tanımadığımız ortaya çıktı. Öyleyse Almanya’yı tanımaya Berlin’den başlamamız gerektiği kanaatine vardık ve karar aldık. Berlin’i tanımamız gerekiyor. İlerleyen günlerde bu kararımızı hayata geçirdik, sıcağı sıcağına uygulamaya koyduk. Önce kiraladığımız bir otobüsle şehir gezisi ve sonra da Berlin kanalında tur düzenleyen gemi ile kanal gezisi yaptık, böylece rehber eşliğinde Berlin’i dolaştık. Meğer, yıllardan beri içinde yaşadığımız Berlin’i tanımıyormuşuz. Toplam 7 saat yetmedi Berlin’i tanımaya.
Sonuç;
Duvarı’n hikayesini bilmiyoruz, Prenzlauerberg’de, Paul Linke Ufer’ de, Einstein Cafe’de oturup bir kahve içmemişiz. Unter den Linden’i boydan boya geçerek, oradaki müzelerle ilgili bilgiler almamışız. Berliner Dom’u hayran olduğumuz eserler listesine yazmamışız. National Galerie’yi gezmemişiz, Sans Souci’yi gezmemişiz, Bergama Müzesi’nin nerede olduğundan habersiziz… Biz nasıl bir Berlinliymişiz böyle… Velhasıl şu koca Berlin’ de sanki kendimize bir duvar örmüşüz ve duvarın içinde yaşamışız yıllarca.
Edindiğimiz bu tecrübelerden sonra, Türk Eğitim Derneği ve Berlin Veliler Topluluğu üyeleri olarak biz bu gaflet uykusundan uyanmaya karar verdik. Daha doğrusu üzerimizdeki bu ölü toprağını silkelemeye karar verdik. Sonuçta titredik ve kendimize döndük. Yeni yeni bilgiler edindikçe yaşadığımız yeri ve o yerin halkını daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Tanış olduk.”
Yunusumuz ne güzel de söylemiş:
”Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Bu dünya kimseye kalmaz.”
Tavsiyemiz, sizler de düşün yollara, tanıyın, tanış olun, sevin, sevilin. “Bu dünya kimseye kalmaz”mış.
Bizim gezilerimizin adı “Kültür ve Araştırma Gezisi.” Bunlar masraflı geziler. Geziye katılanlar paralarını kendileri ödüyorlar. Derneğimiz sadece organizesini yapıyor. Buna rağmen üyelerimiz, bu gezilerden oldukça memnun oluyorlar. Gezilerden dönüşte üyelerimiz, “yeni gezi nereye ve ne zaman hocam?” diye sormaya başlıyorlar.
Ulaşmak istediğiniz hedef önemli bir hedefse, hedefe de kilitlenmişseniz mutlaka bedel ödemeniz gerekiyor. Bedel ödenmeden bir şey elde etmek mümkün değildir ve bedelini ödemediğiniz şey de sizin değildir. Nasreddin Hocamız boşuna söylememiş, “Parayı veren düdüğü çalar” diye.
Size tavsiyemiz, lütfen içinde yaşadığınız ülkenin değerlerini ve güzelliklerini mutlaka tanıyın. İlgisizlik, çirkinlikler, kötülükler, ötekileştirmeler dostluk köprülerinin kurulmasını engelliyor. Bu durumda kılıçlar bileniyor, yaylar geriliyor ve hedef bile tayin edilmeden oklar rasgele boşaltılıveriyor. Gezdikçe, gördükçe, anladıkça, düşündükçe, konuştukça, empati yaptıkça anlaşma sağlanabilecek ortak noktalar mutlaka bulunuyor.
Yaşadığı coğrafyayı ve orada kurulan medeniyetleri bilmeyen, oranın tarihini kültürünü tanımayan, velhasıl o coğrafyadaki yaşanmışlıkları gözlemlemeyen insanlar o ülkenin insanlarını nasıl tanıyabilir ki? Tanımadıkları insanlarla da nasıl bir sevgi ve dostluk bağı kurabilirler ki? Kuramıyorlar da zaten.
Haydi bugün karar verin ve Alman komşunuzdan başlayarak, insanları, kültürlerini, örf ve adetlerini, şehirlerini, tarihe mâl olmuş şahsiyetlerini ve onların eserlerini başlayın tanımaya. İnanın tanıdıkça seveceksiniz ve sevdikçe de rahatlayacaksınız. Böylece, 61. yılda önümüze yepyeni ufuklar açılacak…
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NDA YÜREKLİ DİN GÖREVLİLERİ DE VARMIŞ DEMEK... BEN ZEKİ BEY'İ, CESARETİNDEN DOLAYI TEBRİK EDİYORUM....

KANDİL’E Bir de bu gözle bakalım!

Kırklareli Müftüsü

Sorular geliyor zaman zaman, “Hocam bu kandil gecesinde kaç rekat namaz kılalım, kaç bin tane tevhid söyleyip zikir çekelim”. Ben de o Müslümanlara diyorum ki:

Size daha kazançlı ama nefse ağır gelen sevap kazanma yolları göstereyim mi?

-Evet Hocam göster...

Öyleyse şu söylediklerimi yapın.

1- İmkanınız varsa alın birkaç yetimi tepeden tırnağa giydirin, yedirin içirin, uzun vadede ise o yetimlerin eğitim masraflarını karşılayın. Okuyup büyük adam olsunlar, dine diyanete vatana millete faydalı gençler olsunlar. Zaten sevgiden şefkatten ve baba himayesinden mahrum kalmışlar. Bunların sizin yüzünüze sevgi ile bir bakışı Allah'ın size rahmet nazarı ile bakması demektir. Malumunuz Aziz Peygamberimiz, duası reddolunmayan güruhun içinde yetimi en başta saymıştır. “Mazlumun bedduasından, ahından ve yetimin gözyaşlarından sakının. Çünkü insanlar rahat uykuda iken onlar dert, sıkıntı, üzüntü içindedirler" (Buhari)

2-Beşinci, onuncu veya yirmi sekizinci umrenizi yapmayı bırakın, burada harcayacağınız paranızı, evine kurbandan kurbana et giren bir aileye bağışlayabilirsiniz. Bu gerçekten beratınıza vesile olabilecektir.

3-Zenginseniz eğer, gece bin rekat namaz kılmaktan daha içerikli bir sevap önereblirim size,,, okuluna giden yavrusuna harçlık verebilmek için kendisi 5 km yolu yaya giden gariban babalara yardım yapabilirsiniz…çok uzakta değil,,,çevremizde bu insanlardan çok var…

4-Bu gece, hastane köşelerinde yatan nice kimsesiz hastaları ziyaret edip sevindirebilirsiniz, bunlar kandilin ruhuna çok uygun davranışlardır…

5-Zenginseniz eğer çevrenizdeki tüm gariplere bu akşam güzel bir lokantada kebap yedirebilirsiniz…

6-Zengin fakir fark etmez, bugün hastanelerde can bekleyen, kan bekleyen onbinlerce hastadan birine şifa olabilecek bir ünite kan bağışlayabilirsiniz… Bu da 1000 rekât nafile namazdan üstündür…

7-Bu kandil Gecesini vesile ederek sizi büyütünceye kadar sayısız eziyetler çeken, huzurevine attığınız anne veya babanızı oradan çıkarıp duasını alabilirsiniz. Bu bir milyon rekât namazdan, onbin tane oruçtan daha hatırlı olur Allah'ın katında… Hem bunu yaparsanız, facebook'da veya telefon marifetiyle sanal alemde binlerce insanın kandilini kutlamak için yazdığınız kandil mesajlarınız da klişe bir adımdan öteye gidip daha büyük ve saygıdeğer bir manâyı hâvi olur.

8-Durumunuz müsaitse eğer, fakr-û zarûretinden evlenemeyen, yuva kuramayan gariban birkaç gence sahip çıkıp, onların masraflarını karşılayıp, harika bir berat fermanı almaya namzet olabilirsiniz.

9-Kocası ölmüş küçük çocuklarını okutabilmek için temizliğe giden, namusunu pay_i mâl etmeyen yiğit ama fakir dul komşularınıza yardım eli uzatabilirsiniz…Bu da Kandil Gecesinin sizden istediği güzelliklerdendir...

- Sayın Hocam, bu gece namaz kılmayalım mı, gündüzünde oruç tutmayalım mı, gecesinde zikir çekip, Eyüp Sultan'ı ziyarete gitmeyelim mi?

Ey mümin kardeşlerim, onları zaten yılladır birşekilde yapıyorsunuz, Yapın da…Müftüler, hocalar, köşe yazarları, ilahiyatçılar, çok içerikli kandil mesajlarında bunları zaten halka söylüyor nasihat ediyor…

Benim mesajım, Ne hikmetse okumamak için inatla direndiğimiz Yüce Kuran'ın bize verdiği unuttuğumuz toplumsal talimatları sizlere hatırlatmaktı…

Yukarıda 9 maddede verdiğim güzellikleri ve ona müşabih (benzer) nasihatları hayatınıza koyarsanız, Kandil Geceniz o zaman değerli olur ve Allah, o zaman bizlerden hoşnut olur.

