Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Ubeyd Felak Demirbağ, Education Website, Elazıg.
Risâle i Nûr'un şerh ve îzâhlarını ücretsiz okumak için linki tıklayın ⬇️
https://www.heybil.com/
➡️ https://t.me/risaleders (Risâle i Nûr derslerini Hâdim ül Kur'ân'dan dinlemek için bu linki tıklayınız)
18/09/2024
İkinci Şuá‘ın Şerhi
RİSÂLE-İ NÛR KÜLLİYÂTI
İKİNCİ ŞUÂ
Bediüzzaman Said Nursî
KEŞFÜ’L-ENVÂR KÜLLİYÂTI
İKİNCİ ŞUÂ’NIN ŞERHİ
Muhammed DOĞAN
(Molla Muhammed el-Kersî)
İkinci Şuá‘ın Şerhi
Bediuzzaman Said Nursi
Kitabımızı Ücretsiz Okuyabilirsiniz.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلٰوةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, İmâm-ı Ali (ra) hakkında ism-i a‘zam olarak kabûl dilen “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl ve Kuddûs” denilen altı ism-i şerîfi, “Otuzuncu Lem‘a” adlı eserinde fevka’l-áde îzáh ederek nûrlu, hakíkatdâr, esrârlı, ma‘nidâr, feyizli, lezzetli, zevkli bir kapıyı, tevhîd hakíkatine açmıştır.
Evet, bütün ulûm ve fünûnun esâsı, temeli, menbaı, mâyesi, üstâdı, efendisi, bilâ-şek velâ şübhe“tevhîd” hakíkatidir.
Vâhidiyyet, ehadiyyet ve tecelliyyât-ı Zâtiyye ne demektir?
Sünnet-i seniyyeye uymayan, tevhîd ve vahdet hakíkatini niçin göremez?
Beşer, gırtlağına kadar gömüldüğü şirk bataklığının niçin farkında değil?
Îmân ni‘metinden mahrûm insâna dünyâda rahat yüzü var mıdır?
Bir kademde ve bir sohbette záhirden hakíkata geçilebilir mi?
Vahdet arkasında ehâdiyyet sikkesi nasıl bulunabilir?
Rûh, göz ve kulağın dışındaki uzuvlarla nasıl görür ve işitebilir?
İnsânların ekserîsi niçin müşrik veyâ kâfir olduğunu bilmiyor?
Bu kâinâta tevhîd ve îmân nazarıyla bakılmadığı zamân ne olur?
Nereden ve niçin geldik? Nereye gidiyoruz? Tılsım-ı muğlâk nedir?
İnsânı boğan dünyevî ıztırâb ve ma‘nevî elemlerden kurtuluş çaresi nedir?
Şu dünyâda “tevhîd-i hakíkí”olmadan mutluluk mümkün müdür?
İnsân yağmur gibi yağan belâ ve musíbetlere karşı ne yapmalı?
Kaç çeşit akıl ve nutuk vardır? Kalb, akıl ve beyin aynı mıdır?
“Acımak” ile “şefkat”, aynı ma‘nâya mı gelmektedir?
Bebekler dünyâya gelir gelmez niçin ağlarlar?
Hâkim-i Hakîm ve Kebîr-i Kâmil’in bu âlemdeki tasarrufâtı nasıldır?
Kâinatta Dünyâdan başka álemler var mıdır?
Yeryüzünde anarşi, zulüm, fitne ve fesâd niçin bir türlü durmuyor?
İnsânlar sayı, uzunluk, tartı ve ölçekte hîle yaparsa ne olur?
Şeytânın ve şerîrlerin yaratılışında ne hikmet vardır?
Kahhâr ismiyle belâ verme, Rahmân ismiyle imdâd etmenin sırrı nedir?
İnsânlar kıyâmetin dehşetle kopuşunu nasıl seyr edecekler? ……………….
15/09/2024
"Münâzarât'ın Şerh'inden"
TEMBELLİK ZİNDANINA Düştüğümüzün Sebebi Nedir?
METİN
S - Zindân-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
C - Hayat cidâldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte, himmetiniz şevke binip mübâreze-i hayat meyda-nına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan yeis rastgelir.
ŞERH
(S - Zindân-ı atâlete) tenbellik zindanına (düştüğümüzün sebebi nedir?
C - Hayat cidâldir.) Hayâtın kendisi mücâdeledir, çalışmaktır. Başkalarıyla mücâdele etmek değil, hayâtın kendisinin devâmı ve tekâmülü için çalışmaktır. Belâlara ve musîbete karşı sabır etmek, rızk için koşmak, din ve dünyasını öğrenmekle mükelleftir. (Şevk) o çalışmadaki iştiyâk hâli (ise matiyyesidir) bineğidir. Kişi ancak duyduğu şevk nisbetinde hayâtın devâmına çalışır. (İşte, himmetiniz) kasd-i kalbîniz (şevke binip) iştiyâkla (mübâreze-i hayat meydanına) hayâtın çarpışma meydanına (çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd) şiddetli düşman
METİN
Kuvve-i mâneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı “ لَا تَقْنَطُوا ” kılıncını istimâl ediniz.
Sonra müzâhemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylü’t-tefevvuk istibdâdı hücûma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür.
ŞERH
(olan yeis) ümitsizlik (rastgelir.) Hayat mücâdelesine çıktığın zaman bir sürü engelle karşılaşırsın; onların hepsini aşman lâzım. Önce yeis karşına çıkar, seni ümitsiz eder, “Sen bu işi yapamazsın!” der. (Kuvve-i mâneviyesini kırar.) Daha işe başlamadan mânevî gücünü yok eder. (Siz o düşmana karşı “لَا تَقْنَطُوا”)1 âyetteki “Ümidinizi kesmeyiniz” (kılıncını istimâl ediniz) kullanınız. Hayâtı devâm ettirme harbindeki ümitsizlik düşmanına bu kılıçla vurunuz. Şevk ve ümitle engelleri aşmaya çalışınız.
(Sonra müzâhemetsiz) zahmetsiz (olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylü’t-tefevvuk) başkasına üstün gelme meylinin (istibdâdı) tahakkümü (hücûma başlar.) Hakkın hizmeti zahmetsiz bir şekilde herkese açık iken, Ellah için değil de başkalarına üstün gelmek için çalışmaya başlar. “Evim olsun, barkım olsun, param olsun; onlarla başkalarından daha iyi durumda olayım” der, Ellah’ın rızâsını unutur. O his (Himmetin) din gayretinin (başına vurur, atından düşürttürür.) Yani, Sadece kendi nefsi uğruna çalışıp çabalar.
[1] Zümer, 39:53.
METİN
Siz “ كُونوُا لِلّٰهِ ” hakikatini o düşmana gönderiniz.
Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağı-nı kaydırır. Siz, “وَصَابِرُوا وَ رَابِطُوا وَاصْبِرُوا ” yu siper ediniz.
