Eğitimin Dili

Eğitimin Dili

Share

Eğitimde geçmişten girizgahlar...

Eğitimin eğitimcileri
Sözler,ifadeler,gaflar,
Eğitim dünyasında öğretmenler
Eğitim dünyasında öğrenciler
(Konular gerçek,şahıslar bir bulmaca)

19/05/2026
29/04/2026

• "Küçük bir çocuğun gözünde yalan yoktur. Çocuklar gördüklerinin ve hayal dünyalarının içinde yaşarlar ve onlar her şeyi yalansız görürler. Bizler içimizdeki bütün kötülükleri onlara aşılamakla en büyük görevi üstleniyoruz..." Bülbülü Öldürmek, Harper Lee

24/04/2026

Kaplumbağalar acele etmez, strese girmez.
Önlerinde kimin olduğu da umurlarında değildir.
Sadece yürümeye devam ederler.
Bir adım… sonra bir adım daha.
Bazen sakinlikte, bazen kaosun içinde.
Ama sonunda yine kıyıya ulaşırlar.
Çünkü ilerlemeyi belirleyen şey hız değildir.
Sabırdır.
Koşmak zorunda değilsiniz.
Sadece ilerlemeye devam edin.
Yavaş ilerleme de ilerlemedir.
Ve huzur, baskıdan her zaman daha uzun ömürlüdür.
Ama çoğu insanın hayatında başka bir şey daha vardır.
Onları sürekli acele etmeye, başkalarıyla yarışmaya ve kendini yetersiz hissetmeye iten görünmeyen bir şey…
Buna çoğu zaman farkında olmadan taşıdığımız çekirdek inançlar neden olur.
“Yavaşsam başarısızım.”
“Geç kalıyorum.”
“Herkes benden ileride.”
Oysa doğa böyle çalışmaz.
Kaplumbağa hiçbir zaman tavşanla yarışmaya çalışmaz.
Sadece kendi yolunda ilerler.
Spor bekler, kişi erteler.
İşler bekler, kişi erteler.
Çünkü çoğu insanın zihninde görünmeyen bir kural vardır:
“Ya tam yaparım ya hiç yapmam.”
Bu düşünce çoğu zaman disiplin gibi görünür.
Ama gerçekte birçok insanı hareketsiz bırakan bir çekirdek inançtır.
“Tam vaktim yoksa yapmayayım.”
“Bugün mükemmel olmazsa yarın yaparım.”
“Bir saat spor yapamayacaksam hiç yapmayayım.”
Oysa kaplumbağanın sırrı çok basittir:
Bir adım da ilerlemedir.
5 dakika spor da ilerlemedir.
Küçük bir iş de ilerlemedir.
Yavaş bir adım da ilerlemedir.
İnsan bu inançlarını fark edip değiştirdiğinde
başkalarıyla yarışmayı bırakır.
Ve o zaman hayat bir yarış olmaktan çıkar…
bir yolculuğa dönüşür.

22/04/2026

23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN...

“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz."
"Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir."
"Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız! Çocuklar geleceğindir. Çocuklar geleceği yapacak adamlardır. Fakat geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirsinler! Hiç olmazsa yetiştirmek lüzumuna inansınlar! Okullardan başka; gazeteler, küçük dergiler köylere kadar yayınlanıp dağıtılmalıdır. Bizim köylümüz ne gazete ne dergi okumaz. Bilenler bilmeyenleri toplayıp, okutmayı, onlara okumayı anlatmayı bir vazife bilmelidir."
"Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir."
"Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır."
Mustafa Kemal Atatürk

Tımarhaneden Kaçan Akıllı 17/04/2026

Köy Enstitüleri Neden Kapatıldı?

Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, 1926 yılında “Toplam 4 Köy Muallim Okulunu” açtıktan sonra, Saffet Arıkan’ın 1936'da önce, Eğitmen kursu, sonra Köy Muallim Mekteplerinin ihyası, bunlardan alınan iyi sonuçlar sonrasında, 3 yıllık deneme sonunda 17 Nisan 1940 MEB Hasan Ali Yücel döneminde 3803 sayılı kanunla “Köy Enstitüsü” açılmıştır. 1941'de, 4274 sayılı yasa ile de, köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verildi.