Havyar ye, karides indir, ıstakozu haşla , Marmaris'te, Bodrum'da, Datça'da tatil yap, kuzu sarmasını, pazu dolmasını götür, popcornunu çatlat, hükümet kur hükümet yık, her odasında bir televizyon olan 250-300 m2 evinde hopla zıpla, ye, iç, survivor izle, havaya ateş açarak takımının şampiyonluğunu kutla, sesten gürültüden milletin kulaklarını iğfal et, Kandildir deyu Eyyup Sultan Türbesinde saatlerce dua et, 200 m ötendeki babasız bir evde çocuklarına
150 gr kıyma alabilmek için temizliğe giden dul kadının ve özürlü yavrusunun hıçkırıklarını duyma…Yaşlı anneni huzurevine postala, sonra da kalk telefonlarla kandil mesajı at, veya facebook'da Twiter'da kandil mesajı yayınla…Kendini kandır, vicdanını avut...

Biz hayatımızda, merhamet, yardımlaşma, sevgi, kardeşlik, diğergamlık, empati, gibi hasletlerin semtine uğramaz hale gelmişsek; Günlerimizi değerlerimize yabancılaşarak ve bu insani ve ahlâki kazanımlardan hızla uzaklaşarak geçiriyorsak, bana dokunmayan yılanlara kurban olayım mantığında bir yaşam tarzı ile hem-hâl isek; Allah aşkına bırakın şu kupkuru kandil mesajı gönderme lüzumsuzluklarını…

Adnan Zeki Bıyık

Hergün 10-19 açıktır; 17-19 Nachhilfe, Cumar. 11-12 Türkçe, Cumar. Pazar 12-14 Kur'an Kursu v

Wie gewohnt öffnen

01/06/2023

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN ORGANİZE ETTİĞİ 13. EĞİTİM KAMPINDA YAPILAN SUNUMLARIN ÖZETİDİR. ÖNCE HUMBOLD ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DEKANI PROF.DR. SERDAR KURNAZ

“Fecr Süresi Özelinde Nefsi Mutmeinne ve Tarihsel Metod”

-Toplamda 50 kişinin katıldığı “13.Eğitim Kampı” 12 mayıs 2023 tarihinde başlamıştır. 14 mayıs 2023 tarihinde son bulmuştur. Eğitim Kampı süresince 4 sunum yapılmıştır. Her Bir sunumun süresi 1 saattir. 1 saatte sorulara cevapları verilmiştir. 1 oturum 2 saat sürmüştür. Toplamda ise 8 saat. Kamp süresince değişik etkinliklerle katılımcıların nefes alması da sağlanmıştır. Cumartesi günü yapılan mangal başı sohbeti ve eğlencesi kampa ayrı bir anlam katmıştır-

Sunumlar:
1- Prof.Dr.Ömer Özsoy
2- Prof.Dr.Serdar Kurnaz
3- Dr.Hadi Adanalı tarafından yapılmıştır.

İlk sunum Humboldt-Universitaet zu Berlin’de İslam Teolojisi Enstitüsü dekanlığı yapan Prof. Dr. Serdar Kurnaz tarafından gerçekleştirildi. Kendisi “Fecr Suresi Özelinde Nefsi Mutmainne ve Tarihsel Metod” başlıklı sunumuyla kampın açılış dersini yapmış oldu. Sayın Kurnaz tarihsel metodun Fecr suresinin 27.-30. ayetlerine nasıl tatbik edileceğini aşamaları ve detaylarıyla aktardı.

Bu ayetler genellikle “Ey iman etmiş kişi/imanda huzur bulmuş nefis! Rabbine yönel, böylece has kullarımın arasına sen de katıl, cennetime gir.” şeklinde tercüme edilmektedir. Bu ayetler bugün genel olarak böyle anlaşılsa da erken dönem ve sonraki dönem tefsirlerinin bazıları incelendiğinde farklı bir yorum buluruz. Bunlar içinde Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333), Ebul’ Hasan el-Maverdi’nin (450) ve Ebu’s Saad Es-Sa’lebi’nin (427) tefsirleri zikredilebilir. Bu isimlerin yazdığı eserlerde zikredilen zayıf bir görüşe göre: “Denilir ki: burada kastedilen imanın huzuruna varmış insan değil, kendi durumunu huzurlu bulan, kendi durumundan emin olan insan anlamına gelir. Bu ayetin muhatabı da Müslümanlar değil, müşriklerdir. Dolayısıyla burada müşriklere son defa bir çağrıda ve uyarıda bulunan Kur’an-ı Kerim müşriklere ölmeden önce, son defa “rabbine yönel ve huzura kavuş/ huzura er!” diye bir çağrıda bulunmaktadır. Bu bahiste bir de Ebu'l Hasan en-Nisaburi (553) ismi zikredilmelidir ki, kendisi diğer müfessirlerden farklı olarak daha ziyade bu anlama öncelik verir. Konumuz ise ayetin hangi anlamının daha doğru olduğunun tarihsel metodun tatbikiyle anlaşılmaya çalışılmasıdır. Temel olarak bu sunumun tezi Fecr suresinin 27.-30. ayetlerinin çevirisinin: “Ey kendine güvenen ve o bulunduğu duruma çok güvenen insan! Rabbine yönel ki, o senden hoşnut olsun, sen de ondan hoşnut ol. Böylece kullarımın arasında sen de katıl, cennetime gir.” Şeklinde olması gerektiğidir. Bu çeviri ise ayetin genel anlaşılma çerçevesinin tersine bir okumadır. Peki bu anlama ulaşmamızı sağlayan yol nedir ve nasıl ilerlenmesi gerekir, şimdi bunu anlamaya çalışacağız.

Lafza bakıldığı zaman her iki anlam da çıkabiliyor. O nedenle ayetin nasıl çevrildiğinin gerekçelendirilmesi gerekir. İlk etapta hangi bağlamda bu ayetin nazil olduğuna bakılmalı, sonrasında ayetin sure içindeki, sure bütünlüğündeki durumunun incelenmesi gerekir. Bununla birlikte surenin içeriğine bakmamız gerekir. Bunun için bazı aşamalar izlenerek bir sonuca ulaşılmaya çalışılacaktır. İlk etapta Fecr suresinin tarihlendirmesi esbabı nüzul literatürüne bakılarak yapılmaya çalışılacak, ikinci olarak fecir suresinin yapısı ve içeriğine bakılacak, üçüncü etapta itmi’nan kelimesinin Kuran-ı Kerim’de nasıl geçtiğine dair diyakronik bir okuması yapılacaktır. Yani kronolojik olarak hangi ayet önce geliyor, hangisi sonra geliyor ve kelimenin anlamında bir daralma veya genişleme var mı, veya hangi şartlarda hangi anlamlara geldiğine dair tespitlerde bulunmamız gerekiyor. Ayrıca nefs kelimesinin de ne anlama geldiği ortaya konulmalıdır. Çünkü biz nefisle genelde ruh gibi bir anlamı bağdaştırıyoruz. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de nefs kelimesi cisme bürünmüş insan varlığından bahsederken kullanılmaktadır.

Fecr suresinin kronolojisine baktığımızda farklı bilgilere rastlarız. Kur’an ilimlerine dayalı listelerden elimize ulaşanları incelediğimizde, Fecr suresi bütün olarak nazil olan ilk on sure arasında zikredilir. Bu ilk on sure arasında nazil olmuş olmasını önemli oryantalistlerden olan Nöldeke de kabul eder. Aynı şekilde Angelika Neuwird de kendine has metodlarıyla Kur'an kronolojisi yapmıştır. O da Fecr suresini ilk dönem, erken dönem mekki sureler aslında zikreder. Burada şöyle bir farklılık vardır. Neuwird Fecr suresinin içerisinde iki yerde boşluk bulunduğunu, buralara sonradan ya mekke'nin orta döneminde veya son dönemine yakın tarihlerde bir ekleme olduğunu, yani Fecr suresinin 27.- 30. ayetlerinin sonradan eklendiğini söyler. (Buradaki ekleme ibaresi Müslüman ilahiyat literatüründe sonradan inzal olma anlamında kullanılmıştır. Fakat Neuwird inzale doğrudan inanmadığı için ekleme ibaresini kullanmıştır. Yani “bunu Müslümanlar kendileri yazmışlardır” anlamında değil de “oraya eklenmiştir” anlamında kullanılmıştır.) Dolayısıyla Neuwird, başıyla sonu aynı tarihte nazil olmamıştır diyerek surenin bütünlüğünü bozar. 21-22 ayetler sonradan eklenmiştir, 27-30. ayetler de sonradan eklenmiştir. Geleneksel tefsir literatürü içerisinde bunu destekleyen rivayetler de vardır. Tefsir literatürüne baktığımız zaman Fecr suresinin mekki olduğunu söylemekle birlikte son 3, 4 ayetin farklı nüzul sebeplerinin olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki Hz. Osman'ın hicretten sonra, Müslümanlar Medine'ye geldikten sonra bir kuyu satın aldıkları ve bu kuyuyu satın aldıktan sonra da ayetlerin nazil olduğu zikredilir. Bu rivayet şu şekilde sorgulanabilir: Hz. Osman Müslümandı, ona “rabbine yönel” veya “rabbine dön” şeklinde bir çağrının ne kadar mantıklı olduğunu sorgulamak gerekir. Ama literatürde yer alan rivayetler aktarılırken bu konu tartışılmamıştır.