ŞERH
(Siz “كُونوُا لِلّٰهِ”) “Ellah için olun”, başkasıyla rekabet için çalışmayın (hakikatini o düşmana gönderiniz.) Halbuki hakka hizmette rekabet olamayacağı gibi, üstün gelme meylinin insan ruhunda yol açtığı zahmet de yoktur. Siz de sünnet dâiresindeki hizmeti esâs alınız.
(Sonra da ilel-i müteselsiledeki) zincirleme illetler, sebeplerdeki (terettübü) tertibi, sıralamayı (atlamakla müşevveş eden) karıştıran (acûliyet) acelecilik (çıkar, himmetin) gayretin (ayağını kaydırır.) Esbâba riâyet etmemek sûretiyle acelecilik gösterince, hedefine ulaşamayarak gayreti kırılır. Bir ağacın meyve verebilmesi için gerekli zaman ve şartları unutarak bir anda meyveye kavuşulmaz. (Siz, “وَصَابِرُوا وَ رَابِطُوا وَاصْبِرُوا” yu)1 “Sabırlı olun, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın” emrini (siper ediniz), sabretmek sûretiyle sebeplere riâyet ediniz. Buğdayı ekmeden ekmek yemeyi beklemeyiniz.
[1] Âl-i Imrân, 3:200.
METİN
Sonra da, medenî-i bi’t-tab’ olduğundan, ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhâfazaya ve hakkını on-lar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdî ve tasavvur-i şahsî karşı çıkar. Siz de, “ خَيْرُ النَّاسُ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ ”olan mücâhid-i âlî-himmeti mübârezesine çıkarınız.
Sonra, başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücûm edip belini kırar.
ŞERH
(Sonra da,) insan (medenî-i bi’t-tab’) cemiyet hâlinde yaşamaya fıtraten mecbur (olduğundan, ebnâ-yı cinsinin) diğer insanların (hukukunu muhâfazaya) onların haklarını da korumaya (ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan) o durumdaki (insanın âmâlini) emellerini (dağıtan fikr-i infirâdî) ferdî düşünme (ve tasavvur-i şahsî) şahsî hesap yapma (karşı çıkar.) Cemiyet hâlinde yaşamaya mecbur olduğu halde ferdî yaşa-maya kalkınca yine himmeti dağılır, din gayreti kırılır. (Siz de, “خَيْرُ النَّاسُ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ”1 olan) “İnsanların hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır” meâlindeki (mücâhid-i âlî-himmeti) yüksek himmetli mücâhid mânasındaki hadis-i şerîfi o ferdî yaşama düşmanının (mübârezesine) çarpışmasına karşı (çıkarınız.) İnsanlarla birlikte ve onlara faydalı olarak yaşamayı tercih etmek sûretiyle nefsin bu hilesini boşa çıkarınız.
(Sonra, başkasının tekâsülünden) tenbelliğinden (görenek fırsat bulup ve hücûm edip belini kırar.) Cemiyet hâlinde
[1] Buharî, Megazî, 35.
METİN
Siz de, “ عَلَى اللّٰهِ( لَا غَيْرِهِ) فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلوُنَ ” olan hısn-ı hasîni himmete melce’ ediniz.
Sonra da acz ve nefsin îtimatsızlığından neş’et eden tefvîz ve işi birbirine bırakmak olan düş-man-ı gaddar gelir, himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, “ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ” olan hakikat-i şâhika üzerine çıkarınız.
ŞERH
yaşarken başkalarının tenbelliğini görünce o da onlara bakarak gayreti terk eder, tenbelleşir. (Siz de, “ عَلَى اللّٰهِ( لَا غَيْرِهِ) فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلوُنَ”)1 “Tevekkül etmek isteyenler Sadece Ellah’a güvensinler” meâlinde (olan hısn-ı hasîni) sağlam kale mesâbesindeki âyetin hükmünü (himmete melce’ ediniz), yalnız Ellah’a sığınıp dayanınız; başkalarının tenbelliği size ölçü olmasın.
(Sonra da acz ve nefsin îtimatsızlığından) kendine güvensizliğinden (neş’et eden) doğan (tefvîz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar gelir, himmetin elini tutup oturtturur.) Kendi âcizliğini ve beceriksizliğini bahâne ederek işi hep başkalarının yapmasını bekler. (Siz de,) himmetinizi (“لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ” )2 “Siz doğru yolda
[1] İbrâhîm, 14:12.
[2] Mâide, 5:105.
METİN
Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra, Ellah’ın vazifesine müdâhale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de, “ وَ لَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَ ”, “ اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ” olan kâr-âşinâ ve vazifeşinâs olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
ŞERH
oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez” mânasında (olan hakikat-i şâhika) yüksek hakikatın (üzerine çıkarınız. Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmenine) eteğine (yetişmesin.) Üzerinize düşen vazifeyi başkasının yapmasını beklemeden ona sahib çıkınız.
(Sonra, Ellah’ın vazifesine müdâhale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder.) Kişi kendi vazifesi olan emir ve yasaklara riâyeti esâs tutmayıp da Ellah’ın vazifesi olan netice vermeye kalkışırsa; istediği neticeyi alamayacağı için yine çalışmaya şevk ve gayreti kırılır. (Siz de, “اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ”) Hûd Sûresi 112. âyet meâli olan “Emrolunduğun gibi dos doğru ol!” hakikati ile (“ وَ لَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَ ”) “Efendine âmirlik taslama”!” mânasında (olan kâr-âşinâ) işini bilir, (ve vazifeşinâs olan) vazifesini bilen (hakikati) o düşmanın üzerine (gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.) Siz Sadece üzerinize düşen vazifeyi düşünün, neticeyi kafanıza takmayın.
METİN
Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezâletin yuvası olan meylü’r-rahat gelir. Himmeti kayd eder, zindân-ı sefâlete atar. Siz de, “ لَيْسَ لِلْاِ نْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى ” olan mücâhid-i âlicenâbı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz. Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidâldedir.
ŞERH
(Sonra, umum meşakkatin) bütün sıkıntıların (anası ve umum rezâletin yuvası olan meylü’r-rahat) rahat yaşama meyli (gelir. Himmeti kayd eder) bağlar, (zindân-ı sefâlete) sefillik zindanına (atar.) Rahat yaşama meyli yüzünden himmeti bağlanır, çalışmayı terk eder, sefil olur. (Siz de, “ لَيْسَ لِلْاِ نْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى ”)1 “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” meâlinde (olan mücâhid-i âlicenâbı) yüksek ahlâklı mücâhidi, (o) meyl-ü’r-rahat denen (cellâd-ı sehhâra) sihirbaz cellâda karşı (gönderiniz. Evet, size meşakkatte) zorluk ve sıkıntılarda (büyük rahat var. Zira) çünkü, (fıtratı müteheyyiç) heyecanlı (olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidâldedir)2,
[1] Necm, 53:39.