Köy Enstitüsünün açılmasını mecbur kılan, zamanın Türkiye’sinin sosyal yapısına göz atmak gerek. 1935 verilerine göre 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor. Bu kütle, ilkel bir şekilde tarımla uğraşıyor. Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. 40.000 köyün 35.000'inde okul ve öğretmen yok. 1.700.000 çocuktan sadece 300.000'i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyordu. Geri kalan çocuklar ise ailelerine yardımcı oluyor, zamanla da okuduklarını unutuyorlardı. Yüzdeye vurduğumuzda, erkeklerin % 76.7'si, kadınların % 91.8'i okur yazar değildi. Mevcut öğretmenlerin %78'i kentlerde çalışıyor. % 22'si de okulu olan 4-5 bin köyde çalışmaktadır. Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmeyi düşünmezlerdi. Tıpki bugünkü gibi, doğuya gitmeyi arzulamayanlar gibi. İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elindeydi. Köye, çiftliğe, mezraya herhangi bir doktor, hemşire, ebe gitmezdi. Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılırlardı.

Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkilaplarına, Cumhuriyete ve halk felsefesine uymuyordu. Çare arayan zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu.

PEKİ NEDEN KAPATILDI

Köy Enstitüsü yasasının kabülü sırasında, bunun uzun ömürlu olmayacağı belliydi. TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler. Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve “Kitap mermi gibidir” veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.

Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propoganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943'de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.

CHP “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP'sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı.

Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı. Bir gün, Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar, göstererek, “Bir parça ekmek, bir parça köfte ve birde Dünya Klasiklerinden bir kitap“ der. İnönü mutlu olur. Etrafındakilere dönerek, “Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline, sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir“ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak, Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu“ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa ile uygulamaya tamamen son verdi.

Köy Enstitülerinde toplam olarak 17.342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1.398'i bayan 15.943'ü erkektir. Yine bu okullarda 7.300 sağlık memuru, 8.756 eğitmen yetişmiştir.

Köy Enstitülerini anlamak İlanıyla birlikte Cumhuriyet kendi kadrolarını yaratmak için yeni bir eğitim düzenine ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu dönemde eğitime yüklenen yegane amaç, Cumhuriyet’e sahip çıkan, devletin resmi görüşlerinin uygun alıcısı ve yayıcısı olan bireyler yetiştirmekti.

Nitekim Mustafa Kemal, eğitimin temel amacını “Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz milletine, devletine, TBMM’ye düşman olanlarla mücadele” olarak görmekte, eğitimin fazla kuramsal olmasını istememekte ve eğitimin pratik sonuçlara yönelmesi gerektiğini ifade etmekteydi: “Yazarların ve nazariyatçıların bir taraflı dinleyicisi vaziyetinde kalan Türkiye’nin çocukları hayata çıktıkları zaman eleştirel, karamsar, milli bilince ve disipline riayetsiz kitleler teşkil ederler demektedir.”

Aslında okullar en baştan beri bir nevi asker millet yetiştiren sivil kışlalar gibi algılanmışlardı. Nitekim öğretmenleri de irfan ordusu olarak gören Mustafa Kemal’e göre irfan ordusu (öğretmenler) asker ordusu kadar kutsal görevini “ölen ve öldüren asker ordusuna niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreterek yerine getirir.” Eğitime yönelik bu sözlerin benzerleri Türkiye’de söylendikten on yıl kadar sonra N**i Almanya’sında eğitimin temel gayesi olarak dillendirilecekti; “Öğretmen sadece eğiten ve bilgi ileten bir kişi değildir, çok daha fazlasıdır. O, nasyonal sosyalizmin kültür siyaset cephesinde görev yapan bir askerdir” N**i Almanya’sının önemli isimlerinden Sauckel “Varlığımızı ve ulusumuzun varlığını etkileyen konuların tartışılmasına bütünüyle son verilmelidir. Nasyonal sosyalist dünya görüşünün haklılığını sorgulamaya cesaret eden herkes hain damgasını hak eder” diyerek bugün de aşina olduğumuz şeyleri dile getiriyordu.