İkincisi daha anlaşılır bir rivayettir. Buna göre ayetlerin Hz. Hamza'nın vefatı üzerine nazil olduğu söylenir. Hz. Hamza vefat ettikten sonra Müslümanların, Hz. Peygamberin kendisinin de çok üzüldüğünü, onlara bir teselli olarak bu ayetlerin nazil olduğu söylenir. Bu rivayetin mantıklı bir açıklaması vardır çünkü Hz. Hamza vefat ettikten sonra imanla huzur bulmuş olarak müjdeleniyor ve onun nefsine bir hitapta bulunuluyor. Rabbine dönüyor, yani Allah’ın cennetine girdiğine dair teselli veren bir ayet olduğuna işaret ediliyor. Aslında sonuç olarak Fecr suresinin 610 - 612 yılları arasında nazil olmuş olması gerekir. Rivayetlere baktığımız zaman Angelika Neuwird 613-614-615 yılları arasında son bölümü tarihlendirse de kendi tefsir kaynaklarımızdaki rivayetler 27., 28., 29. ve 30. Ayetleri genellikle Medine’de tarihlendirir. Bu da 620 ile 621 arasına tekabül etmektedir, yani ya hicretten hemen sonra veya Uhud savaşıyla birlikte veya bu savaştan hemen sonra nazil olmuş şeklinde rivayetler vardır. Şimdi burada ortaya çeşitli sorunlar çıkmaktadır.
Çünkü ilk etapta surenin bütünlüğüne baktığımız zaman “ya eyyetühennefsul mütmeinne”nin, ölmüş bir insana hitaben nazil olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Rivayetler ne kadar nazil olduğu dönemi açıklıyor, gerçekten ayetin iniş sebebi böyle miydi, bunun araştırılması gerekir. Bunun için de Fecr suresinin yapısı ve içeriğinin incelenmesi gerekir. Bu açıdan incelendiğinde Fecr suresini 3 bölüme ayırabiliriz. 1-5. ayetler arasında bazı yeminler zikredilir. Bu mekki sureler içerisinde tanınmış bir hitap tarzıdır. Allah dikkat çekmek için böyle bir teknik kullanır ve aya, güneşe, fecre ve başka bazı şeylere yemin eder.
Fecir suresinin 6-20 ayetleri arasında hep bir imtihan zikredilir: Ad kavmini imtihan ettik, Semud kavmini imtihan ettik, Firavun’u imtihan ettik. Hiçbiri başarılı olmadı, hepsi helak oldu. Ardından üçüncü bölümde 21-30 ayetler arasında hesaplaşma söz konusudur. Biz onlara nimetlerimizi verdiğimiz zaman bizi unuturlar, nimetlerimizi kıstığımız zaman da “vay Allah bizi unuttu” derler şeklinde ibareler vardır. Sonrasında ise Allah ihtar verir, biz meleklerimizi göndereceğiz ve o gün gelecek ki her şey yok olacak, siz de ne yaptığınızı göreceksiniz. Kötü yaşayanlar da cehenneme girecektir. Sonrasında en son kısma geldiğimizde ise “ya eyyetühennefsul mütmeinne”, doğrudan Müslümanlara hitap ediliyormuş gibi bir düşünce söz konusu. Fakat aslında 1-5 arası yemin, 6-20 arası eski kavimleri imtihan, 21-30 arası aslında doğrudan müşrikleri muhatap alıyor Kur’an-ı Kerim. Tarihlendirmenin de işte bu avantajı var, ilk 10 sure içerisinde yani 610-612 arasında Müslümanlar zaten çok küçük bir gruptu. Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu o dönemde zaten ilk olarak büyük grup olarak müşriklerin imana çağrılması olağan bir durumdur. Bu nedenle burada müşriklerin muhatap alınması tarihsel açıdan baktığımız zaman daha makul görünmektedir. Burada şöyle bir sorunun sorulması gerekir: Bütün surede hiç Müslümanlardan bahsedilmezken ve müşrikler ihtar edilirken birdenbire neden Müslümanlardan bahsedildi ve birdenbire neden Allah Müslümanlara “rabbinize dönün, cennete girin” diyor? İslami kaynaklar genelde bu konuda hiçbir şey söylemeyerek rivayete atıfta bulunur. Bir başka husus ise Angelika Neuwird’in de işaret ettiği gibi Kur’an’ı Kerim’de genel olarak iyiler ve kötüler karşılaştırırken, bu sure için herhangi bir iyiler ve kötüler ayrımının söz konusu olmamasıdır. Dolayısıyla suredeki anlamın bölünmeden bir bütün halinde doğrudan müşriklere hitap ettiği şeklinde anlaşılması daha isabetli görünmektedir çünkü surede aksi bir işaret söz konusu değildir.

İlk dönem sure olduğu için müşriklerin muhatap alınmasının çok doğal olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Osman veya Hz. Hamza hakkında nazil olmuştur rivayetlerini göz önünde bulundurursak aslında Fecr suresinin ilk bölümü 27. ayete kadar erken dönem mekki, 27-30 arası Medine döneminde nazil olması gerekir. Bu da sorunlu bir tarihlendirme değildir. Bu kategoride sureler vardır. Suyuti'nin El-İtkan adlı eserinde buna örnekler vardır. Mekki sureler içerisindeki medeni ayetler, medeni sureler içerisinde mekki ayetler şeklinde kategorilendirilen ayetler vardır. Her ne kadar bazı alimler böyle tarihlendirmelerde bulunsalar da Fecr suresi konu bütünlüğü, içerik ve üslup açılarından değerlendirildiğinde böyle bir farklı tarihlendirme çıkmadığı söylenebilir. Böyle bir farklı tarihlendirmeyi Neuwird de yapmaktadır. Zira kendisi “nefsül mütmeinne” ifadesinin iman ile huzur bulmuş nefis anlamına geldiğinden çok emin ve bu hitabını ahirette gerçekleşeceğine inanmaktadır. Halbuki Fecr suresini okuduğunuz zaman ahiretten, cezadan ve mükafattan bahseder ama o an dünyada yaşayan insana hitabet etmektedir. Yani “başına şu gelecek dikkat et, ayağını denk al” anlamında inzarda bulunmaktadır. Bu yüzden Fecr suresindeki itmi’nan kelimesinin gerçekte ne anlama geldiği tarihsel metotla incelenmelidir.

Kuran’da اطمئن kökünden gelen 10 kelime geçmektedir. 17., 10., 16., 2., 8. ,3. ,4., 13., 22., 5. surelerde geçmektedir. Buradaki en büyük sorun kelimelerin geçtiği ayetlerin nasıl tarihlendirileceğidir çünkü tarihlendirmedeki en büyük sorun da kronolojinin kesin olmamasıdır. Örneğin Bakara suresinin Medine’de indiğini biliyoruz, hatta hicretten sonra inen ilk sure olduğuna dair rivayetler vardır. Ancak surenin içerisinde riba ile ilgili ayetler de vardır, ki bunların en son inen ayetler arasında olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla surenin uzun bir dönemde indiği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak da kronolojik sıralamanın incelikli bir şekilde ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de yaklaşık bir kronoloji bulmak mümkün olabiliyor.

Bunun için burada Neuwird, Nöldeke ve klasik kaynaklardan yola çıkılarak bulunan farklı kronolojiler ele alınmıştır. Ortaya çıkan tabloda 17, 10, 16’da geçenlerin kesin olarak mekki, 13 ile 22 biraz tartışmalı; bir kısmı mekki bir kısmı medeni olarak ele alınmaktadır. Buradan da şu anlaşılıyor iki sure Mekke’den Medine’ye geçiş döneminde nazil olmuş sureler arasındadır. Geri kalanlar 2, 8, 3, 4, ve 5. Sureler de genellikle medeni olarak geçer. Bu ayetleri sırasıyla incelediğimizde şunlar söylenebilir:
17:95: Burada meleklerden bahseder, melekler dünya üzerinde rahatlıkla gezerler anlamında kullanılmıştır. Rahatlık ve güven anlamında kullanılmıştır.
10:7-8: Buradaki ifade ilginçtir. Bazı insanların dünyada kendi halinden memnun bir şekilde yaşadığını söyler. Yani dünya hayatından razıdırlar ve ona güvenirler.
16. surede de ilk defa imanla mutmain olan diye özellikle geçer.
112’de de imandan bağımsız bir şekilde, öyle bir şehir düşünün ki içerisinde emin ve rahatsınız şeklinde geçer.
Mekki-medeni surelerin geçiş döneminde yani 13 ve 22’de; ancak Allah’ı zikreden kalpler güven, sükunet bulurlar diye geçer. 22’de ise yine daha genel bir anlamda bazı insanların Allah'a sadece rahat olduğu dönemlerde ibadet ettikleri belirtilmektedir.
Bakara suresinde artık kalbin itmi’nanından bahsedilir. Kalbin sükunetinden, rahatlığından dolayı rahat ettiğine vurguda bulunulur. Al-i İmran, Nisa ve Maide surelerinde artık itmi’nan kelimesi rahat bulma, huzur bulma, sükunet bulma ile gittikçe imanla iç içe geçmeye başlamıştır. Sonuçta ortaya çıkan resimde itmi’nan kelimesi genel anlamda huzur bulmak, hoşnut olmak, kendini güvende hissetmek anlamına geliyor. Medine döneminde artık Müslümanlar Mekke’deki müşriklerden kurtulduktan sonra kendi problemleriyle uğraşmaya başladıklarında ancak Allah'a inandıktan sonra huzur bulabilirsiniz şeklinde bir tenkit oluşuyor. Yani itminan kelimesi genel anlamda huzur bulmaktan imanla huzur bulmaya doğru daralıyor. Tarihsel metodu kullanmadan okunması halinde ise Fecr suresini okuduğumuz zaman oraya gelene kadar zaten “nefsi mutmainne” ile ilgili zihnimizde belirli bir anlam oluştuğu için burayı da huzura kavuşmuş nefis olarak anlamaya başlıyoruz. Dolayısıyla diyakron okuma yerine senkron okuma yapmanın neticesi olarak anlamı doğru vermemiş oluyoruz. Ne surenin kendi içerisinde ne de tarihsel gelişim içerisinde itmi’nan kelimesi doğrudan imanla huzur bulma anlamına gelmemektedir.