METİN
“ اِنَّ لَكُمْ فِى الْمَشَقَّةِ لَرَاحَة َ. اِنَّ اْلاِ نْسَانَ الْمُتَهَيِّجَةَ فِطْرَتُهُ, رَاحَتُهُ فِى السَّعْىِ وَ الْجِدَالِ ”
ŞERH:
çalışmakta ve hayâtın devâmı için çalışarak mücâdele etmektedir.
)“اِنَّ لَكُمْ فِى الْمَشَقَّةِ لَرَاحَة َ. اِنَّ اْلاِ نْسَانَ الْمُتَهَيِّجَةَ فِطْرَتُهُ, رَاحَتُهُ فِى السَّعْىِ وَ الْجِدَالِ ”(
Bu Arabça ibare yukarıdaki Türkçe metnin aynısıdır.
15/09/2024
" 'z-Zehrâ Mes'elesi"
"Münâzarât'ın Şerhi'inden"
METİN
Hükumet ve eşrâf ve İttihâd-Terakki’ye karşı bir mühim meselem var.
Ey tabaka-i havâs! Biz avâm ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S - Ne istersin?
C - Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcip olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vâsıtanızla zâyi olan mâfâtı telâfî etmek,
ŞERH
Siz durunuz; havâs ile) devletin başındakilerle (konuşulacak bir dâvâm var. Hükumet) Sultan Reşat devri hükumeti (ve eşrâf) devletin ileri gelenleri (ve İttihâd-Terakki’ye) o günkü iktidar partisine (karşı bir mühim meselem var.
Ey tabaka-i havâs!) Ey devlet idarecileri! (Biz avâm) halk (ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S - Ne istersin?
C - Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek) durumunda olmalı; yaptıklarınızın söylediklerinize uygun olmasını istiyoruz. Ayrıca (başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek) makamında bulunuyorsunuz, mâzeret dinlemek istemiyoruz. Devlet adamları (işi birbirine atmamak) ile mükelleftir; vazifelerinizi yapmanızı istiyoruz. Sizin (üzerinize vâcip olan hizmetimizde tekâsül) tenbellik (etmemek) idareciliğin gereğidir; bize hizmet ederken tenbellik göstermemenizi istiyoruz. Sizin aralarınızdaki kavgalar sebebiyle, sizin (vâsıtanızla zâyi olan mâfâtı) elimizden çıkanları (telâfî etmek) istiyoruz. Bizim
368
METİN
ahvâlimizi dinlemek, hâcâtımızla istişâre etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz.
Elhâsıl: Ekrâd ve ulemâsının istikbâlini temin etmek istiyoruz. İttihâd ve Terakki mânasındaki hissemizi isteriz. Üzerinizde hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz.
S - Maksadını müphem bırakma, ne istersin?
C - Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi olan “Medresetü’z-Zehrâ” nâmıyla dârülfünûnu mutazammın pek âlî bir medresenin,
ŞERH
(ahvâlimizi dinlemek) lutfunda bulunmanızı istiyoruz. Devletin karşılaması gereken (hâcâtımızla) ilgili olarak sizinle (istişâre etmek) istiyoruz. Yani (bir parça keyfinizi terk) etmenizi (ve keyfimizi) düşünmenizi sizden (sormak istiyoruz.
Elhâsıl: Ekrâd) Kürtler (ve ulemâsının) âlimlerinin (istikbâlini) geleceğini (temin etmek istiyoruz. İttihâd ve Terakki mânasındaki hissemizi isteriz.) Terakki etmek, ilerlemek bizim de hakkımızdır. (Üzerinizde), yani devlete göre (hafif,) ama bizim (yanımızda çok azîm birşey isteriz.) Devletin gücüne göre yapılması çok kolay olan ve bizim için de gayet ehemmiyetli bulunan bir isteğimiz var…
(S - Maksadını müphem) belirsiz (bırakma, ne istersin?) Açık söyle!
(C - Câmiü’l-Ezher’in) Mısır’da tedrîsât yapan büyük İslam üniversitesinin (kızkardeşi olan “Medresetü’z-Zehrâ” nâmıyla dârülfünûnu) şer’î üniversiteyi (mutazammın) içine alan (pek âlî) yüksek (bir medresenin, Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refikasıyla) o medresenin
369
METİN
Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan “Van” ve “Diyarbekir”de te’sisi!.. Emin olunuz biz Kürtler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliniz, içtimâî hayâtımız Türklerin hayat ve saâdetinden neş’et eder.
S - Nasıl? Ne gibi? Ne için?
C - Ona bazı şerâit ve vâridat ve semerât vardır.
S - Şerâiti nedir?
C - Sekizdir.
Birincisi: Medrese, nâm-ı me’lûf ve me’nûs ve câzibedâr
ŞERH
iki arkadaşıyla (Bitlis’in iki cenahı) kanadı (olan “Van” ve “Diyarbekir”de te’sisi)ni istiyoruz… (Emin olunuz biz Kürtler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliniz, içtimâî) sosyal (hayâtımız Türklerin hayat ve saâdetinden neş’et eder) doğar. Biz bu taleplerimizde samîmîyiz, art niyetimiz yoktur…
(S - Nasıl?) Şekli ve şartları nasıl olacak? (Ne gibi) vâridâtı olabilir? (Ne için) böyle bir şey istiyorsun, semeresi nedir?
(C - Ona bazı şerâit) şartlar (ve vâridat) gelirler (ve) yapılması hâlinde elbette (semerât vardır), çok faydaları olacaktır. Kürt milletinin dinden uzaklaşmaması ve câhil kalmaması için böyle bir medreseye şiddetle ihtiyaç vardır.
(S – Şerâiti), o medresenin şartları (nedir?
C - Sekizdir. Birincisi: Medrese) ismi (nâm-ı me’lûf ve me’nûs) olduğundan, insanlar o isme alışık oldukları için, kurulacak müessesenin
370
METİN
ve şevk-engiz ve itibarî olduğu halde büyük bir hakikati tazammun ettiğinden; rağabâtı uyandıran o mübârek “medrese” ismi ile tesmiye…
İkincisi: Fünûn-i cedîdeyi ulûm-i medâris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak!..
S - Şu mezcde ne hikmet var ki o kadar taraftarsın, dâimâ söylüyorsun?
ŞERH
adı “medrese” olmalıdır. O isim insanların kulağına hoş gelen (ve câzibedâr) çekici (ve şevk-engiz) şevk arttırıcı (ve itibarî olduğu halde) aynı zamanda (büyük bir hakikati tazammun ettiğinden) içine aldığından; (rağabâtı) insanların oraya meylini (uyandıran o mübârek “medrese” ismi ile tesmiye) isimlendirmek gerekiyor. “Okul, üniversite, dârü’l-fünûn” gibi kelimeler bu mânaları uyandıramıyor… O günün idarecilerine bu hakikati anlatmaya çalışan Üstâd, ileride gelecek zevâtın da mutlaka “medrese” ismiyle öyle müesseseler kurmaları gerektiğini söylüyor.