Köy Enstitüleri’ni anlayabilmek için, bunların kurulmasına ideolojik olarak kaynaklık eden 1920-1950 arası dönemi iyi anlamak gerekir. Bazı “sol” çevrelerce “karşı devrimle” sonuçlanan ve bir daha asla seçimle gelemeyen ve gelemeyecek Cumhuriyet’in asr-ı saadeti olarak resmedilen bu dönemi yanlış değerlendirirseniz, hep lafını ettiğiniz “sınıf” perspektifine aykırı olarak biçimsel bir “adabı-ı muaşeret modernizmini” ilericilik, solculuk zanneder, temsilcisi olduğunuzu iddia ettiğiniz halka-sınıfa bir kör gibi bakarsınız ve niye kitleler bir türlü bizi desteklemiyor diye şaşırıp durmaya devam edersiniz.

İşte bu nedenle anılan dönemin “detaylarını” kısaca vermeden, Köy Enstitüleri’nin anlaşılması mümkün değildir. Her anlamda otoriter ve totaliter bir tek parti diktatörlüğünün olduğu, uygulamalarıyla tüm toplumun terörize edildiği bir dönemde, hem de N**i-Almanya’sıyla en sıcak ilişkilerin geliştirildiği bir süreçte “ilerici”, “aydınlanmacı” eğitim kurumlarının kurulması, bunları hükümetin desteklemesi aklınızı karıştırmıyorsa, sizin meseleniz akli değil “imanla” ilgilidir.

Köy Enstitülerinin Kuruluş Süreci, Hasan Ali Yücel ve Tonguç

Köy Enstitüleri kaynağını 1937’de çıkarılan 3238 sayılı Köy Eğitmenleri Kanunu’ndaki, “nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek ve ziraat işlerinin fenni bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik etmek üzere köy eğitmenleri istihdam edilir.” denilerek açılan eğitmen kurslarından alır.

Ancak bu kurslar için yeterince elverişli çiftlik ve okul bulunamadığı için, boş ve işlenmemiş topraklar da kullanıma açılmıştır. Buralar eğitmen adaylarınca işlenmiş, çoğu Köy Enstitüsü yeri olarak hazırlanmıştır. Devletin boş olarak gördüğü, ama gerçekte köylüler tarafından işlenen, hayvan otlatılan meralara eğitmen kurslarının açılmasıyla birlikte, köylüler tarafından kullanılan “hazine arazilerinin” artık kullanılamaz hale gelmesi, daha en başta eğitmen kurslarına karşı köylünün bir direnç geliştirmesine neden olmuştur. Eğitmen kursları okula aldıkları çocukları kesintisiz 3 yıl okutup onları mezun ettikten sonra, yeniden öğrenci alan “geçici” öğretmenler yetiştiren okullardır ve ilk yıllarında Köy Enstitülerinin öğrenci kaynağı da büyük ölçüde bu eğitmen kursları olmuştur.

1937-38 öğretim yılında Eskişehir-Çifteler ve İzmir-Kızılçullu’da iki Köy Öğretmen Okulu açılmıştır. Ancak, ilerde Köy Enstitülerine dönüştürülecek olan bu kurumlar için yeni bir yasal düzenleme gerekli idi ve bu amaçla önce, 7 Temmuz 1939 tarih ve 3704 sayılı Köy Eğitmen Kursları ile Köy Öğretmen Okullarının İdaresine Dair Kanun çıkarılarak bu okullara hazine arazisinden yer ve döner sermaye ayrılması sağlandı ve 3 yıllık bir deneme evresinden sonra, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu çıkarıldı.

Bu kanuna göre; “köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, Maarif Vekilliğince Köy Enstitüleri açılacaktı.” 1948 yılına kadar 21 tane Köy Enstitüsü kuruldu ve birçok Eğitmen Kursu açıldı. 1942 yılında, Köy Enstitülerine öğretmen ve yönetici; ilköğretime yönetici, denetmen yetiştirmek ve “köy incelemelerine merkez teşkil etmek üzere” Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde bir de Yüksek Köy Enstitüsü açıldı. 19 Haziran 1942’de çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu, tüm illeri Enstitü bölgelerine ayırdı. Her Enstitü kesiminde bulunan köy okulları, köy bölge okulları, yetiştirici ve tamamlayıcı kurslar, o bölgedeki Köy Enstitülerinin gözetim ve denetimine bırakılıyordu. Buralara öğretmen ve yönetici yetiştirmek, bu öğretmenleri izlemek ve geliştirmek, okulların araç-gereç ihtiyaçlarını karşılamak; Köy Enstitüsü’ne ait görevlerdi. 1946’dan sonra eğitim yönetiminde geleneksel “il idaresi” sistemine dönüldü. Böylelikle köy okulları ve öğretmenlerinin enstitülerle hiçbir bağlantısı kalmadı ve fiilen Köy Enstitüleri kapatılmış oldu.