Bir sonraki aşamada nefs kelimesi incelenecektir. Ayetin Hz. Hamza’ya hitap edebilmesi için bu ayetteki nefsn ruh olarak anlaşılması gerekir. Fakat Kur’an-I Kerim’e baktığımızda yine kronolojik bir şekilde okuduğumuz zaman nefs ruh anlamına gelmemektedir. Fakat Fahrettin Razi’de, felsefe ve kelam geleneğinde nefs kelimesi genelde ruh şeklinde anlaşılmıştır. Bu durumda kelimenin ruh olarak anlaşılması Müslümanlar ölüp de diriltildikten sonra rablerinin önüne geldiklerinde onlara yapılan bir hitap olarak anlaşılır. Halbuki nefs kelimesine baktığımız zaman Kuran’ı Kerim’de 250 yerde geçmektedir. Bu konuda araştırma yapanlar nefs kelimesinin hiçbir zaman ruha veya ruhsal bir varlığa tekabül etmediğini tespit etmişlerdir. Nefs kelimesinin geçtiği her yerde insandan, o anda yaşayan insandan bahsedilmektedir. Bu durum bizim kendi kaynaklarımızda da teyit edilmektedir. İbnü’l Cevzi’nin (597) tefsir eserinde bu konuda verdiği bilgiler buna örnek olarak verilebilir. Verilebilecek bir örnek de ayetler arasında yapılacak bir anlam karşılaştırması olabilir. Kıyamet suresi 13. ayette geçen “O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir.” ifadesi ile benzer bir şekilde yine erken dönem mekki bir sure olan İnfitar suresi beşinci ayette şöyle geçer: “Her nefis/her insan neler yapıp yapmadığını anlayacaktır.” Benzer bilgiler veren bu iki ayette kelime olarak birinde insan geçerken birinde nefs geçiyor. Sırf bu misal bile erken dönem surelerden olması nedeniyle ve Fecr suresi de erken dönem bir sure olduğu için burada bir paralelliğin söz konusu olduğu söylenebilir. Fecr suresindeki “nefs-i mutmeinne” bulunduğu durumdan memnun olan insan anlamına gelmektedir. Sonuç olarak Fecr suresi müşriklere hitap ettiği için aslında verdiği mesaj: “Ey kendi durumundan hoşnut olan müşrik insan! Geç olmadan, cehenneme girmeden rabbine yönel! Ancak öyle hoşnut olursun, o da senden ancak öyle hoşnut olur. Böylelikle sen de kullarımın arasına girersin. Ancak öyle cennetime girersin.” Burada müşrikler başka tanrılara kulluk ettikleri için tek tanrıya kulluk etmelerine dair bir çağrı yapılmaktadır.

Sonuç alarak Kuran ayetlerinin eş zamanlı okunmasından dolayı baştaki surelerde anlamı daralan “nefs-i mutmeinne”den yola çıkılarak Fecr suresinde de “nefs-i mutmeinne” imanla huzur bulan anlamında yorumlanmıştır. Fecr suresi öldükten sonra dirilmiş olan nefse hitap etmemektedir. İtmi’nan kelimesi de bu anlama gelmemektedir. O an yaşayan müşriklerin, kendi huzur buldukları durumundan vazgeçmeleri gerektiğini söylemektedir. Yine ilk dönem olması hasebiyle zaten o dönemde müşriklerin kendi durumlarından rahatsız olmadıkları ve Müslümanlarla dalga geçtikleri, onları ciddiye almadıkları görülmektedir. Allah bu duruma itiraz ederek peygamberin söylediklerini ciddiye alın, kendinize fazla güvenmeyin şeklinde bir uyarıda bulunmaktadır. Yani Fecr suresinin muhatabı baştan sona kadar müşriklerdir, son parçası Müslümanlara hitap etmemektedir. Müşrikler inzar edilmekte ve Allah'a yönelmeye davet edilmektedirler.

10/05/2023

DOĞU ANADOLU GEZİSİ (X-10): EĞİN/KEMALİYE-ARAPGİR-APÇAĞA

Eğin/Kemaliye

Saat 08 de Elâzığ (Harput) ile vedalaştık. Hedefimizde Eğin (Eğin) var. Önce Arapgir ve Apçağa. Arapgir Malatya’nın önemli bir ilçesi. Rehberimiz Cem Kaya, “Arapgir’ e gelinir de reyhan şerbeti içmeden gidilirse reyhan şerbetine saygısızlık olur” dedi. Biz de saygısızlık etmek istemedik. Zaten yöresel tatlar konusunda hassasiyetimiz de var. İndik araçtan. Güneş de onaylamış olmalı ki kararımızı, yüzünü gösterdi bize, selamlaştık. Ekim ayında güneş banyosu. D Vitamini sentezi. Daha ne lazım. Türk Eğitim Derneğinin Kültür Gezisinin en güzel uygulamalarından birisi de istenilen yerde mola verebilmek. Grup üyeleri oldukça uyumlu.

Mekân sahipleri saygılı insanlar. “Hoş geldiniz” dediler, hürmet ettiler, yol gösterdiler. Biz o mekânda sadece reyhan şerbeti içmekle yetinmedik, tost da yedik. Tost yemek öğrenciliğimiz döneminden kalma bir alışkanlık. Öğrenciliğimizde yediğimiz tostun içinde biraz salça, biraz margarin, ince kıyılmış birkaç tane sucuk ve bir dilim salatalık turşusu olurdu. Zevkle yerdik. Pirzola yer gibi. Arapgir’de yediğimiz tost, tereyağı ve salça ile tatlandırılmış, bol sucuklu, üzerine de kaşar peyniri serpiştirilmiş, isteğe göre yumurtalısı da var. Üzerine bolca yeşillik konulmuş. Kocaman bir şey. İşte tost dediğin böyle olur. Tepside servis ediliyor. Yanında reyhan şerbetiyle. Hani yemede yanında yat derler ya işte o cinsten. Öğrencilik zamanında yediğimiz tost ile kıyas kabil değil. Biz misafir olduğumuz için mi böyle cömert davranıldı, yoksa herkese aynı tost mu hazırlanıyor onu bilme imkânımız yok. Biz tostlarımızı yemekle meşgul olurken, rehberimiz Cem, “arkadaşlar bir dakikanızı alabilir miyim, sizi birisiyle tanıştıracağım” dedi. Sesin geldiği yere doğru yönümüzü döndürdük. Elimizde tost ve reyhan şerbetiyle. Bazılarımız lokmasını çiğnemekle meşgul.

“Arkadaşım, dostum, Arapgir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Mesut Kavas. Bize selam vermek ve tanışmak için burada.” Sayın Kavas, rehberimiz Cem Kaya’nın dostu imiş. Bizim mola vereceğimizi önceden haber vermiş kendisine. O da kalkmış gelmiş. Büyük incelik. Çok kibar bir kişiliği var. Uzun boylu zayıf ve esmer birisi. Şık giyimli. Tam bir beyefendi. Bütün arkadaşlarımızın ellerini teker teker sıktı ve hoş geldiniz dedi. Dedim ya; “Doğu Anadolu Kültür Gezisi” bizi şaşırtan bir gezi oldu. Bu gezi ile birlikte yıllardır kafamıza yerleştirilen negatif Doğu Anadolu imajı, yıkıldı gitti. Demek ki bilinçli bir algı oluşturulmuş. Bizler de bu algıyı gerçek olarak kabul etmişiz. Doğu insanının nezaketini başka bir yerde görmeniz mümkün değil. Türkiye'nin tüm bölgelerini gezmiş, insanlarıyla birebir temas kurmuş birisi olarak ben söylüyorum bunu. Rüştü KAM.