(İkincisi: Fünûn-i cedîdeyi) yeni müsbet ilimleri (ulûm-i medâris) medrese ilimleri (ile mezc ve derc;) o medresede din ilimleri esâs, diğer müsbet ilimler de tebeî olarak okutulacak; (ve) yine orada (lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak) gerekir. Bu üç dilde tedrîsât yapılmalı, talebeler bu üç dilde ihtisas sâhibi olmalıdır. Din ilimlerinin dili olan Arabçanın yanında Kürtçeyi de serbest bırakın, devletin resmî dili olan Türkçe de öğrenilsin.
(S - Şu mezcde ne hikmet var ki o kadar taraftarsın, dâimâ söylüyorsun?
371
METİN
C - Dört kıyâs-ı fasit** ile hâsıl olan safsatanın zulmetinden muhâkeme-i zihniyeyi halâs etmek; meleke-i feylesofâne, taklîd-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle etmek!..
** İşte o kıyâslar: Mânevîyâtı maddîyâta kıyâs edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak; hem de bazı fünûnda meşhûr olanların başkasında da sözünü hüccet tutmak; hem de fünûn-i cedîdeyi bilmeyen ulemânın sözünü ulûm-i diniyede dahi kabul etmemek; hem de fünûn-i cedîdede mahâreti için gurûra gelip dinde de nefsine îtimât etmek; hem de selefi halefe, mâzîyi hâle kıyâs edip haksız İtirazda bulunmak gibi fâsit kıyâslardır. “Birâderi Abdülmecîd” [Osmanlıca nüshada bulunan “Birâder-i Ebû Lâ Şey” tâbiri Arabça nüshada yoktur!]
ŞERH
C - Dört kıyâs-ı fâsit1) bozuk kıyâs (ile hâsıl olan safsatanın zulmetinden) karanlığından (muhâkeme-i zihniyeyi) aklın doğru tartma gücünü (halâs etmek) kurtarmak; (meleke-i feylesofâne,) rusûhiyet peydâ etmiş cerbeze hâlinin, (taklîd-i tufeylâneye) çocukça taklît sahiblerine (ettiği mugalâtayı) safsatayı (izâle etmek) için bu meseleyi dâimâ söylüyorum. Cerbeze ile zihinleri öyle bulandırıyorlar ki, bu meselede ısrâra mecbur kalıyorum.
[1] (İşte o kıyâslar: Ma‘neviyyâtı maddiyyâta kıyâs edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak; hem de ba‘zı fünûnda meşhûr olanların başkasında da sözünü hüccet tutmak; hem de fünûn-i cedîdeyi) yeni ilimleri (bilmeyen ulemânın sözünü ulûm-i dîniyyede dahi kabûl etmemek; hem de fünûn-i cedîdede mahâreti için gurûra gelip dînde de nefsine i‘timâd etmek; hem de selefi halefe, mâziyi hâle kıyâs edip haksız i‘tirâzda bulunmak gibi fâsid) bozuk (kıyâslardır. ”Birâderi Abdülmecîd”) [Osmânlıca nüshada bulunan “Birâder-i Ebû Lâ Şey” ta‘bîri Arabca nüshada yoktur!]
372
METİN
S - Ne gibi?
C - Vicdânın ziyâsı ulûm-i diniyedir. Aklın nuru fünûn-i medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakikat tecellî eder. O iki cenâh ile talebenin himmeti pervâz eder. İftirâk ettikleri vakitte; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.
ŞERH
(S - Ne gibi?
C - Vicdânın ziyâsı) ışığı (ulûm-i diniyedir), yani tefsir, hadis, fıkıh ve âlet ilimleri gibi Kur’ân’ı açıklayan ilimlerdir ki, vicdanları ışıklandırır. (Aklın nuru), ışık kaynağını kalbden alan aklı aydınlatan unsur da (fünûn-i medeniyedir) müsbet ilimlerdir. (İkisinin imtizâcıyla) din ve müsbet fenlerin mezc edilmesi hâlinde (hakikat tecellî eder.)
Yani, ulûm-i diniye asıl ve fen ilimleri tebeî olmak şartıyla tedrîs edilirse; Kur’ân ve Hadis’in hakikati, kâinâtın hakikati; “Nereden gelmiş, nereye gidiyor, neci?” suallerinin cevapları o zaman açılır. (O iki cenâh) kanat (ile talebenin himmeti pervâz eder) uçar, ufku açılır. O zaman taassup gider, salâbet-i diniye hâsıl olur. (İftirâk ettikleri) ayrı ayrı oldukları (vakitte; birincisinde taassup,) Sadece din ilimleri okuyanlarda dinî salâbete zıt olan taassup doğar, (ikincisinde) Sadece fen ilimleri okuyanlarda da (hile, şüphe tevellüd eder), onlar da şüpheci ve hilekâr olurlar.
Burada da görüldüğü gibi Bediüzzaman bu tavsiyeyi bizzat devlete yapmaktadır. Zâten bu eserde zahirî muhâtap o günkü Osmanlı Devleti ve Ekrâd olmakla birlikte, işari mâna ile Risâle-i Nur’un Türkiye’deki hâli muhâtaptır;
373
METİN
Üçüncü şart: Zülcenâheyn, “Türkler ve**” Kürtlerin mûtemedi olan Ekrâd ulemâsından veyâ istînâs etmek için lisân-ı mahallîye âşinâ olanları müderris olarak intihâp etmektir.
Dördüncüsü: Ekrâdın istidâdıyla istişâre etmek, onların sabâvet ve besâtetlerini nazara almaktır. Zira çok libâs var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların tâlimi ya cebir ile, ya hevesâtlarını okşamakla olur.
** Bu kelime müellifi tarafından müteâkip baskılarında eklenmiştir.
ŞERH
asıl muhâtapları ise 1910’dan yüz sene sonra gelip şer’î devleti kurarak Risâle-i Nur’u program yapacak olanlardır…
(Üçüncü şart: Zülcenâheyn) olanları, yani (“Türkler ve1” Kürtlerin mûtemedi olan Ekrâd ulemâsından veyâ istînâs) ünsiyet (etmek için lisân-ı mahallîye) Kürtçeye (âşinâ olanları müderris olarak intihâp etmektir) seçmektir. Bu medresede Kürt müderrisler veyâ Kürtçe bilenler ders vermelidir.
(Dördüncüsü: Ekrâdın) Kürt milletinin (istidâdıyla) kabiliyetleriyle (istişâre etmek, onların sabâvet) asra göre sabî kalmışlıklarını, maddeten Terakki etmemişliklerini (ve besâtetlerini) basit fikirliliklerini, hile ve hurda bilmemelerini (nazara almaktır. Zira) çünkü (çok libâs) elbise (var; bir kamete) bedene (güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların tâlimi ya cebir ile, ya hevesâtlarını okşamakla olur.) Bu şartları göz önüne alarak tedrîsât yapacaksınız.