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI NELER OLMAZDI?

• Köyden kente göçler olmazdı.
• Yoksulluk, hırsızlık, gasp olmazdı.
• Okumayan çocuk kalmazdı.
• Çorak toprak kalmazdı.
• Boşa akan, kullanılmayan, değerlendirilmeyen su kalmazdı.
• Dışardan sanayi ürünü almazdık.
• Dışardan tarım ürünleri almazdık.
• İhracatımız ithalatımızdan az olmazdı.
• Heykeller yıkmazdık, resimler yırtmazdık.
• Üretim yapmayan fabrikalar açmazdık.
• Üretim yapan fabrikaları yıkmazdık.
• Özelleştirme olmazdı.
• Terör olmazdı.
• 301 ri tartışmazdık
• Terör cinayetleri olmazdı.
• Paralı eğitim olmazdı.
• Dershaneler olmazdı.
• 81 ile öğretmensiz, araç gereçsiz üniversite açmazdık.
• Siyasi cinayetler olmazdı. Hapishanelerimiz dolup taşmazdı.
• İMF nin oyuncağı olmaz ona yalvarmazdık.
• AB ye yalvarmaz, küçük düşmezdik.
• İhtilaller olmazdı.
• Kimse bir karış toprak istiyemezdi.

Kaynak: Çiftlik Dergisi

17/04/2026

KATİL ÇOCUK

Bu iki kelime nasıl birlikte kullanılabiliyor,nasıl???
Sormazlar mı çocuk ne demek,katil ne demek diye
Sormazlar mı bu reşit olmayan masum yavru nasıl katil oldu diye
Sormazlar mı çocuklar bu hale gelirken ana babalar nerede diye
Sormazlar mı bu çocukların sorumlu öğretmenleri kim diye
Sormazlar mı katil çocukların PDR öğretmenleri nerede diye
Sormazlar mı okul yöneticileri sorumlu öğretmenleri,PDR servisini nasıl takip ediyor diye
Sormazlar mı okulun veli,öğrenci,öğretmen anketleri nerede diye
Sormazlar mı bu problemleri iletirsen koluğundan olacağı için korkanlardan mı korktun diye
Sormazlar mı çocukların umut dolu cıvıltılarıyla dolması gereken silah sesleriyle neden doldu diye
Sormazlar mı yavruları ölmesin diye kendini siper eden öğretmenini korumak için veliler yöneticiler ne yaptı diye
Sormazlar mı yıllarca bu problemleri dile getiren yöneticileri çıban başı diye görevden neden aldın diye
Sormazlar mı teknoloji,diziler,sosyal medya bahaneleri sadece Türkiye’de mi var diye
Sormazlar mı adı lazım değil yurtlarda intihar eden ,tecavüz edilen,şiddetle hırpalanan çocuklar artık çocuklar öğretmenlerini neden öldürüyor diye
Sormazlar mı özel okullara eğitimden önce sadece güvenlik öncelikli neden çocuklar gönderiliyor diye…
Sormazlar mı ,
EĞİTİM,ÖĞRETMEN,ÇOCUK-ÖĞRENCİ,VELİ kelimeleriyle KATİL kelimesini nasıl bir araya getirdiniz…
Bu işi yapıyorsanız yapın,yapamıyorsanız bırakın biz yaparız mı diyelim
Kara gölgelerinizi çocuklarımızın üstünden çekin
Bu toplumu bu hale getirenler,
Ben bir öğretmen,bir yönetici olarak çok utanıyorum,
Yavrularım nur olun,
Sevgili öğretmenim ruhun şad olsun ,minnettarım…

BA

Want your school to be the top-listed School/college?

Website