Arapgir Kültür Müdürü Sayın Kavas, hal-hatır sorma faslından sonra kısaca Arapgir’i tanıttı bize:
“Arapgir Malatya’nın ilçesidir. Yüzölçümü 964 kilometrekare, toplam nüfusu 11 bin (2007 sayımı) dir. Malatya’ya uzaklığı 120 kilometredir. Eski adı Daskuza. M.Ö. 1200 yıllarında kurulduğu tahmin edilmektedir. Asur, İran, Danişmentler, Anadolu Selçuklu, Moğol ve Karakoyunlular Beyliği egemenliğinde kalmıştır. 1515 Çaldıran Savaşının ardından da Osmanlı toprağı olmuştur. Kale surlarının harabeleri o devirlerin canlı şahitleridir. Kalenin surlarını yaz kış demeden o kadar uğraşmasına rağmen, asırlar yıpratamamıştır. Rakım 1250 dir.
Arapgir ismi, M.Ö. 712 senesinde Asur Kralı Sargon’un, Güney Mezopotamya’dan esir olarak getirip buraya yerleştirdiği Araplardan gelir.
Selçuklular buraya medeniyeti getirdiler. Çok büyük yatırımlar yaptılar; hamamlar, hanlar yaptılar. Şehir hareketlendi. Arapgir, Suriye- Trabzon ticaretinin transit yolu haline geldi.
Osmanlılar devrinde ticaret canlandı. Arapgir halkı, eski sanatları olan dokumacılığı yeniden canlandırdılar. Dolayısıyla Arapgir, on binlerce tezgâhın işlediği, sermayesi yüksek, yüzlerce toptancı tüccarın iş yaptığı, sanayi ve ticaret merkezi haline geldi. Arapgir o zaman 50 bine yakın nüfusu ile Doğu ve hatta İç Anadolu´nun en kalabalık şehirlerinden biri değil, birincisi oldu.”

Bir taraftan tost ve Reyhan şerbeti öbür taraftan şehir ile ilgili tarihi malumat geziye anlam kattı. Sağolasın sayın Kavas, bellimi olur belki bir gün teklifin gerçekleşir misafiriniz de oluruz…

Apçağa Köyü

Apçağa Köyü, Eğin ilçesinin hemen yanında. 6 km mesafede. Yol üzerinde. Önce o köye uğradık. Bu köyün yetiştirdiği iki önemli isimden bahsetti rehberimiz. Ahmet Kutsi Tecer ve Doğu Perinçek. Doğu Perinçek siyasi parti lideri. Bizim gençliğimizde Maocuydu. Şimdilerde ulusalcı takılıyor. Ahmet Kutsi Tecer, Türk Edebiyatı’nda önemli bir yere sahiptir. Biz onu, ‘Orda bir köy var uzakta’ isimli şiiriyle tanıyoruz.

Orda Bir Köy Var Uzakta

“Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.

Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.

Orda bir ses var, uzakta
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.

Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.

Orda bir yol var, uzakta
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.”

Hemen köyün meydanında Ahmet K. Tecer Kültür Evi var. Müze olarak hizmet veriyormuş. Ahmet Kutsi Tecer Müzesi. Müzede sergilenen eserler arasında Ahmet Kutsi Tecer’in özel eşyalarının yanı sıra döneme ait çeşitli kitaplar, yöresel kıyafetler, eşyalar ve silahlar bulunmaktaymış. Müze açık değildi, içeriye giremedik. Biraz yukarıda bir de cami var. Tarihi bir cami. Ahşaptan yapılmış. Evler de ahşap. Cem kardeşimizin anlattığına göre buradan itibaren ahşap evler görmeye başlayacakmışız. Eğin’de de bu evlerden çok varmış.
Apçağa’nın ekmeği de meşhurmuş. Farklı bir ekmek pişirme tarzı varmış Apçağalıların. Konya'dan özel olarak getirilen unlardan yapılırmış ekmek. Bildiğimiz lavaşa benziyor ama çok daha uzun, bizim lavaşın üç misli gibi düşünün o kadar uzun ve daha pişkin. Öyle güzel kokuyor ki, almamak mümkün değil. Biz de aldık zaten ve de otobüste elden ele bölerek üleştik ekmeği ve bitiverdi. Sonra da neden fazla almadık diye pişman olduk. Neyseki Eğin’de de aynı ekmek servise konarmış.
Anlatılanlara göre ekmek müzik eşliğinde pişirilirmiş Apçağa’da. Bazen klarnet ve davul eşliğinde canlı müzik bile yapılırmış fırında. Ekmeğin lezzeti buradan gelirmiş.
Bütün bunları bize emekli bir öğretmen tanıttı. Uzun boylu babayiğit bir köylü. Elindeki bastonu ona ayrı bir heybet veriyor. Ayaküstü bize birkaç tane de şiir okudu. Hızını alamamış olmalı ki, otobüsün içine kadar geldi. İki şiir daha okudu. Alkışlarımızla vedalaştık onunla. Biz onu çok sevdik…

Eğin/Kemaliye

Kemaliye bir ilçe. Erzincan'a bağlı bir ilçe. Eski ismi Eğin. Eğin ve çevresinde ilk önce yerleşenler Kafkasya üzerinden Anadolu'ya inen Orta Asya Türkleriymiş. Türk boylarının Anadolu topraklarına ilk akınları 1015-1016 yıllarına rastlarmış. Fırat bölgesine yürümeleri, Malatya, Harput gibi önem arz eden kentleri zapt etmeleri de 1058 yıllarına rastlarmış. 1421 yılında da Osmanlı topraklarına katılan bölgeye Yavuz Sultan Selim, Kafkasya’dan göç ettirdiği aileleri yerleştirmiş.

Eğin’e geldiğimizde güneş batmıştı. Acele etmemiz gerekiyordu. Yemekten sonra sıra gecesine gidecektik. Yerimiz önceden ayrılmıştı. Otele yerleşmek için 30 dakika verildi. Sonrasında yemek salonunda buluşacağız. Yemeklerimiz geldi. Yöresel yemek tercihimizi önemsemediler. Menüde ne varsa onu yiyeceksiniz dediler. Garsonlar ya çok yorgun ya da eğitimsiz olmalı. Yüzleri asık. Hoşgeldiniz falan gibi bir cümle de kurmuyorlar. Tabakları masaya koyup gidiyorlar. Menü dışında bir istekte bulunamıyorsunuz, “o ayrıca ücrete tabi” diyorlar. Ücretten ziyade garsonun söyleyiş şekli can sıkıyor. Tur süresince başımıza böyle bir şey gelmiş değildi. Bir yerde istenmiyorsanız siz oraya ait değilsinizdir. Zaman aleyhimize işlemeye başladı. Tatsızlık çıkmasın anlayışıyla önümüze konulanı yedik ve ayrıldık yemek salonundan.

Sıra Gecesi

Sıra gecesindeyiz. Bize özel bir gece hazırlanmış. Başka kimse alınmamış içeriye. Rica ettiler, 2 kişi daha varmış, kaymakam ve eşi, uzaklardan gelmişler, kabul edersek onları da içeriye alacaklarmış. Elbette kabul ederiz, buyursunlar…

Saz ve söz ekibi hepsi 3 kişi. Hem çalıyorlar hem de söylüyorlar. Sanat musikisinden eserler okuyorlar. Zaman zaman onlara eşlik ettik. Oynayanlarımız oynuyorlar, sadece dinlemek isteyenler de sandalyesine yaslanmış sessizce dinliyorlar. İkramlar reyhan şerbeti ile birlikte geldi. İşte budur dedik. Bizim olan bize ait olan varken ne diye, yabancı markalı içecekler soframıza getiriliyor?
Sıra gecesi ekibinden aldığımız bilgiye göre, Eğin’de küçük yaştan itibaren müzik eğitimi verilirmiş. Dolayısıyla herkes enstrüman çalarmış ve şarkı söylermiş. Seviyeli bir sıra gecesi yaşadık. Sanat Musikisinin ağırlığını hissettik. Öyle Kars’taki gibi ikide bir önümüze şapka da getirmediler.
Kemaliye İsmini Halk Onaylamamış

Dikkatimizi çeken bir şeyi nakledeyim; sokak isimlerinden işyeri isimlerine, meydan isimlerine, hediyelik eşya isimlerine varıncaya kadar Eğin ismi kullanılıyor her yerde. Anlaşılan Kemaliye ismine fazla itibar edilmiyor. Halka da sorduk bu neden böyledir diye, cevap; “burası Eğin’dir” dediler. Demek ki; zorlayarak yapılan şeyler kabul görmüyor. Oysa rehberimiz bize bu değişimi çok masum bir istek olarak şöyle anlatmıştı: Savaştan sonra Eğin halkının gösterdiği kahramanlıklardan dolayı Mustafa Kemal halka teklif eder,” ne isterseniz isteyin benden onu vereceğim.” Cevaben halk, “Paşam bir tek isteğimiz var sizden; Eğin ismini değiştirin o bize yeter, başka bir isteğimiz yoktur.” Demişler. Eğin olmuş böylece Kemaliye. Rehberimizin anlattığı mı doğrudur, yoksa bugünkü halkın ‘buranın ismi Eğin’dir derken yaptıkları ima mı? Varın siz karar verin. Biz bu arada odalarımıza çekilelim. Yarın yoğun bir gezi programı bizi bekliyormuş.