[1] Bu kelime müellifi tarafından müteakıb baskılarında eklenmiştir.
374
METİN
Beşinci şart: Taksîmü’l-a’mâl kaidesini bitamâmihâ tatbik etmek -tâ şûbeler birbirine medhal ve mahreç olmakla berâber, herbir şûbede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı şart: Bir mahreç bulmak ve müdâvimlerin tefeyyüzünü temin etmek; hem de mekâtib-i âliye-yi resmiyeye müsâvî tutmak; ve imtihanlarını, imtihanları gibi müntiç kılmak, akîm bırakmamaktır.
Yedinci şart: Dâru’l-muallimîni muvakkaten şu dârülfünûn dâiresinde merkez kılmak, mezc etmektir.
ŞERH
(Beşinci şart: Taksîmü’l-a’mâl) tedrîsâtta iş bölümü yapma (kaidesini bitamâmihâ tatbik etmek -tâ şûbeler birbirine medhal ve mahreç olmakla) girip çıkmakla (berâber, herbir şûbede mütehassıs çıkabilsin.) Temel eğitimde şûbeler biribirine girip çıkmak sûretiyle her fen hakkında bilgi sâhibi olunsun; sonra her şûbe kendi sahasında ihtisâs sahiblerini yetiştirsin.
(Altıncı şart: Bir mahreç bulmak) medreseye bir gelir kaynağı tahsîs etmek (ve müdâvimlerin) devâm edenlerinin (tefeyyüzünü) maîşetlerini (temin etmek; hem de) o medreseyi (mekâtib-i âliye-yi resmiye-ye) resmî yüksek okullara (müsâvî) denk (tutmak; ve) medresenin (imtihanlarını,) resmî okulların (imtihanları gibi müntiç kılmak) neticelendirmek, (akîm bırakmamaktır.) Medreseyi bitirenler boşta kalmamalıdır.
(Yedinci şart: Dâru’l-muallimîni) Yüksek Öğretmen Okulunu (muvakkaten) geçici olarak (şu dârülfünûn dâiresinde merkez kılmak, mezc etmektir.) Kurulacak medrese
375
METİN
Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin, ve fazilet ve diyânet bundan ona geçsin: Tebâdül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenâheyn olsun.
Sekizinci şart: Kürdistan’da âdet-i müstemirre olan tâlîm-i infirâdîyi, halka ve dâireye tebdîl etmek!..
“ اِنَّ هٰذِهِ عَادَة ٌ دَرَسَ عَلَيْهَا الدَّهْرُ وَ دَرَبَ ”
ŞERH
ile devletin yüksek okullarını ayrı ayrı kabul etmeyeceksiniz. Dâru’l-muallimînin merkezliğinde birleştireceksiniz. Asıl hüküm medresenin merkez olması iken; o günkü zarûrete binâen Yüksek Öğretmen Okulu’nun merkez olmasını tavsiye ediyor.
(Tâ ki,) Dâru’l-muallimîn’de bulunan resmî (intizam ve tefeyyüz) düzenlilik ve maîşet kaynağı (ondan buna geçsin,) medrese de resmî intizâma ve gelir kaynağına kavuşsun; (ve fazilet ve diyânet bundan ona geçsin) medresede bulunan mânevîyât da onlara sirâyet etsin. (Tebâdül) karşılıklı geçiş (ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenâheyn olsun.) Dâru’l-muallimîndeki müsbet fenlerden medrese mensupları, medresedeki din ilimlerinden de diğerleri istifade ederek hakikati bulmaları kolaylaşsın…
(Sekizinci şart: Kürdistan’da âdet-i müstemirre) yerleşmiş bir âdet (olan tâlîm-i infirâdîyi) ferdî öğretimi, (halka ve dâireye tebdîl etmek) sınıf eğitimiyle değiştirmek gerekir. Tek tek talebe yetiştirme âdetini toplu eğitime çevirmek lâzımdır.
(“اِنَّ هٰذِهِ عَادَة ٌ دَرَسَ عَلَيْهَا الدَّهْرُ وَ دَرَبَ ”) Şüphesiz
376
METİN
S - Vâridâtı nedir?
C - Hamiyet ve gayret.
S - Sonra?
C - Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayret ile yeşillense, tabiatıyla madde-i hayâtını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğnâ edecektir.
ŞERH
bu usûl, asırlarca sürüp gelen bir âdettir; değiştirmek de kolay değildir!..
(S – Vâridâtı), o medresenin geliri (nedir?
C - Hamiyet ve gayret.
S - Sonra?
C - Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı) tûbâ ağacını (tazammun eyliyor) içinde barındırıyor. O çekirdeğin uyanması ise devletin medreseyi yapması ve o medreseden talebe-i ulûmun yetişmesi ile mümkün olacaktır. (Eğer) o çekirdek (hamiyet ve gayret ile yeşillense,) medresenin yetiştirdiği müsbet meyveleri gören Müslüman milletin zekât ve teberruâtıyla yardıma koşması sâyesinde, (tabiatıyla) inşâellah o medrese (madde-i hayâtını) kendisini yaşatacak gelir kaynağını (cezb ile sizin kuru kesenizden istiğnâ edecektir.) Devlet medreseyi yapar ve faâliyete geçirirse, daha merkezî bütçeye ihtiyâcı da kalmayacaktır.
Üstâd burada, devletin medreseyi yapmasından bahsediyor. Yoksa, bin kere hâşâ, “Zekât toplayarak medrese yapın” demiyor!..
377
METİN
S - Ne cihetle?
C - Çok cihetle!..
Birincisi: Evkaf hakkıyla intizâma girse, şu havuza tevhîd-i medâris tarîkiyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
İkincisi: Zekâttır.
ŞERH
(S - Ne cihetle) istiğnâ edecektir?
(C - Çok cihetle) gelir kaynakları bulunacaktır.
(Birincisi: Evkaf) vakıflar (hakkıyla intizâma girse) düzenlense (şu havuza tevhîd-i medâris) medreselerin birleştirilmesi (tarîkiyle) yoluyla (bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.) Vakıfların ciddi tanzîmi yapılırsa, medreselere vakfedilen gelir kaynakları buraya akacaktır.
(İkincisi: Zekâttır.) O medrese talebelerinin ve müderrislerinin tefeyyüzü (maîşetleri) için bir kaynak da Müslümanların zekâtıdır.
İslamın beş şartından birisi olan zekât, Tevbe Sûresi 60. âyeti ile emredilmiştir. Âyetin meâli şöyledir:
“Sadakalar (zekâtlar) Ellah’tan bir farz olarak, ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) me’murlara, gönülleri (İslama) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Ellah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Ellah, pek iyi bilendir, hikmet sâhibidir.”1
Mevâkib tefsirinde de bu âyetle ilgili olarak şöyle denmektedir:
[1] Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, Türkiye Diyânet Vakfı, s. 195.
