Türkçülük, Türklüğü sevmek, savunmak, korumak ve yükseltmek için çalışmaktır. Yakup Çetin Bu durum, imparatorluktan ulus devlete geçişin de temelini atmıştır.
de, bu düşüncenin yalnızca bir duygudaşlık değil, aynı zamanda bir varoluş kavgası olduğu açıkça görülür. Eski çağlarda bozkır uygarlığı içinde biçimlenen Türk kimliği, doğa ile iç içe, özgürlükçü ve savaşçı bir yapıya sahipti. Türkçülük, bu köklü geçmişi bugünün gereklerine uyarlayarak, Türk tinini yeniden canlandırmayı hedefler. Ataların kurduğu devlet yapılarındaki adalet ve liyakat anlayışı, bu düşüncenin yönetimsel temellerini oluşturur. Tarihsel kaynaklar, Türklerin her dönemde kendi kimliklerini koruma eğiliminde olduklarını kanıtlamaktadır. On dokuzuncu yüzyılda, dış baskıların artmasıyla birlikte Türk aydınları arasında uyanan öz benlik arayışı, Türkçülüğü kuramsal bir yapıya kavuşturmuştur. Kırım'dan esen yenilik yelleriyle İsmail Gaspıralı'nın "dilde, işte, fikirde birlik" çağrısı, Türk dünyasının ortak bir bilinçte buluşmasını sağlamıştır. Bu uyanış, dağınık durumdaki Türk topluluklarını kültürel bir bağla birbirine bağlamış ve tutsaklıktan kurtulma isteğini körüklemiştir. Ziya Gökalp'in katkılarıyla Türkçülük, toplumbilimsel bir yöntemle incelenmiş ve sistemli bir öğreti haline gelmiştir. Gökalp, Türk kültürünün zenginliğini halkın içinde arayarak "halka doğru" gidişi savunmuştur. Dilin yabancı boyunduruklardan kurtarılması ve öz Türkçe sözcüklerin diriltilmesi, bu dönemde ulusal kimliğin en önemli göstergesi sayılmıştır. Bilimsel yöntem, Türkçülüğün bir ırkçılık değil, bir kültür ve ülkü birliği olduğunu ortaya koymuştur. Yusuf Akçura’nın "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı yapıtı, Türkçülüğün siyasal çerçevesini çizen en önemli belgelerden biridir. Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi akımların çöktüğü bir dönemde, tek gerçekçi yolun Türk ulusçuluğu olduğu bu yapıtla kanıtlanmıştır. Akçura’nın sunduğu tarihsel ve nesnel veriler, Türkçülüğün bir hayal değil, zorunlu bir çıkış yolu olduğunu göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Türkçülük düşüncesinin en büyük başarısı ve somut sonucudur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkçülüğü devletin temel taşı yaparak "Ne mutlu Türküm diyene" ilkesiyle birleştirmiştir. Cumhuriyet dönemi boyunca yapılan dil ve tarih devrimleri, ulus bilincini bilimsel bir zemine oturtmuştur. Bu süreçte Türkçülük, çağdaşlaşma ile ulusal değerlerin harmanlandığı bir devlet politikasına dönüşmüştür. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi kurumların açılması, Türk geçmişinin bilimsel yöntemlerle araştırılmasına olanak sağlamıştır. Arkeolojik kazılar ve dil bilimsel çalışmalar, Türklerin dünya uygarlığına sunduğu katkıları gün ışığına çıkarmıştır. Bu çalışmalar, Türkçülüğün yalnızca bir söylem değil, gerçeklere dayanan bir bilimsel duruş olduğunu pekiştirmiştir. Ulusal tarih yazıcılığı, Türk çocuğuna kendi öz gücünü hatırlatan bir araç olmuştur. Dış Türkler sorunu ve Turancılık ülküsü, Türkçülüğün coğrafi sınırları aşan tinsel boyutunu oluşturur. Tüm Türk soyluların kültürel birliği ve yardımlaşması, bu düşüncenin geleceğe yönelik en büyük ereğidir. Bu birlik, başkalarına karşı bir düşmanlık değil, Türk dünyasının kendi içindeki gücünü birleştirerek yeryüzünde hak ettiği yeri alması çabasıdır. Tarihsel süreç, bu birliğin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu defalarca doğrulamıştır. Türkçülük; geçmişten alınan derslerle geleceği kurma, Türk dilini ve kültürünü her türlü kirlenmeden koruma istencidir. Bilimsel veriler ışığında gelişen bu düşünce, Türk ulusunun bağımsızlık ve çağdaşlık yolundaki en güçlü feneridir. Özüne bağlı kalarak yükselmek ve Türk adını sonsuza dek yaşatmak, bu ülkünün temel varlık nedenidir. Türkçülük, Türk var olduğu sürece diriliğini ve geçerliliğini korumaya devam edecektir. YAKUP ÇETİN