Sabah kahvaltıdan sonra (9:30) başladık Eğin sokaklarını arşınlamaya. Yaya olarak dolaşacağız Eğin sokaklarını. Rehberimiz önden biz arkadan. Oğlum Zülfikar bu gezide bizimle. Bizimle birlikte yürüme imkânı yok ama Emin her yerde ona bir imkân hazırlıyor. Eğin’de de safari arabasıyla Kadiri de yanına alarak bizden önce turlamışlar Eğin sokaklarını. Sağolasın Emin.

Lökhane

Daracık sokaklardan o ahşap evlerin arasından, yeşillikler içerisinden yukarıya doğru tırmanıyoruz. İlk durağımız Lökhane. Lök tatlısının yapıldığı yere Lökhane deniliyor. Lök tatlısı dut ile ceviz karışımından yapılmaktaymış. Aslında yerel bir tatlı olan lök tatlısı önceleri evlerde yapılırken bugün sadece Eğin içinde olan Lökhane’de yapılmaktaymış. Lök tatlısı kuru dut ve cevizin üç saat kadar dövülerek karıştırılması ve macun haline getirilmesi ile tüketime hazır hale gelmekteymiş. Lökhane sahibi usta anlattı bunları. Lökhanenin içinde Lök tatlısı ile birlikte yöresel diğer tatları da bulmak mümkün. Aldık Lök tatlısından. Hem de fazla fazla aldık. Nede olsa macun. Macun ama enerji veriyor. Ancak dut ile ceviz karışınca verilen enerjiyi sarfetebilmek de lazım…

Mâni Yolu

Yokuş yukarı yürümeye devam ediyoruz hedefte ‘Mâni Yolu’ var. Kadınların özlem ve hasretini dile getirdiği manilerin direklere asıldığı yol. Eğin manileri ilçenin tarihsel geçmişi içinde önemli bir yer tutarmış. İlçenin kadınlarının, ekmek parası kazanmak için gurbete giden kocalarına, nişanlılarına ya da sevgililerine olan özlemlerinin sesiymiş maniler. İlçenin erkeklerinin büyük bir bölümünün gurbete gitmesi, kadınların dilini çözmüş. Özlemle yazılmış, hasretle yazılmış o maniler. Kolay değil gurbetçi yolu beklemek. O maniler bugün, Eğin Belediyesi tarafından “Mâni Yolu” ile yaşatılıyormuş. Ne de güzel ve anlamlı bir icraat. Maniler, direklere özenle asılarak nesillere aktarılmaya çalışılıyormuş. Geçmişle olan bağın kopmaması için özel bir gayret sarfediliyor demekki.

Düzce’de aşçılık meşhur olduğu gibi Eğin’de de kasaplık meşhurmuş. Ruhsatlı kasapmış Eğin kasapları. Eğinli kasaplar ülkenin her tarafından ve bilhassa İstanbul’dan davet alırlarmış. Onlar da ekmek parası için, yavuklularını, çocuklarını, annelerini, nişanlılarını bırakıp giderlermiş gurbet ellere. Uzun soluklu gidişlerinin ardından köylerinde yalnız kalan kadınlar da arkalarından su dökerek, maniler yazıp yollarlarmış gurbet ellere erlerini. Bizim Almanya’ya gelişimiz gibi. Erkek ekmek parası için gurbete yelken açıyor eşi veya yavuklusu hasretini manilerle dile getiriyor. Ne güzel duygular bunlar. İçinde hüzün barındıran duygular.
“Ağam gönderdiğin yazmayı yaktım,
Çürüttüm ömrümü yoluna baktım
Ela gözlerini sevdiğim ağam
Ya senin tecellin ya benim bahtım...”

“Yârim kemer takmış ince beline
Gurbetin yolunu almış eline
Yazık şu EĞİN‘in gelinlerine
Bakarlar gençlikte gurbet yoluna”

Mâni yolunu boydan boya geçtik. Maniler belirli aralıklarla direklere asılmış ve numaralandırılmış. Herkes bir numara tutuyor aklından, numaranın asılı olduğu direğin yanına geldiğinde o maniyi eşi için okuyor. Zevkle okuyor ve sonra sarılıyorlar birbirlerine, sanki kendisine yazılmış gibi, gülüşüyorlar, sonra başka bir maninin peşine koşuyorlar. Ne kadar hoş bir şey insanları mutlu etmek böyle.

Onların o mutluluklarını görünce, kendime pay çıkarıyorum, çok güzel bir iş yapıyorum ben. Gururlanıyorum. Gurbette çalışan, memleket özlemiyle yanıp tutuşan insanlara ülkelerini tanıtıyorum. Kendilerinde olanları gösteriyorum onlara. İnsanların o mutluluğunda benim payım var. Gerçekten ben mutluluğu hakkediyorum. Ben bu gezileri düzenlemeseydim bu insanlar nereden gelip te buralara, bu güzellikleri yaşayacaklardı. Paralarının olmasıyla falan izah edilebilecek bir mutluluk değil bunlar. Nice parası olan insanlar var, sıkıntı içinde yaşıyorlar. Mutluğun tadına varamadan terki diyar ediyorlar bu alemden… Bu yapılanların kıymetini bilenler ve takdir edenler vardır elbet.

Bana mâni okuyacak birisi olmasa da ben orada benim için okunan bir maninin olduğunu hissettim. Ve ben de öbür aleme uğurladığım sevgilim için bir numara tuttum ve onun için mâni okudum:
“Fidan diktim söküldü
Yaprakları döküldü
Ellerin yâri geldi
Benim boynum büküldü.”

Maniler kısa özlü söz öbekleridir. Mâni yakmak, mâni söylemek kolay bir şey değildir. Bazı sakız firmaları bile sakız ambalajlarının içine maniler koyar. Bu maniler daha çok aşk ve sevgi içeriklidir. Belki birileri alıp okur da etkilenir, neden olmasın.
İnsanlar mâni söylerler ya da yakarlar. Bir anda gelir akla o maniler. Ama zamanla o an söylenen maniler tarihe geçer toplumların hafızalarında söylene söylene yaşamaya devam eder. Belki biraz şekil değiştirir, söylendikçe yeni içerikler kazanır ama özü hiç değişmez.

Günümüzün erkek- kadın ilişkisini düşündüğümüz de geçmişin Eğinli erkeklerinin oldukça şanslı olduğu görülüyor. Eğinli kadınların özlemini, hasretini ve aşkını dile getiriyor Mâni Yolu’ndaki maniler. O erkekler ne kadar da şanslıymış.

Mâni yolunu baştan başa geçtik. Yolun sonunda sağa dönüyoruz ve patika bir yoldan aşağıya doğru dikkatlice iniyoruz. Düşme ihtimalimiz oldukça fazla. Orada görmemiz gereken örnek bir ev varmış. Kapının tokmağını çaldık. Ancak, sahibi evde yoktu. Dolayısıyla o evi göremedik.

Otelden beri yanımızda bizimle gelen bir otel çalışanı patika yoldan inerken bir taş yuvarlamış aşağıya. Şımarık bir delikanlı. Aşağıda bahçe sulayan bir bayan varmış. Neredeyse bayanı ezecekmiş o taş. Ancak arığa düşünce daha fazla yuvarlanamamış. Fakat su arıktan taşmaya başlayınca ve de kadın taşı arıktan çıkaramayınca telaşlanmış. Başlıyor bağırmaya. Ses bize kadar geldi. “Yardım edin, yardım edin…” Baktık kadın dizlerine vuruyor ve olduğu yerde dönüp duruyor. Su hızlı akıyor, kadının ayakları suyun içinde kalmış.
Cengiz kardeşim gitti oraya, önce kadını sakinleştirdi. Sonra paçalarını sıvadı, girdi arığın içine ve o taşı tek başına güç- bela çıkarabildi arıktan. Alkışlar Eğinin semasında yükseliyordu. Kadının duası ise işin cabası.
Rehberimiz taşın kim tarafından yuvarlandığını araştırmaya başladı ve sonunda buldu…Buldu bulmasına da yapacak bir şey yoktu. Sadece kızdı…

Yelda hanım da bu olayın üzerinden daha çok geçmemişti ki; sahibi evde olmayan o evin merdivenine oturmuş arada bir kapının tokmağını çalıyor. Bir kalın ses çıkaran tokmağı bir de ince ses çıkaran tokmağı çalıyor. Evde de insan olmadığı için rahat rahat tecrübe yapıyor. Anladığımız kadarıyla biraz da hava yumuşasın istiyor, amacına da ulaştı. Arkadaşları güldürmeyi başardı. Sonraki evlerin önünden geçerken Yelda şunu da çalsana şeklinde şakaların bile yapılmasına sebep oldu. İlahi Yelda…

Eğin Evleri

Cem Kaya anlatıyor; “Eğin, kuruluşundan bu yana, çeşitli kültürlerin yaşandığı bir yerdir.
Bu ortak kültürün izleri ayrıntılara da yansır. Dut, ceviz, çınar, kavak ağaçlarının oluşturduğu, yeşilin binbir tonu arasında yer alan evler, doğal çevre ile mimari arasındaki uyumun en güzel örneklerini sunar.
Eğin evleri, topografya yapısına uygun olarak konumlanmıştır. Araziyi ekonomik kullanma zorunluluğu nedeniyle, evler kademeli olarak şekillenmiş, yatay değil, düşey olarak düşünülmüş ve tek katlı evler yerine iki, üç ya da dört katlı evler tercih edilmiştir. Evlerin birçoğu eğimli araziye yaslanır. Dolayısıyla, Eğin Evleri’nin her katından açılan kapılardan ya bir sokağa ya da bir bahçeye çıkılır.
Eğin evlerinde servis mekanları adı altında mutfaklar; selamlık odasına hizmet veren kahve ocağı, depolama işlevli kiler, soğukluk ve mağaralar, mevsimlik yiyeceklerin kurutulmasına yönelik dam, ailenin ihtiyacı olan hayvanları barındıran ahır, samanlık ve hela birimleri; evin mekânsal örgütlenme ilkeleri doğrultusunda yapı bütünü içinde katlara dağıtılarak çözümlenmiştir.