378
ŞERH
“Sadakalar (zekâtlar) ancak sâillik etmeyen (başkasından istemeyen) fukarâ için; ve sâilliği (başkasından istemesi) maaşına (geçimine) kifâyet etmeyen miskinler için; ve zekât ve sadaka tahsiline (toplamaya) sa’y eden (çalışan vazifeli) âmiller için; ve nev (yeni) Müslim olup henüz hulûsları takviyet bulmayanlara kalblerinin te’lîfi (İslama ısınması) için; ve efendisinden kendini satın alıp bahâsını edâ etmek üzere olan mükâteb (anlaşmalı) esirler için; ve nefisleri için mâsiyet zımnında olmayarak lüzûmen yâhut ıslâh-ı zâtü’l-beyn için mal sarf edip medyûn (borçlu) ve müflis kalanlar için; ve fî sebîlillâh gazîleri nafaka ve silâh ve kisve (elbise) ile techîz edenler için; ve sefer-i mübâha azîmetle malından dûr (uzak) kalmış yolcular içindir. Nedir ki, bu sekiz sınıf için Ellahu Teâlâ sadaka-i zekâtı farz eylemiştir. Ellahu Teâlâ müstehıkları bilici ve lâyık-ı vecihle taksîmi hükmedicidir.” (age)
Bu âyetin sarâhatından da anlaşılıyor ki, zekât, ancak şu sayılan sekiz sınıfa geçmektedir. Yine dört hak mezhebin de üzerinde ittifâk ettiği bir husus, verilen zekâtın, müstehak olanlara “temlîk” sûretiyle verilmesidir. Şu sekiz sınıfa mensup insanlardan her hangi birisine o zekât “mülkiyet” olarak verilmelidir. Ancak Şiâ mezhebi müstesnâdır, Şiâ’nın inancına göre, “talebe-i ulûm-i diniye” okutulan medreselere de zekât verilebilir.
Âyette geçen “li’l-fukarâ” kelimesindeki “Lam” harfi “temlîk” mânasını ifâde etmektedir. Bu yüzden de zekât, şahs-ı mânevîlere (dernek ve vakıflara), medreselere, câmilere, tekyelere, yollara, okullara geçmez.
379
ŞERH
Talebe-i ulûm-i diniye ve müderrisleri de fukarâ sınıfına girdiği için, ne kadar zengin de olsalar, Üstâd’ın belirttiği gibi Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre fakir sayılmışlardır. Hayatlarını Kur’ân tefsiri olan Risâle-i Nur’a vakfedenlerin talebe-i ulûm-i diniye sınıfına girmelerinden dolayı zekât alabilecekleri, Bediüzzaman Hazretlerince şöyle ifâde ediliyor:
“Zarûrete düşen bir şakird, zekâtı kabul edebilir. Risâle-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de, Risâle-i Nur’a bir nev’i hizmettir. Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama’ ve lisân-ı hâl ile istemek olmamalı.” (Kastamonu Lâhikası, s. 223)
Hayâtını vakfedenlere, lisân-ı hâl ve kal ile istememek şartıyla zekât verilebilir. Hayâtını vakfetmemiş, okul tahsili için medresede kalmış, arasıra Risâle-i Nur okuyan okul talebelerine verilemez. Müstehak olanlar bile lisân-ı hâl ile dahi isteyemezken, lisân-ı kal ile nasıl istenir?
Âyette sınıflandırılması yapılan fukarâların, talebe-i ulûm-i diniye ve müderrislerinin hakkı olan zekâtı, dinden tecerrüd etmiş maârif talebelerine ve binâlara geçer diyenler, ahirette Allâh’a nasıl hesap vereceklerini düşünsünler!..
Sözlerini şer’î delile dayandıran Bediüzzaman Hazretleri o günkü aşiretlere zekât meselesini anlatırken şöyle devâm ediyor:
380
METİN
Zira biz “hem Hanefî hem”** Şâfiîyiz. Bir zaman sonra o “Medresetü’z-Zehrâ” İslamiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz bir kısım zekâtı bi’l-istihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfîdir.
** Tırnak arasındaki cümle bilâhare müellif tarafından eklenmiştir.
ŞERH
(Zira biz “hem Hanefî hem”1 Şâfiîyiz.) Üstâd’ın şahsı müctehîd olabilir, belki müctehîdlerin fevkınde de olabilir. Fakat, yazdığı “İctihâd Risâlesi” bir delildir ki, Üstâd ictihâd yapmamıştır. Barla Lâhikası’ndaki, “Haddim ve hakkım değil ki ehl-i ictihâdın vazifesine karışayım”2 ifâdesinde de görüldüğü üzere, şer’î meseleleri hak mezheblere göre açıklamıştır. Hanefî ve Şâfiî mezheblerinde zekâtın bir kısmı zengin de olsalar ulûm-i diniye talebelerine ve müderrislerine verilir. Fakat bu iki mezhebde de, “Medrese binâsına zekât verilir” diye bir kayıt yoktur. Üstâd’ın murâdı da,zekâtın medrese binâsına verilmesi değil, bu iki mezhebe göre talebe-i ulûm-i diniyeye ve müderrislerine verilmesidir.
Başlangıçta devlet bütçesinden bu giderler karşılanırsa, (Bir zaman sonra o “Medresetü’z-Zehrâ”) mensupları (İslamiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz bir kısım zekâtı bi’l-istihkak kendine münhasır edecektir.) O iki mezheb gereği devletin topladığı zekâtın bir kısmına bu medrese mensuplarının istihkak kesbettikleri, onların yaptığı hizmetle de anlaşılacaktır. (Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfîdir.)
[1] Tırnak arasındaki cümle bi’l-âhare müellif tarafından eklenmiştir.
[2] Barla Lâhikası; s.167
381
METİN
Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semerâtla, tâmîm edeceği ziyâ ile, İslamiyete edeceği hizmetle; ukul yanında en âlâ bir mektep olduğu gibi, kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zâviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mektep, öyle de tekye olduğundan; İslamiyetin iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir.
ŞERH
Burada zekâtın “medreseye” verilmesinden değil, “medrese ehline” verilmesinden söz ediliyor. Şer’î devlet topladığı zekâtın kırkta birini dahi bu medrese müdâvimlerine verse, yine o hizmetin götürülmesine kifâyet eder.
O medresenin gelir kaynaklarının (Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semerâtla,) göstereceği güzel neticelerle, (tâmîm edeceği) umûma yayacağı (ziyâ) İslamiyet ışığı (ile, İslamiyete edeceği hizmetle; ukul) akıllar (yanında en âlâ) yüksek (bir mektep) okul (olduğu gibi, kulûb) kalbler (yanında en ekmel) mükemmel (bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zâviyeyi) husûsî ibadet yerini (temsil edecektir.) Bu medrese aynı zamanda okulun ve tekyenin vazifesini de üstlenmiş olacaktır. (Nasıl medrese, öyle de mektep, öyle de tekye olduğundan; İslamiyetin iânât-ı milliyesi) dinden kaynaklanan yardımları cümlesinden (olan nüzûr) nezirler, adaklar (ve sadakat) sadakalar (kısmen ona teveccüh edecektir.) Bu medrese tekyenin vazifesini de göreceği için, halkın adakları mecburen kısmen buraya yönelecektir. Çünkü orada esnâf-ı semâniyenin (Kur’ân’da sayılan sekiz sınıfın) da hakkı olduğu için “kısmen” tâbiri kullanılmış. Böylece bu teberruatların şûristana gitmesi önlenmiş olacaktır.