Mutfak

Eğin evlerinin günlük kullanıma ayrılan hazırlama ve pişirme mekanları olan mutfaklar, çoğunlukla ana katta sofaya bitişik ve evin manzara yönüyle ters konumdaki arka kesiminde yer alır. Model olarak odalarla uyum gösterir. Mutfağın en önemli özelliklerinden bir tanesi, kapısının diğer kapılara göre küçük olmasıdır. İçeri giren kişinin başını eğmek zorunda kalması, "nimete saygının" ifadesidir. Eğin evlerinde selamlık odasına hizmet olarak tasarlanan kahve ocağı, bu mekanla doğrudan ilişkili küçük bir ofis niteliğindedir. Çoğunlukla evin arka kesiminde konumlanmış olması nedeniyle dış duvarları taş olup, pencere yüzeyleri de servis mekanının penceresi niteliğindedir. Eğin evlerinde tüm oturma mekanları Fırat’a bakar.

Evlerin yapımında taş ve ahşap malzeme kullanılmıştır. "Hımış" adı verilen, arası kerpiç dolgulu ahşap dikmelerin üzeri çam tahtaları ile kaplıdır.

Ahşap cephe yüzeyini üstte saçak, yöreye özgü adı ile "süvüng" sınırlar. Bu saçak, aynı zamanda bir balkon korkuluğudur. Çünkü evin "rıhtım" adı verilen dere taşı kaplı düz damı, diğer adıyla "yetme", üzerinde gezilen bir üretim alanıdır. Pestil, tarhana, dut, elma, reyhan evin en üst kısmında kurutulur. Aynı katta depolama ve yazın oturma işlevli kapalı mekanlarda bulunur ki buraya "kaçak " denir.

Kapı Tokmakları

Eğin evlerinde dikkate değer bir cephe elemanı da kapı tokmaklarıdır. Bu tokmaklar iki türlüdür. Biri erkekler içindir ve vurulduğunda kalın ses çıkarır. İnce ses verenini ise kadınlar kullanır.
Mutlaka görülmesi gereken bu sivil mimari örnekleri, bütün özellikleri ile geçmişin parlak sayfalarını anımsatan, Anadolu kültürünün gözler önüne serildiği en açık örneklerdendir. Tarihi kapı tokmaklarının özellikleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Her tokmak değişik şekiller ve figürler barındırmaktadır. Örneğin tokmakların üzerinde kuş motifi var ise ev sahibinin gurbette yakını olduğu anlaşılmaktadır. Sağa sola ayrılan kuş kafası şekilleri var ise ev Müslüman bir aileye aittir. Öküz motifi var ise ailenin bir arada olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca yılan ve akrep motifleri de bu tarihi tokmaklarda kullanılmıştır ve bu motiflerin şaman kültüründen kaldığı bilinmektedir.”

Oldukça yorulduk. Ama tatlı bir yorgunluktu bu. Öğle yemeği için otele dönüyoruz. Yol üzerinde hediyelik eşyalar satan dükkanlara uğrayıp uğrayıp geçiyoruz. Bir şey almak için zaman yok. Yemekten sonra Karanlık kanyona gideceğiz. Acele etmemiz gerekiyor. Cem bey emridir.
Garsonlar bugün nazikler. Aynı garsonlar ama daha nazikler. Yüzler gülüyor “nasıl beğendiniz mi Eğin’i” falan…Yorgunlukları mı geçti yoksa birileri bir şey mi söyledi bilmiyorum. Hem uzun çalıştırılıyorlarsa ve hem de az para kazanıyorlarsa; garsonlar ne yapsın. Onlar da insan.

Karanlık Kanyon

Safari arabaları hazır bizi bekliyormuş. Acele etmemiz söylendi. Zülfikar ve Kadir yerlerini çoktan almışlar. Yoldayız. Kanyon yolu, 25 km uzunluğundaymış taşlı yol. Yol çok tehlikeli, virajlı ve dar, üstelik taşlı. Şoförler sanki otoyolda gidiyorlar gibi basıyorlar gaza, o daracık taşlı yolda. Akıllı insan işi değil bu yapılan. Karşıdan birisi gelse öyle kenardan geçip gidemez. Durarak birbirlerine yol vermeleri gerekir. Veya birisinin uygun bir yere çekilip beklemesi gerekir ki; öbürü geçsin. Aşağıya uçsak kemiklerimizi bile bulamazlar. Korkuluklara sıkı sıkı tutunuyoruz ama o da bir yere kadar, sonrasında ellerimizin canı da kalmıyor.
Müziğin volümü sonuna kadar açılmış. Bazı arkadaşlar da ellerini yanlara açarak kartal gibi yüzmeyi deniyorlar, ayaktalar, avaz avaz bağırıyorlar, gençlik böyle bir şey. Anlaşılan onlar olan bitenden keyif almaya başladılar, korkuları çoktan geçmiş. Şoförlerden farkları yok. Adrenalin. Yufiiiii….

Karanlık Kanyon, ismi gibi karanlık, doğa harikası bir kanyon ama çok tehlikeli. Kanyon’un yapımına 1949 yılında kazma kürekle başlanmış, bir bölümü tamamlanıp devam edilemeyince durdurulmuş, 1993 yılında tekrar yapımına başlanıp ve 2002 yılı sonunda devlet katkısı ile tamamlanmış. Bu konuda en büyük katkıyı, Vali Recep Yazıcıoğlu sağlamış. Herkes Valinin önünde şapka çıkarıyor, delikanlı bir valiydi diyorlar…
Karanlık Kanyon’un yapılma amacı Eğin ilçesinin diğer büyük yerleşim yerlerine ulaşımını kolaylaştırmakmış. Başarılmış da. 45 yıl sürmüş ama başarılmış. Demek ki her ile bir Recep Yazıcıoğlu gerekiyor…

Tekne Turu

Adrenalin düşkünlerinin aradığı bir yolculuk yaptık. İki çılgın şoförün elindeydi canımız. Ne var ki tekne turu yapacağımız yere geldik ve bir oh çektik. Fırat’a nazır bir tepede dinlenme tesisi var, kulübe gibi. Tost ve içecek satıyorlar. Canımız çekti. Fiyat sormadan sipariş verdik. Sıra para ödemeye gelince fiyatı dilimizi uçuklattı. Neden bu kadar pahalı olduğunu sorduk, “bu yerde bunu bulduğunuza şükredin” dediler. Nezaketleri olmadığı gibi eyvallahları da yok. Yemek zorunda da değildik aslında. Türkiyelilerin bir hastalığı bu. Yüksek fiyat uyguluyorlar turistlere. Ses eden de yok anlaşılan. Söylene söylene çıktık mekândan.

Zipline

Bazı arkadaşlar Fırat’ı yukarıdan ip ile (Zipline) geçmek istediler. Adrenalin tutkunları bunlar, sıraya girdiler. Korkmuyorlar da. Tam ortadayken tel bir kopsa ne olacak, düşünmek bile istemiyorum.
Zipline olarak da bilinen ipte kayma işi, yüksek bir noktadan daha alçak bir noktaya gerilen çelik halat ya da iplerle yapılıyor. Tekerlekli makaralara bağlanan çelik halatlar kaygan yapıları ile sporcuların aşağıya doğru kaymasına yardımcı oluyormuş. Sporcuyu kayışa hazırlayan ve inişin kontrollü olması için orada bekleyen görevliler var.

Biz Kadir ile birlikte Zülfikar’ı da yanımıza alarak o dik yamaçtan aşağıya inmek için önceden çıktık yola, tekneye doğru gidiyoruz. Uyduruk merdivenlerden iniyoruz aşağıya. O kadar para alıyorsunuz, merdivenleri bari düzgün yapın. Rıhtımı da düzgün yapın. Bu tür yerlerde engellileri zaten hiç düşünmüyorlar. Sanki gezmek ve dünyadan zevk almak sadece sağlıklı insanların hakkıymış gibi.

Teknedeyiz. Tekne 25 kişilikmiş. Biz de tam o kadarız zaten. Fırat nehrinin üzerindeyiz. Daha ilkokulda iken Fırat nehrini okuturlardı bize. Nasıl bir nehirdir diye merak ederdik. Bu geziyle merakımız giderildi. Nehrin iki tarafında yükselen dik kayalar var. Bir tanesi düşse …Allah göstermesin. Başımızı kaldırarak ancak kayaların bittiği yeri görebiliyoruz. O kadar yüksek. 500 metre olduğunu söyledi rehberimiz. Sanki bulutlarla dans ediyorlar. Sarmaş dolaş olmuşlar.
Arkadaşlar da eşlik ettiler bu seremoniye, başladılar teknede halay çekmeye. Tekne devrilebilir gibi bir ihtimali düşünmüyorlar bile. Fırat’ın o berrak sularını yara yara gidiyoruz. Nerede duracağız, o tarafımızdan belli değil. Derken kaptan yanaştı rıhtıma(!). Rıhtım dediysem, nehrin biraz daraldığı yerde kaya birikintileri var, işte oraya. İnenler indi tekneden. Kayaların üzerinde sekmeye başladılar. Bir taraftan da çığlık atıyorlar. Düşmemek için birbirlerine sarılanlar da var. Fotoğraf çekmek için fevkalade bir mekân. Sanki podyum. Herkes poz verme derdinde…Bir de böyle çek, beni de çek… vb.

Bu podyumu en iyi Hureyre ile, Zelifa kullandılar. Ne de olsa yeni nişanlılar. Berlin’e dönünce 15 gün sonra düğünleri olacak. Hureyre benim oğlum iki numara. Annesi 3 sene önce Hakka yürüdü. 46 yıllık beraberlik sona erdi. Çocukların evlilikleri ile ilgi bütün yük benim sırtımda. Ne yapacağım ne edeceğim bilmiyorum. Evin hem kadını hem de erkeği olmak o kadar zor ki…Düğün işi tamamen ayrı bir iş. Berlin’de teyzeler halalar yok. Akraba var ama onlar da kendi derdinde. Kızım Dilruba ile işin içinden çıkmaya çalışıyoruz, çıkarız inşallah.

Bir ara hayallere dalmışım o taşların üstünde. Geçmişe gitmişim. Zaman tünelindeydim. 46 yıllık geçmişi dolaşıp gelmek biraz zaman almış olmalı ki Eminin düdüğüyle ayıldım. Fotoğraf için verilen süre çoktan bitmiş, tekneden bağırıyorlar koro halinde, Hocam seni bekliyoruz…

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Tekrar oteldeyiz, akşam yemeğine kadar biraz vaktimiz var. Bazı arkadaşlar odalarına çekildiler, istirahat etmek için. Ben de berber aradım. Açık iki berber var dediler. Birisinde sıra çokmuş. Bana 2 saat sonra ancak sıra gelecekmiş. İkincisine gittim. Onda da sıra yok. Onlar da “bir saat beklemen lazım.” Dediler. Ancak “Bir çay ikram edelim, buyurun oturun.” Dediler. Güleç yüzlü insanlar. Çay bahanesiyle oturdum. Yabancı olduğum belli oluyor demek ki, “nereden gelip nereye gidiyorsunuz” sorusuna muhatap oldum. Muhabbet açıldı gitti. İster istemez bir yerden siyasete kapı açıldı. Girdim ben de o açılan kapıdan. Pahalılıktan bahsedildi. “Almanya’da üç aylık maaşla araba alınıyormuş, teyzemin oğlu söyledi. Biz burada değil üç aylık üç senelik maaşımızla bile bir araba alamayız.” Gibi aslı astarı olmayan cümleler kuruldu. Gelirlerini sordum. Sıkıntı yok. Müşteri yoğunluğundan belli sıkıntının olmadığı ama, sıkıntı var. Bu sıkıntı siyasi sıkıntı. Algı oluşmuş. Türkiye pahalı bir ülke diyorlar… Yazık hem de çok yazık. Türkiye gibi bir ülkenin, sıkıntılı insanları bunlar. Ne söylesem hemen öbür taraftan negatif bir cümle kuruluyor. Aslında benim anlattıklarımı dinlemiyorlar. Hemen sözümü kesiyorlar. Kafalarındaki oluşan algıyı tasdik ettirme derdindeler. Zaten yorgunum. Bir de önyargılı insanları dinlemek sıkıcı geldi.
Tam gidecektim, sohbeti dinleyen müşterilerden birisi ayağa kalktı ve bana sırasını verdi. “Hocam benim o kadar acele işim yok. Buyurun.” Öğretmenmiş Eğin’de. Anlattıklarıma destek verişinden belliydi, Türkiye sevdalısı olduğu.

Verilen saatte geldim yemek salonuna. Zülfikar, Hureyre ve Gelin kızım Zelifa aynı masaya oturmuşlar benim yerimi de ayırmışlar. Yemek bekliyorlar. Menü dışında başka bir şey yemek imkânımız yok zaten.

Kemaliye’de tadına bakılması gereken yerel lezzetler arasında; Göden, Çılbır, Sırın, Hışık Yahnisi, Çökelek Piyazı ve Kenger Kavurması bulunmaktaymış. Ancak biz o lezzetlerin hiçbirisinin tadına erişemedik. Belki başka bir zaman.

Mâni yoluna giderken bir restoran vardı. Lökhanenin bitişiğinde restoranı var. İkinci katta. Çıktık baktık ambiyansı da güzeldi. Sahibi ile de muhabbetimiz oldu. Bu lezzetlerin hangisini istiyorsak onu hazırlayabileceğini de söylemişti bize. Ama rehberimiz “Karanlık kanyondan ne zaman geleceğimiz belli değil, grubu bölemeyiz, akşam yemeği için zaten otelde hazırlık yapılıyor…” dedi.

Yemekten sonra Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldık. Otelin hemen önüne kurmuşlar sahneyi. Oyun konusunda bir gün önce sıra gecesinde hızını alamayanlar bugün de devam ettiler. Eğin’deki günlerimiz çok güzel geçti. Eğin bize dokundu biz de Eğin’e...

“Eğin dedikleri küçük bir şehir
Ana ben cahilem çekemem kahır
Yediğim içtiğim ağuyla zehir

Engel yavrum engel Eğin'li misen
Sılaya gelmemeye yeminli misen

Fırat kenarında kayık değilem
Senden ayrılalı ayık değilem
Bir çift selamına layık değilem

Engel yavrum engel, gel de gine git
Akan gözyaşımı, sil de gine git”

Devam edecek

Wollen Sie Ihr Schule/Universität zum Top-Schule/Universität in Berlin machen?

Klicken Sie hier, um Ihren Gesponserten Eintrag zu erhalten.

Lage

Telefon

Webseite

Adresse


ReuterStr. 58 Neukölln
Berlin
12047

Öffnungszeiten

Montag 10:00 - 19:00
Dienstag 10:00 - 17:00
Mittwoch 09:00 - 19:00
Donnerstag 10:00 - 17:00
Freitag 09:00 - 17:00
Samstag 10:00 - 17:00
Sonntag 10:00 - 16:00
Andere Schulen/Universitäten in Berlin (alles anzeigen)
b*w Hochschule b*w Hochschule
Leibnizstraße 11-13
Berlin, 10625

Die Hochschule der Wirtschaft für die Wirtschaft.

Metaversa e.V. Metaversa e.V.
Oranienstr 96
Berlin, 10969

Metaversa e.V. - Verein für Medien, Bildung und Kultur. Wir betreiben Medienbildung, um demokratis

Masich Internal Arts Method 馬希奇内家拳法 Masich Internal Arts Method 馬希奇内家拳法
Berlin

馬希奇内家拳法 Masich Internal Arts Method: Fans of the Sam Masich approach to teaching inter

Stiftung Kinder forschen Stiftung Kinder forschen
Rungestraße 18
Berlin, 10179

Phänomene des Alltags erforschen und dabei eigene Antworten finden - das machen Kinder ab drei Jahr

Miami Ad School Europe, Berlin Miami Ad School Europe, Berlin
Factory Berlin – Goerlitzer Park, Lohmuehlenstraße 65
Berlin, 10827

We are Miami Ad School Europe, located @Factory Berlin, Goerlitzer Park! We'll post here our favorit

Wichern-Kolleg - Diakon:in werden Wichern-Kolleg - Diakon:in werden
Schönwalder Allee 26
Berlin, 13587

Diakon*in werden - Bachelor oder berufsbegleitend - Leben und Lernen im Johannesstift - Gemeinschaft

Salsabootcamp - Salsa in Berlin mal anders... Salsabootcamp - Salsa in Berlin mal anders...
MöckernStr. 68
Berlin, 10965

Salsa in Berlin mal anders... http://www.salsabootcamp.de Stehst Du auf intensives Training, schnel

gebaerdenservice.de gebaerdenservice.de
Stresemannstraße 46
Berlin, 10963

Sprachschule für Gebärdensprache Ihr Spezialist für Gebärdensprache.

filmArche filmArche
Lahnstrasse 25
Berlin, 12055

filmArche is the largest self-organized film school in Europe.

die schauspielfabrik berlin die schauspielfabrik berlin
Urbanstraße 70A
Berlin, 10967

die schauspielfabrik berlin Fundiertes, ganzheitliches Schauspieltraining in Berlin

Cornelsen Cornelsen
Mecklenburgische Str. 53
Berlin, 14197

Potenziale entfalten https://www.cornelsen.de/ueber-uns

Bleib bei mir19 Bleib bei mir19
Berlin
Berlin, 10115

hi