382
METİN
Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül için Dârü’l-muallimîn ile imtizâc ettiğinden, Dârü’l-muallimînin vâridâtı bir derece tevsî ile muvakkaten ve âriyeten –eğer mümkünse– verilse; bir zaman sonra istiğnâ edecek, o âriyeyi iâde edecektir.
S - Bunun semerâtı nedir ki, on seneden beri** bağırıyorsun?
**Belki elli seneden beri.
ŞERH
(Dördüncüsü: Mezkûr) önce zikredilen (tebâdül) yüksek okul ve medrese şûbeleri arasındaki karşılıklı geçiş (için Dârü’l-muallimîn) Yüksek Öğretmen Okulu (ile) Medresetü’z-Zehrâ (imtizâc ettiğinden,) mecburen kaynaşmaları gerektiğinden; (Dârü’l-muallimînin vâridâtı) resmî gelirleri (bir derece tevsî ile) bütçedeki payı arttırılarak (muvakkaten) geçici olarak (ve âriyeten) ödünç olarak (–eğer mümkünse– verilse; bir zaman sonra istiğnâ edecek,) sayılan gelir kaynaklarının harekete geçmesiyle daha resmî bütçeye ihtiyâcı kalmayacak, (o âriyeyi) aldığı ödüncü de (iâde edecektir.) Yukarıda da ifâde edildiği gibi bu madde, o günün zarûretine göre söylenmiş. Yoksa şer’î bir devlette medrese asıl olur, diğer müesseseler ona bağlı bulunur. Hem Avrupa devletleri o günkü Osmanlıya da dinî müesseselere yardım yapmaması için baskı yaptığından, medreseye resmî bütçeden ayrılacak pay için “âriyet” (ödünç) tâbirini kullanmış.
(S – Bunun) bu medrese meselesinin (semerâtı) faydası (nedir ki, on seneden beri1 bağırıyorsun?
[1] Belki elli seneden beri.
383
METİN
C - İcmâli:* Ekrâd ulemâsının istikbâlini temin, ve maârifi Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak, ve meşrutiyetin ve hürriyetin mehâsinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
* Şu Medresetü’z-Zehrâ’ya dâir mebâhisi, “Hürriyet’in üçüncü senesinde”** nutuk sûretiyle Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de daha birçok yerlerde ahâliye ders verdim. Umûmen dediler: “Hakikattir, hem mümkündür.” Demek diyebilirim ki, ben onların tercümânıyım bu meselede!..
** Tırnak arasındaki cümle, sonraları müellif tarafından ilâve edilmiştir.
ŞERH
C -) Yıllardır beni bağırtan bu medresenin sağlayacağı faydanın (İcmâli)1 şudur ki:
1. (Ekrâd ulemâsının) Kürdlerin din âlimlerinin (istikbâlini temin) onları devlet garantisi altına almak; 2. (ve maârifi) din ve müsbet fenleri mezcederek (Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak;) 3. (ve) aynı zamanda (meşrutiyetin ve hürriyetin) meşveret-i şer’î ile hürriyet-i şer’înin (mehâsinini) güzelliklerini bu medrese vasıtayla (göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
[1] (Şu Medresetü’z-Zehrâ’ya dâir mebâhisi,) bahisleri (”Hürriyyet’in üçüncü senesinde”)** 1910 senesinde (nutuk suretiyle Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de daha birçok yerlerde âhâlîye ders verdim. Umûmen dediler: ”Hakikattir, hem mümkündür.” Demek, diyebilirim ki, ben onların tercümânıyım bu mes’elede!..)
** Tırnak arasındaki cümle, sonraları müellif tarafından ilâve edilmiştir.
384
METİN
S - Îzâh etsen fena olmaz.
C - Birincisi: Medârisin tevhîd ve ıslâhı...
İkincisi: İslamiyeti paslandıran hikâyat ve İsrâiliyât ve taassubât-ı bârideden kurtarmak.
Evet, İslamiyetin şe’ni metânet, sebât, iltizâm-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhâkemeden neş’et eden taassup değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidinlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar
ŞERH:
S - Îzâh etsen fena olmaz.
C - Birincisi: Medârisin) medreselerin (tevhîd) birleştirilmesi (ve ıslâhı) düzeltilmesi. O zaman herkes bir yerde bir medrese açmıştı. Bütün bu medreseler birleştirilmeli ve ıslah edilmeli…
(İkincisi: İslamiyeti paslandıran) dine sonradan sokulan (hikâyat ve İsrâiliyât ve taassubât-ı bârideden) soğuk taassuptan bu medrese vasıtayla İslamiyeti (kurtarmak. Evet, İslamiyetin şe’ni) gereği 1. (metânet) yani “sağlam kuvvet”, 2. (sebât) yani “hakta ısrar”, 3. (iltizâm-ı hak) yani “hakka taraftarlık” maddelerinden ibaret (olan salâbet-i diniyedir), dinin emirlerine ciddi ve sağlam yapışmaktır. (Yoksa) 1. (cehilden) yani “câhillikten”, 2. (adem-i muhâkemeden) yani “muhâkemesizlikten” (neş’et eden) doğan (taassup değildir.) Demek câhililik ve muhâkemesiz düşünceden taassup, “metânet, sebât ve hakka taraftarlık” hislerinden de dinî salâbet doğmaktadır. (Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidinlerinde) taklitçilerinde (bulunur ki, sathî şüphelerinde
385
METİN
Bürhân ile temessük eden ulemânın şe’ni değildir.
Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrutiyeti neşir için bir kapı açmaktır. Evet, Ekrâdda meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsân edilmezse istifade edilmez; o daha zarardır. Hasta, tiryâkı zehir-âlûd zannetse, elbette istimâl etmez.
Dördüncüsü: Maârif-i cedîdeyi medârise sokmak için bir tarîk ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünûn açmaktır.
ŞERH
muannidâne) körü körüne inatla (ısrar gösteriyorlar. Bürhân ile temessük eden) delil ile hareket eden Müslüman (ulemânın şe’ni) taassup (değildir.)
Bu medresenin gayesi, bürhân ile mücehhez ulemâyı yetiştirmek sûretiyle Avrupa mukallitlerinin taassubundan kurtarmak, dine sokulan asılsız hurâfeler ve İsrâiliyâttan da İslamiyeti kurtarmaktır.
(Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrutiyeti) Şeriat-ı garrâya göre şûrâ ile idare edilmedeki güzellikleri (neşir) yaymak (için) bu medrese vasıtayla (bir kapı açmaktır. Evet, Ekrâdda) Kürtlerde (meşrutiyeti) şûrâ ile idâ-re edilmeyi (incitecek niyet yoktur. Fakat istihsân) takdir (edilmezse istifade edilmez;) şûrâ-yı şer’îden istifâde edilmemesi ise (o daha zarardır. Hasta, tiryâkı) ilacı (zehir-âlûd zannetse, elbette istimâl etmez) kullanmaz. O zaman meşrutiyet-i meşruanın faydasını ve güzelliklerini Kürtlere anlatmak için bu medrese elzemdir.
(Dördüncüsü: Maârif-i cedîdeyi) yeni müsbet fenlerin eğitimini (medârise) medreselere (sokmak için bir tarîk) yol
386
METİN
Zira, mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş’ûm bir tevehhüm şimdiye kadar set çekmiştir.
Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin musâlâhalarıdır. Tâ, temâyül ve tebâdül-i efkâr ile lâakal maksatta ittihâd eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki, onların tebâyün-i efkârı, ittihâdı tefrîk ettiği gibi; tehâlüf-i meşâribi de terakkiyi tevkîf etmiştir.
ŞERH
(ve ehl-i medresenin) şimdiki medrese mensuplarının (nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünûn) hurâfelerden ve küfürden temizlenmiş, şer’î ilimlerle barışık bir ilim kaynağı (açmaktır. Zira, mükerreren) tekrar tekrar (söylemişim: Fena bir tefehhüm) yanlış anlaşılma, (meş’ûm bir tevehhüm) uğursuz bir korku, (şimdiye kadar) o sâfî kaynağın açılmasına (set çekmiştir.) O yanlış anlaşılmanın ortadan kalkması için bu medrese kurulmalıdır.
(Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin musâlâhalarıdır.) Bu üçünü kendisinde cem eden bu medresenin kurulması, biribirini düşman gibi gören bu üç müessesenin barışmalarını netice verecektir. (Tâ, temâyül ve tebâdül-i efkâr ile) biribirlerine meyledip fikir alışverişinde bulunmakla (lâakal) en azından (maksatta ittihâd eylesinler.) Üç müessese birleşince hurâfeler ortadan kalkacak, kaynaşma meydana gelecektir. (Teessüf ile görülmüyor mu ki, onların tebâyün-i efkârı) fikirlerindeki ayrılık, (ittihâdı) birleşmeyi (tefrîk ettiği) önlediği (gibi; tehâlüf-i meşâribi) onların meşreblerindeki ayrılıkların neticesi (de Terakkiyi) ilerlemeyi (tevkîf etmiştir) durdurmuştur.
387
METİN
Zira herbiri mesleğine taassup, başkasının mesleğine sathiyeti itibarıyla tefrît ve ifrât ederek, biri diğerini tadlîl, öteki de berikini techîl eyliyor.
ŞERH
(Zira, herbiri) kendi (mesleğine taassup) edip, körü körüne bağlanıp, (başkasının mesleğine sathiyeti itibarıyla) o mesleği gereği gibi bilmediğinden (tefrît ve ifrât ederek, biri diğerini tadlîl) ediyor, dinden saptığını söylüyor; (öteki de berikini techîl eyliyor) câhillikle suçluyor. Bu kör döğüşünün bitmesi için bu medrese açılmalıdır.
Üstâd Hazretleri yüz sene sonra kurulacak şûrâ-yı şer’îyeyi kabul ettirebilmek için o ileride gelecek şer’î sistemin yapacağı şeyleri anlatarak bir program veriyor ve şunların olmasını istiyor:
1. Böyle bir medrese vasıtayla, o şûrâ-yı şer’î sistemini millet-i İslamiyeye kabul ettirmek.
2. O medrese vasıtayla, ulemâyı taassuptan, Avrupaperestleri de dalâlet-i fikriyeden kurtarmak.
3. O medrese vasıtayla, hakikattan uzaklaşarak hurâfeye bürünmüş ve ağalık mânasını yüklenmiş şeyhlerin, o günkü ağaların ve beylerin istibdatları ile devlet istibdatlarının zararlarını anlatmak sûretiyle o yanlışları ortadan kalldırmak; aynı zamanda Müslüman milletin kalblerini ittihâd ettirmek.
(Elhâsıl: İslamiyet hâriçte temessül etse) hâricî bir vücut giyerek canlansa; (bir menzili) büyük odası (mektep,
388
METİN
Elhâsıl: İslamiyet hâriçte temessül etse; bir menzili mektep, bir hücresi medrese, bir köşesi zâviye, salonu dahi mecmâü’l-küll!.. Biri diğerinin noksânını tekmîl için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nurânî timsâlinde arz-ı dîdâr edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu “Medresetü’z-Zehrâ” dahi o kasr-ı İlâhîyi hâricen temsil edecektir.
Eyyühe’l-eşraf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa! Ey bize vesâyete muhtâç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükumet! Size itâat ettiğimiz gibi saâdetimizi temin ediniz ve illâ!.. Ey Kürt “Türk”* cemiyyet-i milliye vazifesini bi’l-istihkak omuzunuza alan eski İttihâd ve Terakki!
* Bu kelime sonraları müellifi tarafından konulmuştur.
ŞERH
bir hücresi) küçük odası (medrese, bir köşesi) küçücük yeri de (zâviye) hususî ibadet köşesi, (salonu dahi mecmâü’l-küll) hepsini içine alan salonu ile dahi koca bir saray gibi görünür. (Biri diğerinin noksânını tekmîl) tamamlamak (için bir meclis-i şûrâ olarak) bir istişâre meclisi hâlinde, (bir kasr-ı müşeyyed-i nurânî) yüksek nurânî bir saray (timsâlinde) şeklinde (arz-ı dîdâr edecektir) kendisini gösterecektir. (Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu “Medresetü’z-Zehrâ” dahi o kasr-ı İlâhîyi) saray hükmündeki İslamiyeti (hâricen temsil edecektir.) Dini temsil etme vazifesini de üstlenecek olan bu medresenin lüzûmu artık kaçınılmazdır…
(Eyyühe’l-eşraf!) Ey milletin önündeki insanlar! (Size hizmet ettiğimiz gibi,) siz de (bize hizmet ediniz. Yoksa! Ey bize vesâyete) bakıcıya (muhtâç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükumet! Size itâat ettiğimiz gibi saâdetimizi temin ediniz ve illâ!.. Ey Kürt “Türk”1 ) halkının (cemiyyet-i milliye) milletin iktidârı
[1] Bu kelime sonraları müellifi tarafından konulmuştur.
Address
Elazıg
Alerts
Be the first to know and let us send you an email when Ubeyd Felak Demirbağ posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.
Category
Listing takedown request
Tell us why this listing should be removed. Our team will review your request.